banner279

BENİM MUHACİRLERİM

Akif EMRE

BENİM MUHACİRLERİM
 Ve Londra Regent’s Park’taki caminin avlusunda sık sık gördüğüm Osmanlı şehzadesinin asil siluetidir muhacirlik
Lise yıllarımda bile bir Anadolu şehri olarak nüfusu çok azdı. Gerçi yüz bini aşmıştı şehrin nüfusu ama İngilizce hocam Güleksand Dayı Gulepik’in derste şehrin kalabalıklaştığından nasıl şikayet ettiğini iyi hatırlıyorum: Kayseri de artık büyük şehir havasına girdi. Çarşıda gezerken tanımadığım simalarla karşılaşıyorum…
Anadolu’nun görece gelişmiş bir şehri olsa da muhafazakar, yeknesak bir nüfus yapısına sahipti. Ama oturduğumuz mahalle insan çeşitliliği bakımından o dönem için eşine az rastlanır renklere sahipti. Muhacir kelimesi zihnimde ilk burada şekillenmeye başlamıştı. Komşularımız Türkiye’nin hemen her bölgesinden gelen insanlardan oluşuyordu. Bir kısmı için evde “muhacir” denildiğini iyi hatırlıyorum. Daha serbest davranışlı, sarıya çalan saç renkleriyle hala zihnimde canlıdırlar.
Muhacirlerin kişiliğimde sarsıcı bir şekilde yer etmesi, şehrin diğer ucundaki Türkistan mahallesine yerleşen Doğu Türkistanlılarla gerçekleşti. Çin’den kaçıp gelen Uygurların seyrek sakallı yaşlılarının sukut makamında yüz çehreleri zihnimde canlılığını korur.
Haklarında anlatılanları heyecan ve korku dolu gözlerle dinlerdik. Yüzlerce kişi kafilerle Doğu Türkistan’dan yola çıkıp Himalayaları aşarak gelmişlerdi. Yolda pek çoğu açlık ve soğuktan ölmüştü. Anlatılanlara göre, pek azı Anadolu’ya gelebilmişti. Uygurların gelişinden daha sonraki yıllarda Sümer Bank Yayınları arasında çıkan “Kızıl Çin’den neden kaçtım” isimli kitabı okuyunca yaşanan trajediyi kavrar gibi olmuştum. Gerçi komünist yönetimden kaçan Çinli bir bürokratın hikayesi idi ve İngilizceden çevrilmişti. Muhtemelen dönemin anti-komünist propagandanın bir parçası olarak yayınlanmıştı. Müslüman Uygurların yaşadıklarına dair daha sonra da derli toplu bir anı elime hiç geçmeyecekti.
Asıl muhaceret olayının dehşetli boyutuyla karşılaşmam Pakistan’daki Afgan kamplarında olacaktı. Peşaver’deki Afgan Koloni, şehirde kalmayı tercih eden Afgan muhacirlerinin merkezi gibiydi. Her türlü haberleşmenin gerçekleşebildiği, memleketlerine dair gelişmelerin nabzının tutulduğu yerdi. Abbas Kerimi’nin (daha sonra Afgan hükümetinde bakan olacağını hayal bile edemezdim) bekar evi Özbeklerin uğrak yeriydi. Ağzı laf yapan, belli bir entelektüel birikimi olan Abbas Kerimi her zaman heyecanlı bir hatipti.
Afganistan’dan hicret eden binlerce muhacirin yaşadığı kamplar… Uçsuz bucaksız sürgünler ırmağı gibi, derme çatma çamurdan ev/barınaklarında Peştun, Tacik, Özbek muhacirler… Cami avlularında taşları üst üste koyarak masa yerine kullanan kadınlar, küçük kız çocuklarının rengarenk başörtüleri… Hayatın solmayan renkleri olarak hafızamdan hiç çıkmayacak.
Ve Lahor’da hiç beklenmedik anda karşıma çıkan “dünyanın en yahşi çocukları”, muhacirliğin masumiyet olduğunu bir kez daha hatırlatacaklardı.
Londra’da karşılaşacağım ilk sürgün bir Boşnak idi. Aliya ve arkadaşları henüz hapisten çıkmamıştı. Yugoslavya rejimi ilk serbest bıraktığı, aynı davadan hapis yatan şair Melike Salihbegoviç… Hapisten çıktıktan sonra Londra’ya gelmişti. Henüz çözülmemiş olan Yugoslavya’da, hapiste olup bitenlere dair yaşanılanları dinlemiştim ondan. Daha sonra The Guardian bir kaç sayfa ayırarak kendisiyle yapılan uzun bir söyleşiyi yayınlamıştı.
Londra artık muhacirler yurdu değildi. Immigrantlerin, refugeelerin sığınak yeriydi. Her renkten, her ülkeden, her siyasal akımdan insanların kaçtığı sığınak… Ülkenin belli bölgelere yönelik politikasını mülteci politikasına bakarak izlemek mümkündü adeta. O zamanlar ellerinde albümlerle West End’de her köşe başında gelip geçeni çevirip Humeyni rejimi aleyhinde vaaz çeken muhalifler en çok dikkati çekenlerin başında gelirdi.
Türkiye’den gelenlerin büyük çoğunluğu örgütlü sol, Kürt gruplar ve bir de siyasi suçlu maskesi takınan, ekmek parası peşindeki işçiler…
Mültecilere dair en unutamadığım anım ise bir gece vakti peşimden koşarak hayatının en büyük itirafını, pişmanlıklarını, hayal kırıklıklarını anlatan Kuzey Iraklı Kürt mültecinin iç dünyası… Saddam rejiminden kaçıp büyük hayallerle gelip sığındığı Londra’da yüz yüze geldiği Batı’nın ikiyüzlülüğü, kendinden olmayana, esmer tenliye, Müslüman’a karşı ayrımcılığı… Bütün sömestri boyunca uzaktan bana ters ters bakan Iraklı Kürdün iç dünyasındaki sarsıntıyı ta içimde hissedecektim.
Yahudilerin çoğunlukta olduğu oturduğum semtte bir akşam çay içmeye gelen Polonya Yahudisi komşumun iç dünyası da derin izler bırakacaktı. Sohbet ilerleyince hemen evine kadar gidip getirdiği holokost resimlerinden oluşan albümleri gösterirken söyledikleri bir de… “Burada birinci sınıf vatandaş gibi yaşıyoruz. Ama her zaman bir holokost yaşayacağımız korkusu var içimde.”
Doğu Berlin’de bir öğrenci kampında akşam çay içerken bir Türk işçi çocuğunun üflediği neyden yükselen nida yeryüzündeki tüm muhaceretlerin yankısından başka bir şey değildi.
Ve Londra Regent’s Park’taki caminin avlusunda sık sık gördüğüm Osmanlı şehzadesinin asil siluetidir muhacirlik.
- See more at: //www.iktibasdergisi.com/benim-muhacirlerim/#sthash.mQVydlq5.dpufYenişafak/ Akif EMRE

Güncelleme Tarihi: 05 Eylül 2015, 10:40
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241