banner279

BALKANLARDA KÖK MESELESİ

Yenişafak/ Akif EMRE

BALKANLARDA KÖK MESELESİ
 Osmanlı sonrası Balkanlardaki kimlik sorunu hala çözülebilmiş değil. Bir yanda dünya sisteminin dayattığı ulusal konseptler diğer tarafta tarihi, kültürel ve de her şeye rağmen demografik gerçekler… Bu gerçekliğin zorlayarak yeni kimlik biçilmesinin en trajik sonucu Bosna’daki katliamla sonuçlanan savaştır.
Balkan ülkeleri dediğimiz yapıların önemli kısmı derin bir kimlik krizi yaşamaktadır. Bu durum tezahürleri hemen her alanda kendini gösteriyor. Kimlik krizi zaman zaman anakronizme düşecek boyutlarda, hatta estetik ölçülerini zorlayan, ötekini tahrik eden bir küçüklük kompleksi şeklinde ortaya çıkabilir.
Daha çok Yugoslavya’nın dağılmasından sonra oluşan ulusal birimler ile eski Sovyet peyki ülkelerin yeni duruma adapte olmaları, kendilerini tanımlama ve idare biçimleri sosyal-psikolojiden çok devletçilik oyununun ideolojik aygıtına dönüşüyor.
Bu durumun en bilinen, görünür hali özellikle Müslümanların olduğu bölgelerde şehirlere hakim tepelere devasa ölçekte hac dikilmesidir. Üsküp, Mostar gibi bir zamanlar İslam şehirlerine vurulan bu damga o ülkelerin bir yanda din üzerinden ulusal kimlik inşasının kaba ve kışkırtıcı tezahürleriydi…
Osmanlı sonrası Balkanlardaki kimlik sorunu hala çözülebilmiş değil. Bir yanda dünya sisteminin dayattığı ulusal konseptler diğer tarafta tarihi, kültürel ve de her şeye rağmen demografik gerçekler… Bu gerçekliğin zorlayarak yeni kimlik biçilmesinin en trajik sonucu Bosna’daki katliamla sonuçlanan savaştır.
Bundan ayrı olarak, anakronizme düşen bir tarih yorumuyla antik dönemden ödünç tarih ve kimlik kurgusunun en kaba örneği Makedonya’da yaşandı. Antik Yunan figürlerinin en kaba ve ilkel boyutlarda devasa heykellerle şehrin ufkunu doldurması, özellikle Osmanlı eserlerini kuşatacak, kubbe ve minareleri gölgeleme çabasıyla dev heykellerle kuşatılması dünyada eşi olmayan bir ilkelleşmedir.
Müslüman Arnavutlarda da seküler liderliklerin Osmanlı ve İslam öncesi ulusal kahraman icadı İskender Bey figürüne kadar götürür. Geleneksel Arnavut hafızasında yeri olmayan, Osmanlıya isyan eden Ortodoks bir Arnavut prototipi icat etme çabası bu. Daha çok Batılılara yakınlaşma, adına, Arnavutlar içindeki azınlık Hıristiyan unsur üzerinden yeni kimlik inşasının daha çok Müslüman gelenekten gelen seküler Arnavut liderler eliyle gerçekleşmesi de başka bir tuhaflıktır. Priştine’nin en önemli caddesini adımlarken bu çelişkiyi tüm boyutlarıyla görüyorsunuz. Şehrin kalbi olan cadde adını Nobel ödüllü Rahibe Teresa’dan alıyor. Caddenin merkezi yerinde dev bir İskender Bey heykeli adeta ulusal kimliğin bu imgesi olarak şaha kalkmış. 500 yıllık Müslüman Arnavut tarihi atlanarak çağdaş figür olarak da “Arnavutların İslam kültürüyle alakası yoktur” diyen, kendisini ateist olarak tanımlayan ama bazı durumlarda Katolik olduğunu ima eden seküler İbrahim Rugova heykeli, bu çelişkiler yumağını tamamlıyor.
Oysa Rugova heykelinin hemen ilerisinde üç tane önemli Osmanlı eseri cami estetiği ve konumuyla sadece şehrin geçmişi değil Arnavut kimliğinin tartışmasız işaret taşı olarak yükseliyor. Balkanlarda modern şehirlerin komünist dönemde seküler daha sonra Ortodoks ve Katoliklik göstergeler üzerinde yükselmesi sadece hafızayı değil kimlik tanımlamaları ve sosyal-siyasal dokuyu zorluyor. Osmanlı eserlerinin bilinçli ve sistematik imhasına karşın hala gök kubbeyi tutan görüntüler buranın derin izleri yansıtır. Ne var ki bu izlerin yaşanan hafızaya dönüşmesi, başkası ile birarada olma tecrübesinin sembolü yapıların anlam aktarımı son derece yetersiz.
Balkanların mimari bağlamda tarihsizleştirilmesi meselesinde en tuhaf gelişme özellikle Körfez ve Suud etkisindeki girişimlerde ortaya çıktı. Yıkılan Osmanlı camilerinin yeniden inşasına maddi katkıda bulunan bu sermayenin bilinçli ve sistematik olarak Osmanlı mimari geleneği ile alakasız mimari tarzı tercih etmesi dikkat çekicidir. Bir eserin aslına sadık kalınması zorunluluğu bir yana Balkanlardaki gayrimüslim kimliğin tezahürüne benzer bir komplesin işaret olarak okunmalıdır. Bu duruma tam tezat olarak Türkiye’den gelenlerin tepeden bakan, bir tür minnet duygusu telkin eden üstenci bakış da sorgulanmalıdır.
Bu anlamda hatırladığım en anlamlı çalışmalardan biri tuhaftır Tito dönemininde ilk baskısı yapılan daha sonra bağımsızlıktan sonra yeni edisyonları basılan 3 ciltlik bir çalışmadır. Türkiye’de bile benzeri çalışmanın yapılmamış olması işin öneminin gösteriyor. Mehmed Mujezinovic’in 3 cilt halinde Bosna Hersek’teki Osmanlı mezar taşlarının ve kitabelerin transkripsiyonları, tercümeleri resimleyerek topladığı eser (Islamic epigrafika in Bosnia and Herzegovina, Sarajevo: Veselin Maslesa, 1974,1977) hala önemini koruyor. Yenilerde önemsediğim bir çalışma, Yunus Emre Enstitüsü’nün başlattığı bir proje kapsamında ilk ürün olarak Kosova Kitabeleri başlıklı kitap yayınladı. Tüm Kosova’da bulunan Osmanlı eserlerinin kitabelerinin aslı, transkripsiyonu, bugünkü Türkçe’ye aktarılması önemli bir aşama. Belki daha anlamlı olanı bu metinlerin Arnavutça, Boşnakça ve İngilizce tercümelerinin de yapılmış olması. Umulur ki sadece akademik çalışma yapanları değil tarihi ile sağlıklı bağ kurmak isteyen Balkanlardaki başta Müslümanlar ve diğer halklar için yeni bir sayfa açar. Bu proje kapsamında diğer Balkan ülkelerindeki Osmanlı yapılarının kapsam alanına alınması resmin tümünü görülmesine katkıda bulunacak.
Bu arada kitabe tercümelerinin eserin estetik ve otantik özelliğini bozmayacak şekilde yapılara eklenmesi de uygun olabilir. Sonuçta kitabe ile karşılaşan herhangi birinin yanında kitap getirmesi imkan dahilinde olmadığına göre bu projeyi tamamlayan bir adım olabilir.
Tarih bir yönüyle kurgudur, ama hepsinden önce somut eserlerdir. Balkanlarda Osmanlı varlığı, etkisi kurguya ihtiyaç duymayacak bir gerçektir… Bugün Balkanlardaki Müslüman unsurlar doğal, yerli ve sosyal ve siyasal hayatın şekillenme gözardı edilemez bir unsurudur.İKTİBAS DERGİSİ
Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2015, 09:24
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241