banner279

Barış: Hemen ve şimdi

İsmail Kılıçarslan

Barış: Hemen ve şimdi
 Refik Halit Karay'ın İstanbul ile ilgili yazılarını 'Hep İstanbul' adıyla bir araya getirerek ortaya nefis bir eser koyan Tuncay Birkan, kitabın sunuş yazısında son derece ilginç şeyler söylüyor. Özellikle, Cumhuriyetin ilk yılından çok partili hayata geçtiğimiz 1950'ye kadar rejimin İstanbul'dan bir çeşit intikam aldığını anlattığı yerler çok dikkat çekici. Çiçeği burnunda Türkiye Cumhuriyeti'nin İstanbul'dan intikam almak için şehri bilerek yatırımsız, donanımsız, tahsisatsız bıraktığını, hatta İstanbul'a hazineden ayrılan yıllık bütçenin bazı Anadolu şehirlerine verilenden bile az olduğunu öğreniyoruz Tuncay Birkan'dan.

Ankara'yı 'yeni devletin örnek şehri' haline getirmek yetmiyor rejim için. Aynı zamanda İstanbul'u da 'geri kalmışlığın başkenti' olarak öylece bırakmaktan da neredeyse gizli bir mutluluk duyuluyor. İstanbul'un yol ve su sorunu neredeyse 25 yıl boyunca hiçbir şekilde çözülmüyor. O dönemde Nazım Hikmet, 'şu yazıya harcadığım mürekkep, İstanbul'daki içme suyundan fazla' yazıyor mesela gayet ironik şekilde. Bir başka yazısında da 'su baskını yüzünden sokakta ölen bir kız çocuğunu' konu ediniyor.
Şimdi hemen 'Proust planı' diyeceksiniz. Bence içeriğinde bir dünya hata da barındıran Proust planı dahi kısmen uygulanabilmek için Demokrat Parti iktidarını, yani 50'li yılların başını beklemek zorunda kalmış.

Tuncay Birkan, rejimin İstanbul'dan hoşlanmama nedenlerinden biri olarak da 'anti-kozmopolit' tavrı zikrediyor. Özellikle 'yabancılardan, azınlıklardan, ötekinden nefret edilerek berkitilen yeni rejim zihni' için İstanbul, farklılıkların, yabancıların, ötekilerin bir arada yaşadığı bir imparatorluk şehri olarak adeta 'bir nefret objesi' haline dönüştürülüyor.
Türkiye'de müesses nizamın hükümranlığı çeşitli fasılalara uğrasa da aslında 90 küsur yıldır neredeyse hiçbir şekilde gücünü yitirmiyor.

Cumhuriyetin hemen ilk yıllarında 'öteki, yabancı, farklı' olarak konumlandırılan ve 'tehlike' olarak çerçevelenen kimliklerle hesaplaşma sonraki yıllarda da hız kesmeden yoluna devam ediyor. Kendi cici orta-üst sınıfı dışında neredeyse ülkesinde yaşayan hiçbir toplumsal katmandan hoşlanmayan, bu katmanları hiçbir zaman 'eşit yurttaş' olarak tanımlamayan bir ideolojidir Kemalizm.
Kürtler, Aleviler, dindarlar, komünistler, Ermeniler, Rumlar, köylüler... Aklınıza kim gelirse gelsin Kemalizm için 'tehlikeli uyruk' durumundadır ve rejimin tesisinden bu yana bu uyrukları 'hizaya getirmek' için yapılmadık operasyon, ortaya konulmadık performans kalmamıştır. Dersim'den varlık vergisine, 12 Eylül'den 28 Şubat'a değin bu, böyledir.

Kürtçe şarkı dinlemek de yasaktır rejime göre, bir araya gelip zikir halkası kurmak da... Cem evinde semah dönmek de yasaktır ruhban okulu açmak da... O an hükümet olan (fakat iktidar olamayan) partinin bu yasakları kendi meşrebince biraz gevşetmesi, toplumun bazı katmanlarını görece rahatlatması falan durumu değiştirmemiştir.

Son 13 yılda hükümet olurken zaman zaman 'iktidar olmayı da deneyen' ve sadece bunu denediği için bile başına gelmedik kalmayan AK Parti, rejimin bu kirli birikimini temizleyecek niyette olduğunu defalarca göstermiştir. Özellikle Kürtlerin, azınlıkların ve dindarların temel hakları konusunda ciddi adımlar atıldığını gördüğümüz bir 13 yılı ardımızda bırakıyoruz. (Burada, Aleviler için yapılması gerekenlerin henüz yapılmadığını da zikretmek gerekiyor. Alevi açılımı bir türlü 'sonuç alıcı' şekilde hayata geçirilemedi. Umarım bu konuda da bir an önce somut adımlar atılır.)
Dikkat isterim: 90 yılın kiri 13 yılda elbette temizlenemez. Ancak 'temel hak ve hürriyetler' alanında ortaya konulan performans hiç de fena bir performans değildir.

Özellikle Kürtler, onların hakları ve talepleri konusunda büyük bir toplumsal risk alınarak ortaya konulan 'çözüm süreci', Türkiye için kilit önemde bir sorunun aşılması için atılmış en önemli adımdır.
Şimdi 'Kürtleri sadece ben temsil ediyorum' diyen bir terörist organizasyona boyun eğmemenin, onların yapıp ettiklerinden yola çıkarak bu çok önemli kazanımları heba etmemek için sorumluluk almanın tam vaktidir. Türkler de, Kürtler de terörle toplumsal ihtiyaç olanı birbirinden ayırarak davranmak, barışa sahip çıkmak zorundadır. Son zamanlarda sıkça kurulur olan 'zaten bu Kürtler böyle' cümlesi son derece tehlikeli bir cümledir. 'Böyle' olan Kürtler değil, terörist organizasyon ve onun ayakçılarıdır.
Bunca birikime, bunca gelişmeye, bunca güzelliğe çok yazık olur. O yüzden barış: hemen ve şimdi.

Ne diyordu Bob Dylan: 'Bir şehirden intikam almaya çalışacak kadar gözünü karartan o köhne rejime bir kez daha yenilirsek yuh olsun yoldaşlar bize.'
Güncelleme Tarihi: 01 Ağustos 2015, 10:47
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241