banner279

BEKA KORİDORU

Emperyal bir heves değil

BEKA KORİDORU
 Beka tehdidi algılayan Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta nüfuz alanı oluşturma arzusu, emperyalist bir heves değil. Bu, Türkiye’nin bekasına yönelen tehditlerin bertaraf edileceği, bölgesel ve küresel eksende barışın tesis edilme girişimi. Türkiye’nin güneyinde bir beka koridoru oluşturma çabası, Çin ve Rusya’nın da dahil olduğu Batı-dışı ekonomilerin bölgedeki ortak çıkarlarını da korur.
El-cezire8 Selva Tor
20.yüzyılın güç mücadelesinin en önemli aracı olan enerji havzalarına ve sevkiyat koridorlarına hakimiyet iddiası, Soğuk Savaş sonrası ABD’yi Ortadoğu’da saldırganlaştırmıştı. 1991-2009 arasında yaşanan büyük acı ve kayıpların Amerika’da meydana getirdiği tepkiler demokratları başkanlığa taşırken, küresel barış umudunu da yükseltmişti. Ancak Obama’nın dış politika öncelikleri, Ortadoğu’da mezhepsel ve etnik çatışmalara neden oldu.
Bu çatışmalardan 1.295 km’lik sınırı ve bu sınırın arka planındaki tarihsel, kültürel ve sosyo-ekonomik bağ nedeni ile ilk elden etkilenen Türkiye’nin NATO ve Batı İttifakı’na hapsolması beklendi. Ancak Türkiye “Devlet bekasına yönelik açık tehditlere karşı tepkisiz kalan uydu bir devlet” statüsüne razı olmayacağını her defasında daha yüksek perdeden dile getirdi.
Bu direnç, ABD ile ittifakın başladığı 1947’den itibaren zaman zaman finansal, çok nadir de olsa askeri ve nihayet siyasi saldırılar ile defalarca sınandı. Ancak Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasına Ergenekon ve Balyoz saldırıları ile stratejik akıl merkezleri imha edilerek dahil edilen Türkiye’nin karşılaştığı tehdidin boyutu 17/25 Aralık 2013’ten sonra daha da belirginleşti.
ABD ile geçmişe göre çok daha büyük boyutlu bir dizi dış politika krizini yönetmek zorunda kalan Ankara, bu baş döndürücü on yılın karanlık noktalarında el yordamıyla yol almaya çalıştı. Çoğu zaman içine düşülen tuzaklar, siyasi gücü elinde bulunduranların karar alma süreçlerinde hataya düşmelerine ve hatta kuşaklar ötesi etkisi olacak sonuçlarla baş etmelerine neden oldu. Bu açık ve gizli asimetrik saldırıların sonuncusu ise 15 Temmuz’da gerçekleştirildi. Bu saldırıyı durduran direniş büyük bir psikolojik eşiğin aşılmasına neden olurken bölgesel ve küresel dengelere de yeni bir perspektif kazandırdı.
Emperyal bir heves değil
Bugün Türkiye “beka” tehdidi ile karşı karşıya. “Beka”, ulusal güvenlik boyutuna ilaveten birbirinin devamı ve bakiyesi olan iki bin yıllık devlet etme geleneğinin yani töresinin de geleceğe aktarılma sorumluluğunu bünyesinde taşır. Türkiye’nin bekası tarihselliğin yanı sıra küresel boyuta da sahiptir. Beka, Türkiye’nin sadece sınır güvenliği ve egemenlik alanı ile sınırlı değil, daha geniş bir perspektif ile Ortadoğu, Balkanlar ve Avrasya coğrafyasındaki güvenlik ve işbirliği ortamının tesis edilmesi ile de ilgilidir.
O nedenle Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta nüfuz alanı oluşturma arzusu, emperyalist bir heves olarak okunamaz. Bu, güvenlik ve işbirliği odaklı etkinlik kurma girişimidir. Türkiye’nin güney sınırlarının hemen ötesinde bir beka koridoru oluşturma çabası işte bu girişimin bir sonucudur.
Türkiye, bu koridoru tesis etme konusunda kararlı. Bunu gerçekleştirmek için ise diplomatik, siyasi ve askeri manevralar ile gücünü tesis etmeye çalışıyor. Rusya ile sürdürülen diplomatik, askeri ve siyasi müzakereler, Ankara’nın bu koridor ekseninde Moskova ile uyum sağlama çabasıdır. Bu çabalar sonuç verir ise, Misak-ı Milli sınırları içinde olduğu anlaşılan Beka Koridoru bölgesel ve küresel ekonomi politik eksende sadece Türkiye’nin değil, Çin ve Rusya olmak üzere Batı-dışı ekonomilerin bölgedeki ortak çıkarlarını da koruyacaktır.
ABD’nin hegemonya arayışları ve istikrarsızlıktan beslenmek
1. Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın hegemonya tesisi için kurulan parasal ve ekonomik sistem, 1970’lerden sonra yaygınlaştırılan liberal politikalar eliyle Amerikan dolarının hegemonyasını güçlendirdi. Amerika’yı doların hegemonyası bir süper güç haline getirdi. Ancak ABD için artık oyunun kuralları değişiyor. Batı dışı ekonomilerin oluşturduğu ticari saha doları tahtından edecek yeni bir parasal alan oluşturma potansiyeli taşıyor. Diğer yandan Çin’den yükselen daha adil küresel ticaret çağrısı Amerika’nın hegemonya ısrarı karşısında daha çok ilgi görüyor.  ABD bu paradigma dönüşümünün karşısında gücünü koruyabilmek için Trans Atlantik ve Trans Pasifik gibi ticaret anlaşmalarını hayata geçirmek zorunda. Bununla birlikte Washington, 2008 ve 2010 mali krizleri ile büyük ölçüde yara almış, hâlâ zengin fakat hayli yaşlanmış Avrupa’ya ise artık güvenemeyebileceğini biliyor. Brexit ile başlayan, ardından Alman Maliye Bakanı’nın açıklamaları ile devam eden gelişmeler Atlantik’in her iki yakasını bağlayan çıkar yollarının zayıfladığını gösteriyor.
Ancak Çin’den yükselen çağrının hayata geçmesi Avrasya ve Ortadoğu’daki kolektif güvenlik ve refah beklentilerinin istikrarlı bir zeminde karşılık bulmasına bağlı. Bu varsayım Ortadoğu’da ABD’nin neden istikrarsızlıkları besleyen politikalara öncelik verdiğini zımnen açıklıyor.
ABD bölgedeki en önemli müttefiki ve NATO üyesi Türkiye yerine, istikrarsızları besleyeceği bariz olan terör odaklarına bölgede bu nedenle alan açıyor. Bu istikrarsızlıklar, etnik ve mezhep çatışmalarının bölgenin dışına da yayılması için adeta bir kuluçka görevi görüyor. Suriye ve Irak’ta DAEŞ’in yapılanmasına uzun bir süre göz yumulması, DAEŞ’e katılan unsurların bir kısmının Batı Türkistan (Orta Asya) ve Doğu Türkistan’dan (Çin Sincan Uygur Özerk Bölgesi) çıkmış olması ise tesadüf değil. Zamanı geldiğinde Çin ve Orta Asya’da bölgesel ticari havza planlarını kadük edecek istikrarsızlıkları tetikleyecek hayli tehlikeli bir insan kaynağı kullanıma hazır hale getiriliyor.
İşte Türkiye’nin kurgulamak istediği ortak güvenlik perspektifi bu büyük küresel güç mücadelesinin o nedenle odağını oluşturuyor. Bu güç mücadelesinden Batı dışı ekonomilerin başarı ile sıyrılması ise Türkiye’nin alanı boşaltıp boşaltmayacağına, yani Türkiye’nin bekasına bağlı.
Kritik işbirlikleri
Türkiye, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Misak-ı Milli sınırları içindeki bu beka koridorunu oluşturmak için tüm imkanlarını seferber etmiş durumda.
Bu anlamda Türkiye ve Rusya arasındaki kritik işbirliği her iki taraf için de stratejik öneme sahip. Moskova’nın düşük petrol fiyatları nedeniyle azalan direncini ABD’nin sahada sıcak çatışma ile test etme olasılığı her geçen gün artıyor. Rusya’nın Türkiye ile kolektif beka koridoru üzerinden tesis edeceği dayanışma, bu nedenle Moskova açısından her geçen gün daha da önemini artırıyor.
Rusya ile yapılan müzakereler, Rusya’nın Suriye’deki askeri etkinliğinin Türkiye’nin güney sınırlarının ötesinde oluşturmak istediği kolektif beka koridorunun temel amaçları ile uyumlu hale getirilmesine odaklanmış durumda. Bu koridor yaşam alanı bulursa ABD ile rekabette en önemli stratejik hattın, yani Çin-Rus ilişkilerinin de görece etkinliğinin derecesini artıracak. Böylece Rusya’yı Ortadoğu ve geniş Avrasya coğrafyasının en kritik dönüşümünün prestijli aktörü haline getirecek.
Türkiye bu koridorun ilk önemli aşamasını Fırat Kalkanı ile başlatmıştı. Bunun ikinci ve çok önemli bir diğer bacağını ise Musul’da gerçekleştirmek istiyor. ABD ise Türkiye’nin bu beka projesinden haliyle hoşnut değil. Washington, İran etkisindeki Bağdat’ın sözlerini karnından konuşarak tekrarlarken aslında Türkiye’nin karşısında yer aldığını da göstermekten çekinmiyor.
Türkiye kime güvenecek?
Rusya’nın koşullu desteğini alsa bile, çıkılan bu kritik yolculukta Türkiye ne Rusya’ya ne Çin’e ne de Batı ittifakından geriye kalan ne varsa ona güvenebilir. Ancak bu kolektif beka projesini Çin ve Rusya başta olmak üzere etki sahasındaki tüm ülkelerle paylaşmalı ve projeye olan paydaşlığı artırmalıdır.
Misak-ı Milli vasiyetinden türetilen ve küresel güvenlik ve işbirliği boyutuna sahip bu beka doktrini, Türkiye için hayli zorlu bir varoluş mücadelesine neden oluyor. Üstelik bu mücadeleden başarı ile çıkmak sadece Türkiye’nin bekasının değil Batı-dışı ekonomilerin dört yüz yıllık emperyalist Batı tahakkümüne karşı göstereceği direncin de garantisi. Elbette etki alanı bu kadar geniş bir hamleye girişmeden önce Türkiye’nin askeri, siyasi ve ekonomik alanda nispi özerkliğini elde etmiş ve güçlenmiş olması beklenirdi. Ne var ki Türkiye’nin bu tarihsel dönüşüme olabildiğince zayıflamış biçimde yakalanması için içeriden ve dışarıdan her türlü çaba sarf edildi.
Yine de Türkiye elindeki imkanları akılcı biçimde kullanırsa, tarihten gelen dinamikleri harekete geçirmeyi başarabilir. Yeter ki sistematik ve bilimsel politikaları olası tüm senaryolar düşünülerek uygulayabilsin. Karanlıkta el yordamıyla değil, geçmişin tecrübelerinden türetilen metodolojiler eşliğinde bekasını tesis edebilsin.
Avrasya ve Ortadoğu’nun güvenlik ve işbirliği ortamı buna bağlıdır.
Zira Türkiye’nin bekası, Avrasya ve Ortadoğu’nun bekasıdır.
Güncelleme Tarihi: 22 Ekim 2016, 12:24
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241