banner279

Ankara’nın zaafı, Kürdistan’ın petrolü, İsrail’in gazı

Alptekin Dursunoğlu yazdı...

Ankara’nın zaafı, Kürdistan’ın petrolü, İsrail’in gazı

Erbil'le kurduğu ilişki biçimiyle Irak’ın toprak bütünlüğü kırılgan hale getiren Erdoğan yönetiminin İsrail’le; “kişi”, “kelime” ve “zaman”dan ibaret bir çelişkisi bulunuyor.

Erdoğan yönetiminin ulusal ve bölgesel çıkarları etkileyecek olguları, Türkiye’nin geleceği ölçeğinde uzun vadeli bir stratejik vizyonla değil, hükümetin geleceği ölçeğinde kısa vadeli ve ekonomi öncelikli bir perspektifle değerlendirdiği görülüyor.

Devlet aklını temsil eden MGK’nın dış politika ile ilgili hassas kararların alımındaki rolünün sınırlanmasından ve bu kararlarda tek adam inisiyatifinin belirleyici olmaya başlamasından itibaren iki konuda ortaya konan tutum bu yargıyı pekiştiriyor.

Bunlardan biri Irak’ın toprak bütünlüğü, diğer ise İsrail’le ilişkiler.

Ankara’nın Bağdat’a karşı Erbil’le ilişkileri ve Irak’ın toprak bütünlüğü    

Ankara’nın hem Bağdat hem de bölge üzerinde kendisine eşsiz bir nüfuz kazandırmayı amaçlayan bir stratejik planlama ile Irak’taki 7 Mart 2010 seçimlerinde Washington’la birlikte İyad Allavi liderliğindeki el-Irakiye ittifakını desteklediği biliniyor.

İran’ın Irak’taki nüfuzunu sınırlamayı ve Ankara’yı hem Bağdat hem de Erbil üzerinde etkili kılmayı hedefleyen bu planın o dönemde kağıt üstünde harika gözüktüğünden kuşku yoktu.

Ancak kendi rolünü ve Washington’un Irak üzerindeki nüfuzunu fazla abartan, Tahran’ın nüfuzunu ise küçümseyen bu planlamanın Erdoğan yönetiminin Türkiye-Irak ilişkilerinin geleceği üzerine oynandığı bir kumardan ibaret olduğu görüldü.

Elbette seçimleri bir sandalye farkla kazanan Irakiye ittifakı Allavi başbakanlığında bir hükümet kurmayı başarabilseydi; kumar kazanılabilir ve Ankara hem Bağdat’la ikili ilişkileri hem de Irak üzerinden Suriye’ye yönelik hedefleri bakımından eşsiz kazanımlar elde edebilirdi.   

Ancak sonuç böyle olmadı Şii partilerin seçimlere iki ayrı listeyle girmesi sebebiyle Körfez’in, Ankara’nın ve Washington’un desteğini arkasına alan Irakiye, Maliki’nin Hukuk Devleti İttifakı’nı bir sandalye farkla geçti; ama hükümeti kurmayı başaramadı.

Çünkü Mukteda Sadr, Ammar el-Hekim ve İbrahim Caferi’nin liderlik ettiği Irak Ulusal İttifakı, derin anlaşmazlıkları sebebiyle Maliki ile seçim ittifakı yapmadı ise de İran’ın girişimiyle hükümete koalisyon ortağı olarak girmeye hayır demedi.

Kürdistan İttifakı, bu ittifakın parlamentoda yarattığı dengeyi dikkate alarak ve rasyonel çıkarlarını gözeterek koalisyona destek verdi, dolayısıyla da Allavi hükümetiyle birlikte Ankara’nın Irak hayali de suya düşmüş oldu.

Hatalı planda ısrar ve strateji bunalımı

Fakat Ankara’nın Bağdat’la ilişkiler konusundaki davranışları bakımından asıl şaşırtıcı süreç bundan sonra başladı.

Ankara, Irak’ta desteklediği siyasi kesimin yenilgisini kabullenerek ve yeni hükümetle ilişkileri geliştirerek politikasını tadil etmeye çalışmak yerine Irak’taki siyasi çelişkileri tahrik edip oluşacak kriz üzerinden Bağdat’taki siyasi yapıyı belirlemeye yöneldi.

Tarik Haşimi ile ilgili yargısal ya da siyasi sürece mezhebi argümanlarla[1] taraf oldu; Kürdistan Bölgesi ile Irak merkezi hükümetini bypass ederek ikili ilişkiler kurdu, dolayısıyla Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’nin ifadesiyle Kürdistan Bölgesi’ne bağımsız devlet muamelesi yapmaya başladı.[2]

Enerji Bakanı Taner Yıldız, Türkiye’nin Kürdistan Bölgesi ile bağımsız devlet ilişkisi kurmasından duyduğu rahatsızlığı uçağına iniş izni vermeyerek gösteren Irak merkezi hükümetinin hassasiyetlerini dikkate aldıklarını ifade etti; ama kurulan bu ilişkiyi şöyle açıkladı: “Türkiye'nin dünyanın birçok petrol şirketinin kayıtsız kalmadığı bir yere kayıtsız kalması beklenmemeli.”[3]

Kürdistan Bölgesi’nin petrolünün dış pazara ulaşmasının tek yolunun Türkiye olduğu ve yabancı petrol şirketlerinin de bu bilgiyle orada yatırım yaptığı ortadayken Bakan Yıldız’ın Ankara’nın Kürdistan Bölgesi ile bağımsız devlet gibi ilişki kurmasını “dünyanın birçok petrol şirketinin” Kürdistan’daki petrole kayıtsız kalmamasıyla gerekçelendirmesi izah edici gözükmüyor.  

Kürdistan Bölgesi’nin Bağdat’tan bağımsız olarak Türkiye üzerinden dünyaya petrol ihraç etmeye başlamasının[4] Erbil’e ekonomik bağımsızlık kazandırdığı[5] ortadayken söylem düzeyinde Irak’ın toprak bütünlüğünü vurgulayan Türkiye’nin Kürdistan’ın bağımsızlığına giden yola asfalt döşemesinin sebebi ne olabilir?

CSIS Türkiye Projesi Direktörü Dr. Bülent Alirıza, “Kuzey Irak’taki petrol şirketleri, yeni boru hattı için lobiyi kendileri yapmıyorlar, bunu Türkiye’nin halletmesini bekliyorlar”[6] diyerek bu sorunun cevabına ilişkin önemli ip uçları veriyor.

Kuzey Irak politikasında tek değişken ekonomi mi?

İster Irak merkezi hükümetini baskı altına alma amacıyla olsun isterse salt petrol sebebiyle olsun, Türkiye’nin Bağdat’ı aradan çıkararak Kürdistan Bölgesel yönetimi ile doğrudan ilişki kurması, Erbil’le Bağdat arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatıyor, dolayısıyla Irak’ı bir arada tutan bağları aşındırıyor.

Her fırsatta Irak’ın toprak bütünlüğüne vurgu yapan Ankara’nın Erbil’le Bağdat’ı birbirine bağlayan halatları kesmesindeki ironi, meşhur “one minute” çıkışından bu yana Ankara’nın söylem düzeyindeki gerginliğe rağmen İsrail’le pratikte büyük gelişme kaydeden ilişkilerinde de gözlemleniyor.

Elbette Türk İsrail ilişkilerinde söylemle pratik arasındaki ters orantının Türkiye açısından anlaşılabilir sebepleri söz konusu.

Ankara’nın “Arap Baharı” sürecinde oynamaya çalıştığı rol, doğal olarak Türkiye’nin İsrail’le siyasi ilişkilerini, ekonomik ilişkilerindeki görkemli düzeyine yükseltmesini engelliyor.

Siyasi ilişkilerin en krizli dönemlerinde İsrail’le ticaret hacmini katlayarak 4 milyar Dolara çıkaran, Gazze’nin bombalandığı günlerde İskenderun’la Hayfa limanı arasında ticari gemi seferleri başlatan ve NATO’da İsrail’e uyguladığı kısıtlamaları kaldıran Ankara[7], Tel Aviv’le siyasi ilişkilerini de normalleştirmeye dönük bir sürece hazırlanıyor.

Ankara’yı İsrail’le siyasi ilişkilerini normalleştirmeye sevk eden süreçte ortak müttefik Amerika’nın taraflara yaptığı telkinlerden çok Türkiye’nin bölgenin enerji santrali olma hevesinin etkili olduğu görülüyor.

İsrail’le ilişkiler konusunda Türkiye’nin bu hevesini tahrik eden şey, Hayfa’nın 130 kilometre açığında keşfedilen tahmini 425 milyar metreküplük rezerv gaza sahip[8] Leviathan doğalgaz sahası…

Basında yer alan haberlere göre: “İsrail hükümetinin bugüne kadar "iç pazarda kullanırız" açıklaması bölgeye milyarlarca dolarlık yatırım yapması gereken şirketleri tatmin etmiyordu. İsrail'de seçimlerden sonra kurulacak hükümetin üzerinde duracağı en büyük konulardan biri de Akdeniz gazına yeni rota çizmek olacak.”

“Akdeniz'den gazın taşınabileceği alternatif hatsa Libya - İtalya bağlantısı. Ancak bölgedeki mevcut istikrarsız durum ve yeni hat maliyetleri nedeniyle bu hat da ekonomik değil. Hatta bunu siyasi nedenler neredeyse imkansız kılıyor.

Güney Kıbrıs'tan, Rodos adası ve Yunanistan'a ulaşacak boru hattı seçeneği uzmanlar tarafından "imkânsız" olarak nitelendiriliyor. Çünkü hem bu hattın maliyeti 30 milyar doları aşabilir, hem de özellikle Türkiye'nin münhasır ekonomik bölgesi kapsamında inşaat izinlerinin alınması mümkün olmaz.

Bu durumda en büyük seçenek gazı mevcut Türk-Arap Doğalgaz Hattı aracılığıyla İsrail'den Türkiye'ye taşımak, buradan da Nabucco, Türkiye-Yunanistan-İtalya Doğalgaz Boru Hattı veya Trans-Adriyatik Boru Hattı projesine bağlamak. Gaz İsrail'e taşındıktan sonra sadece 100 kilometrelik boru hattı inşasıyla bu saydıklarımla bağlantı kurulabilir. Gazı, Kıbrıs'tan Türkiye'ye uzanacak bir hatla da taşımak mümkün. Türkiye'nin planladığı KKTC İçmesuyu Temini Projesi kapsamında inşaa edilen boru hattı sayesinde bir boru hattı fizibilitesi de hazırlanmış durumda.”[9]

İlk icraatı “Akdeniz gazına yeni rota çizmek” olması beklenen İsrail hükümeti henüz kurulabilmiş değilse de bu konu üzerindeki temasların şimdiden başladığı görülüyor.

Türkiye ile İsrail arasındaki siyasi ilişkilerin “normalleştirilmesi”nin, eski Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın Mavi Marmara cinayetiyle ilgili Tel Aviv’in göndereceği özür mesajındaki kelime seçimi ayrıntısına takıldığı biliniyor.

Bu ayrıntıları konuşmak üzere Türkiye’de haftalar önce temaslar başlatan İsrail heyetinin çantasında bu gaz projesini de getirdiğini ve hem Netanyahu’nun[10] hem de Türkiye’nin de buna sıcak baktığını İsrail basınından sızan haberlerden öğreniyoruz.[11]

Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın “Başbakan'ın belirttiği şartlar yerine gelmeden İsrail'le projeye başlamayız”[12] cümlesinden, siyasi ilişkilerin “normalleştirilmesi” ve “özür” konusunu gaz projesine onay vermenin ön şartı olarak gören tarafın yaşanan siyasi krizlere rağmen Türkiye ile ekonomik ilişkilerini geliştirmekte zorluk yaşamayan İsrail değil, Türkiye olduğu anlaşılıyor.

Bundan dolayı olsa gerek ki daha önce Türkiye’nin Gazze ilgisinden büyük bir alınganlık gösteren İsrail, gaz projesinin gündeme gelmesinden sonra Türkiye’ye Gazze konusunda jestler yapmaya başladı.

Türkiye'den giden ve hastane binası yapımında kullanılacak inşaat malzemelerini taşıyan Türk kamyonlarının Gazze’ye geçişine izin veren İsrail, Savunma Bakanlığı'nın Filistinlilerle Koordinasyon Bölümü'nün sözcüsü Guy Inbar’ın diliyle “Türkiye ile İsrail'in uzlaşması yolunda önemli bir adım attı”[13] açıklamasını yapıyor.

Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2 Eylül 2011’de “İsrail’e yaptırım” diye açıkladığı 5 maddeyi ve geçen iki yılda bunun ikili ilişkilere yansıdığını hatırlayalım.

1- Türk İsrail diplomatik ilişkileri ikinci kâtip düzeyine indirilecektir. 2. kâtip düzeyinde tüm görevler başta büyükelçi olmak üzere Çarşamba günü ülkelerine geri döneceklerdir.

2- Türkiye ile İsrail arasında askeri anlaşmaların tümü askıya alınmıştır.

3- Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı bulunana sahildar devlet olarak Türkiye Doğu Akdeniz’de seyrüsefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır.

4- Türkiye İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu tanımamaktadır. İsrail’in 31 Mayıs 2010 tarihi itibari ile Gazze’ye yönelik olarak uyguladığı ablukanın uluslararası adalet divanında incelenmesini sağlayacaktır. Bu doğrultuda BM genel kurulunu harekete geçirmek için girişimlere başlıyoruz.

5- İsrail saldırısının Türk ve yabancı tüm mağdurlarının mahkemelerdeki hak arama girişimlerine tarafımızdan gereken her türlü destek verilecektir.[14]

1- Diplomatik ilişkilerin ikinci katip düzeyine indirilmesi, ticaret hacmindeki artışı[15] da İskenderun Hayfa limanı arasında ticari gemi seferlerinin başlatılmasını[16] engellemedi.

2- 1990’ların sonlarıyla 2000’li yılların başlarında İsrail’e ihale edilen uçak ve tank modernizasyon projelerinin tamamlandığı düşünüldüğünde askeri anlaşmaların iptal edilmesi, ortak eğitim ve askeri tatbikatların iptaliyle sınırlı kaldı ve bu “yaptırım” Türkiye’nin NATO’da İsrail’e uyguladığı vetoları yumuşatmasına engel olamadı.

3- Davutoğlu’nun “Doğu Akdeniz’de seyrüsefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi” alması da İsrail’i Kıbrıs Rum kesimi ile Akdeniz’de petrol ve gaz aramaktan caydırmadı.

4. ve 5. maddelerde yer alan ve pratik hiçbir değeri olmayan “yaptırımlar” dikkate alındığında Türkiye’nin İsrail’e iki yıldır uyguladığı 5 maddelik yaptırımın tek somut sonucunun diplomatik ilişkilerin 2. Katip düzeyine indirilmesiyle sınırlı kaldığı görülüyor.

Türkiye’nin İsrail’in gaz projesini kabul etmesinin başbakanın onayına bağlı olduğu yönündeki resmi açıklama, Ankara’nın Tel Aviv’den beklediği özür mesajında “sorry” değil “apologize” kelimesinde ısrarcı olacağını gösteriyor.

Dolaysıyla Türkiye ile İsrail arsındaki siyasi ilişkilerin “normalleştirilmesi” ve Akdeniz gazı projesinin hayata geçirilmesi, İsrail tarafında bu konuda pürüz çıkaran tek isim olan Avigdor Lieberman’ın yeni kabineye girip girmemesine veya ikna edilmesine bağlı gözüküyor.

Özetle Erbil'le kurduğu ilişki biçimiyle Irak’ın toprak bütünlüğü kırılgan hale getiren Erdoğan yönetiminin İsrail’le; “kişi”, “kelime” ve “zaman”dan ibaret bir çelişkisi bulunuyor.

 alptekindursunoglu@gmail.com   



Güncelleme Tarihi: 18 Şubat 2013, 12:24
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140