banner279

Bağırarak, azarlayarak olmuyor...

Cengiz ÇANDAR

Bağırarak, azarlayarak olmuyor...
İç politikada insanları yargı marifetiyle belki sindirebilirsiniz ama bağırıp çağırmanın 'dış politika dinamiği' oluşturması tarihte görülmemiştir.

Bir Amerikalı, hem Mısır ve hem de Türkiye uzmanı olarak kabul ediliyorsa geçen hafta Washington’da öyle birisinin öne çıkması için idealdi. Türkiye ve Mısır’ın isimlerinin birlikte telaffuz edileceği bir durum Gazze krizi ve ardından gelen ateşkesle ortaya çıkmıştı.

Steven Cook, Council on Foreign Relations adlı ve dış politika konusunda etkili Amerikan düşünce kuruluşunun Türkiye ve Mısır konulu çalışmalarında uzman sayılıyor. Türkiye ve Mısır üzerine yazdıklarına kulak veriliyor. Foreign Policy dergisine tam da bu konuda ‘Overdone Turkey’ başlıklı bir yazı yazdı. Yazının üzerinde kocaman bir kızarmış hindi fotoğrafı iliştirilmiş.

Yazı başlığında İngilizce dilinin cilvelerinden yararlanmış besbelli. Türkiye’nin de hindinin de İngilizce karşılığı Turkey. ‘Overdone’ sözcüğü ise ‘çok pişmiş’ anlamına da gelir ve fotoğraftaki gibi hayli kızarmış, hatta yer yer yanmış hindi ile irtibatlanabilir; aynı şekilde ‘miadını doldurmuş’ gibi bir çağrışım yaparak, ‘Türkiye’ sözcüğüyle ilişkilendirilerek, siyasi bir anlam da yüklenebilir.

Söz konusu yazının üzerinde her ne kadar ‘kızarmış hindi’ fotoğrafı varsa, yazının içeriği ve vardığı sonuç, Gazze krizinin çözülüş süreciyle birlikte, Türkiye’nin bölgede tekrardan olayların ‘gözlemcisi’, yani ‘geriden gelen’ bir ‘izleyicisi’nden ibaret kaldığı; yani bir başka deyişle ‘yön verici’ rolünü kaybettiği.

Bu köşenin dikkatli izleyicileri açısından yeni bir değerlendirme sayılmaz bu. Bunu, dikkatli olmaya çalışan bir dille, bir süredir burada dile getiriyoruz zaten. İlginç olan, Washington’da Mısır ve Türkiye dendiğinde kulak verilen bir ismin, hafif ‘ironi’ yaparak aynı şeyi vurgulaması.

Sakın yanlış anlaşılmasın, Steven Cook’un ‘Türkiye karşıtlığı’ veya bu iktidar ile bir sorunu filan yok. Tersine, Türkiye’nin son yıllardaki ‘Ortadoğu sicili’ni kaydederken, İsrail’e ilişkin tavrına da hak veren cümleler kullanıyor. Özellikle yazısının şu bölümü dikkat çekici:

“Jeostratejik düzeyde, Türkiye’nin Hamas ile ilişkileri, aynı şekilde Başşar Esad’ın Suriyesi, İran ve Libya ile ilişkileri, bunların yanı sıra Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle yakın bağları, İsrail ile ilişkilerinin pahasına idi ama Ankara’nın bölgede ve Müslüman dünyada liderliğini oluşturmasıyla ilgiliydi. Gerçeklik şudur: Kudüs’le stratejik bir ortak olarak, bölgesel bir lider olamazsınız. Ve bölgenin geleneksel büyük oyuncusu Mısır inişteydi. Mübarek döneminde Mısır’ın bir bölgesel lider olduğuna inanan sadece Mübarek’in kendisiydi; oysa Kahire’nin giderek anlamsızlaşması Arapların, Mısır’ın fazlasıyla İsrail ile bağlantılı olduğu algısına dayanıyordu.”

Gayet isabetli bir tespit bu. Bu bölgede ‘liderlik’ gibi bir amacı, daha da yüksek hedefler uğruna, yani ‘Batı’da elinizi kuvvetlendirmek’ ve ‘dünyanın önemli aktörlerinden biri olmak’ için tasavvur ediyorsanız; bunu İsrail ile ‘stratejik ortaklık’ kurarak yapamazsınız.

Ak Parti hükümetinin bunda bir yanlışı yok. ‘One minute’ta da bir yanlışlık yoktu, Mavi Marmara sonrası ‘özür dilenmesi’ ve ‘tazminat ödenmesi’ taleplerinde de.

Yanlışlık, bunlarla ilgili değil. Türkiye’nin ‘ısıramayacağı kadar büyük lokmayı dişlemeye çalıştığı’ görüntüsü vermesiyle. Arap dünyası, evet, ‘duygusallık’ ve ‘hamaset’in iş gördüğü bir alandır ama bir yere kadar; somut, elle tutulur kazanımlar gelmezse, hitabet gücünüz, sonuç alma anlamında bir gücü temsil etmiyorsa, pullarınız dökülmeye başlar.

Nasır’ın 1956 ile 1967 arasındaki gücünün –her anlamda- yanına kimse yaklaşamazdı. 1967 bozgunu, ‘karizması’nı hayli çizdi. Yine de çok güçlü gibiydi. Ama 1970’te bu dünyadan çekildikten sonra ismini hatırlayan pek kalmadı yeni kuşaklarda.

Steven Cook’a ve yazısının son iki paragrafına dönelim:

“AKP yönetimi altında Ankara’nın amaçlarına bakıldığında, İsrail’le ilişkilerin soğuması alınması akla uygun bir pozisyondu. Ama Türkler dönmelerin (yani son katılanların) ruhuna sahipmiş gibi göründüler. Arap dünyasında çok iyi bilinen, günlük anti-İsrail dile, ilkelere ve temalara kendilerini nüanssız biçimde öyle bir kaptırdılar ki, Arap-İsrail oyununda kendilerine oynamaya imkân verecek yer bırakmadılar. Mısır, Ürdün, Katar ve Suudi hükümetleri kamusal alanda İsrail’e sert eleştiri yöneltme konusunda uzun bir tarihe sahiptirler ama bölgesel krizleri yönetebilme ve kendi çıkarlarını güdebilme bakımından iletişim hatlarını hep açık tutmayı becermişlerdir. İsraillilerle köprüleri yakmaya hevesli gözüken Türkler, pek böyle görünmüyorlar.

İsrail’in gaddarlığına gırtlağınızı şişirerek tepki koymak, Arap dünyasında iyi yankılandı ve Türkiye’nin liderini ‘Arap Sokağı’nın kralı’ yaptı. Ama İsrail hava saldırılarının durdurulması için hiçbir şey yapabilmiş olmadı. Çifte ironi şimdi o ki, anti-Siyonist özellikleri tartışılamaz olan Mursi, Mısır’ı tekrar haritanın üzerine yerleştiren diplomatik sorun çözücü olarak ortaya çıkarken Erdoğan’ın Türkiyesi bir kez daha bölgesel olayların sadece bir izleyicisi durumuna itildi.”

Bu, değerlendirme doğru mu? Bence, önemli ölçüde doğru.

Peki, yanlış olması ihtimali yok mu?

Olsa bile, Halid Meşal’ın Tayyip Erdoğan’a gönderdiği cilası bol teşekkür mektubu, söz konusu değerlendirmenin yanlışlığını ortaya koymuyor, tam tersine doğruluyor. Son paragrafı bir daha okursanız, anlarsınız.

Türkiye, niye bu ‘kayma’yı gösterdi derseniz; birkaç aydır, avazı çıktığı kadar bağırmayı, önüne gelene, Abdullah Gül’den Obama’ya, Roboski-Uludere’de evladını yitirmiş gariban Kürt vatandaşından ‘Muhteşem Süleyman’ televizyon dizisinin yapımcılarına ve gösterildiği kanalın patronuna kadar ‘ayar vermeyi’ temel siyaseti haline dönüştürmüş bir başbakanı var da onun için; cevabını verebiliriz.

İç politikada insanları güvenlik gücü ve ikide bir suç duyurusu yaptığınız yargı marifetiyle belki sindirebilirsiniz ama bağırıp çağırmanın ‘dış politika dinamiği’ oluşturması tarihte görülmemiştir.

Bağırarak, onu bunu azarlayarak ‘bölge lideri’ olunmuyor.

‘Muhteşem Süleyman’ da öyle değildi zaten. O hem, bir yasa koyucu yani ‘Kanuni’ idi hem de Hürrem’e aşk şiirleri de olmak üzere, büyük edebi değer taşıyan şiirler kaleme almış bir şair, ‘Muhibbi’ idi.

İşi gücü, siyaseti; bağırıp çağırmak, onu bunu azarlamak değildi…

Güncelleme Tarihi: 27 Kasım 2012, 12:18
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140