banner207

ABDULBASİT BİLDİRİCİ

VAN'DAKİ AZADÎ İNİSİYATİFİ (2)

ABDULBASİT BİLDİRİCİ


Azadî İnisiyatifi Van Temsilcisi Av. Abdulbasit Bildirici ile yaptığımız röportajın ikinci ve son bölümünde, daha çok Kürt sorununun çözüm şeklini, Kürt hareketinin duruşunu, dünyadaki örnekleri ve Kürtlerin içinde yer aldığı devletlerin konumu ile son Türk hükümetinin içine girdiği çıkmazı konuştuk.





Röportaj: Adil HARMANCI

Sorularımıza içten ve tatminkâr cevaplar aldık:

Kürtlerin yer aldığı devlet yapıları Küt sorununu çözmeye müsait mi, değilse Kürtler nasıl bir mücadele yöntemi benimsemeli?

Kürtler dört devletin bünyesi altında yaşamaktadır. Bunlardan üçünde sorun çözüm yoluna girmiş gibi görünmektedir. Sadece Rojhilat bölgesi sorunlu. O da İran rejiminin aşırı kapalı ve baskıcı olmasından kaynaklanıyor. Ancak İran´ın bu durumu da ilelebet devam edemez.
Yeter ki Kürtler örgütlü olsun ve güçlerini korumayı başarabilsin. Eğer Kürtler mevcut güçlerini korumayı başarabilirse ve hatta giderek güçlenmeyi becerebilirse (ki giderek güçlendiğine şahit oluyoruz) gün gelir devran döner sizin bu gücünüz işe yarar. Örneğin Rojava´da böyle oldu. Esad rejiminin zayıflaması ile birlikte örgütlü Kürt gücü devreye girdi.
İran´ın da mutlaka zayıflayacağı bir dönem olacaktır. Dediğim gibi İran´ın bu durumu ilelebet sürdürmesi asla mümkün olmayacaktır. Kaldı ki baskıcı rejimlerin uzun süreli yaşaması da pek görülmüş değildir.
Sonuç olarak dört parça Kürtlerinin kendi ülkeleriyle konuşarak ya da yerine göre savaşarak en düşük düzeyden başlamak kaydıyla belli statüleri talep etmesinin daha doğru bir yöntem olduğunu düşünüyorum.

Kürtler siyasal belirlemelerinde sık sık karar değiştirebiliyorlar bunun nedenleri nelerdir?

Kürtlerin siyasal mücadele yöntemlerinde sık sık karar ve yöntem değişikliğine gitmelerinin sebebini yine Kürtlerin özel durumunda aramak gerekir. Bu bağlamda bir Hindistan ve Güney
Afrika kıyaslaması yapmak istiyorum. Örneğin deniliyor ki Hindistan´ın lideri olan Gandhi ve Güney Afrika Cumhuriyeti´nin lideri olan Mandela hayatları boyunca hep aynı istikamet üzerinde oldu. Örneğin Gandhi çıktı ve İngilizler´in ülkeyi terk etmeleri gerektiğini savundu.
Bütün mücadelesini buna hasretti. Hiç bir zaman yol ve yöntem değiştirmedi. Yine deniliyor ki Mandela ortaya çıktı ve şunu söyledi:
"Bizler siyahız ve çoğunluktayız. Beyazlar bizi yönetiyor ve apartheid yöntemini uyguluyor. Biz eşit olmak istiyoruz. Beyazların kullandığı bütün hakları biz de kullanmak istiyoruz."
Hayatı boyunca bunu söyledi ve çizgisinden şaşmadı.
Buna karşılık Kuzey Kürt hareketine yönelik olarak da şu eleştiri yapılıyor:
"Bir gün Birleşik Bağımsız Kürdistan´ı savunurlarken başka bir örneğin demokratik konfederalizm denilmekte, bir gün Mustafa Kemale övgüler dizilirken Mustafa Kemal´in tutkunları iktidardan gidince bu kez bakıyorsunuz ki Mustafa Kemal´den hiç söz edilmemektedir. Bu çizgi tutarsız bir çizgidir."
Doğrusunu isterseniz ben bu bağlamda Kürt hareketine haksızlık edildiğini düşünüyorum. Bir kere Hindistan ve Güney Afrika örnekleri Kürdistan´a örnek gösterilecek hareketler değil. Neden derseniz, şunu söylemek mümkün olur; Önce Hindistan örneğini ele alalım. Hindistan´da bildiğiniz gibi İngiliz işgali vardı. İngiltere valilerini gönderip ülkeyi yönetiyordu. Bu şekilde Hindistan zamanın sömürge tanımına tıpa tıp uyuyordu. Saflar belliydi. Örneğin burada bir Hintlinin çıkıp ben İngiliz´im deme şansı yoktu. Çünkü hem dini farklıydı hem rengi hem de kültürü farklıydı. Gandhi´nin istediği şey neydi?

Gandhi hep şunu söyledi:
"Ülkemizi terk edip çıkın gidin. Biz kendi kendimizi yöneteceğiz. Ülkemizin ulusal kaynaklarını halkımız için kullanacağız. Burada ekonomik ve kültürel anlamda sömürgecilik yapmanıza izin vermeyeceğiz."
Örneğin bu söyleme hiçbir Hintli itiraz etmeyi aklından bile geçirmiyordu. Çünkü saflar belliydi. Yani Hindistan tam anlamıyla bir sömürge idi. Aynı şeyi Güney Afrika için de söyleyebiliriz. Orada ise her şey siyah/beyazdı. Siyah ile beyaz birbirinden ne kadar ayrı ve net ise oradaki problem de bu kadar netti. Hiçbir siyahın, "hayır, ben beyazlarla eşit olmak istemiyorum. Beyazlar bizi yönetmeye devam etsin. Ben beyazların bindiği özel ve lüks otobüslere binmemeye razıyım" gibi bir şey söylemesi mümkün müdür? Hayır. Kesinlikle böyle bir şey söylenmesi mümkün değildi. Dolayısıyla sorunun netliği ve açıkça ortada duruyor olması bu hareketleri ve hareketlerin liderlerini hep aynı çizgide tuttu.

Peki, Kuzey Kürdistan hareketi neden aynı çizgide kalamıyor?

Şimdi sorunun niteliğine uygun olarak politika belirlemeniz gerekir. Bu bağlamda kıvrak bir zekâya ve kıvrak bir politikaya sahip olmanız gerekir. Eğer böyle yapmazsanız yürüttüğünüz hareketin başarılı olma şansı sıfırdır. Bakın az bir şansı vardır demiyorum. Başarı şansı sıfırdır diyorum. Şimdi bu bağlamda bağımsızlıkçı ya da federasyoncu Kürtleri bu açıdan hâkim Kürt siyasi hareketine yüklenmek noktasında haksız buluyorum. Neden? Bunun sebeplerini izah etmeye çalışayım.
Şimdi Hindistan ve Güney Afrika örneklerini verdik. Burada sorunun net olduğunu söyledik. Ancak Kürdistan´da durum böyle değil maalesef. Bunun çok önemli iki nedeni var. Birincisi din faktörü iken ikinci önemli faktör son yüzyılda uygulanan bilinçli Türkleştirme politikasıdır. Örneğin bir Kürdün bugün bile "Ben Kürt değilim Türküm" demesi normal karşılanmaktadır. Buna sayısız örnek verebiliriz. Asimile olmuş çok sayıda Kürt bulunmaktadır. Örneğin Mehmet Ali Birand gibi düşünen bir beyin bile Kürt olduğunu yıllar sonra açıkladı. Yani Kürtlerin "ben Kürt değilim demesi" mümkündü. Peki, bir Hintli "ben İngiliz´im" ya da bir siyahi "ben beyazım" diyebilir miydi? Diyemezdi.
Bunun gibi din kardeşliği adı altında yürütülen geleneksel anlayış da Kürtlerin bazı şeylerden mahrum kalmasına sebebiyet verdi. Hatırlarsanız şu söylem vardı eskiden: "Hayır arkadaşım.
Türk Kürt diye bir şey yok. Ayrımcılık yapmayalım, birliğimizi bozmayalım. Hepimiz Türküz. Çünkü Türklük bir ırkın adı değil. Türklük bir üst kimliktir. Hepimiz bu pota altında yaşamalıyız." Bu söyleme inanan çok fazla sayıda Kürt vardı. Sayısı şimdilik azalsa bile bana göre hala Kürtlerin yarısından çoğu bu söyleme inanıyor. Evet, yanlış duymadınız. Kürtlerin şimdi bile yarısından çoğu bu söyleme itibar ediyor. Tabi burada Kürt hareketinin özellikle ilk zamanlarda açıkça din karşıtı olan söyleminin de etkisi yok değildi. Son zamanlarda bu söylemin ve tutumun giderek yok olmaya başladığını da müşahede ediyoruz.
Böyle bir ortamda Bağımsız Birleşik Kürdistan söylemi Kürtlerin büyük bir çoğunluğunda bölücülük ve ümmeti bölmek olarak algılandı. Asimilasyon politikası o kadar köklü bir şekilde yer etmişti ki Kürtler çok uzun bir süre boyunca sorunu belirlemekte bile yetersiz kaldılar. Ancak çok zaman sonra İsmail Beşikçi´nin alt sömürge kavramı ile sorunun kısmen tanımlaması yapılabildi. Bu söylem ise sadece entelektüel düzeyde karşılık bulabildi.
Dolayısıyla Kürdistan sorunu Kürtler nezdinde hiçbir zaman klasik sömürge tanımlamasına uygun bir yere oturmadı. Eğer bu tanımlama Hindistan ve Güney Afrika´daki gibi belirgin olsaydı şimdi Kürtlerin hemen hemen tamamı şu ya da bu şekilde Kürdistan´ı savunan bir hareketin etrafında kümelenmiş olacaktı.
Şimdi bunun mümkün olmadığını gören hakim Kürt siyasi hareketinin bir takım manevralar yapması gerekiyordu ki bu da yapıldı. Öncelikle Bağımsız Birleşik Kürdistan söylemi bir tarafa bırakıldı. Bu doğru bir hamleydi. Ancak bu hamlenin her zaman stratejik değil taktiksel bir hamle olduğuna inandım. Hala da öyle inanıyorum. Kürtlerin özgür bir ortamda sorunu anlatmaya ihtiyacı var. Bunun için de dediğim gibi şiddetsiz özgürce konuşulabilen bir ortama ihtiyaç var. Dikkat edin, zaman geçtikçe Kürt siyasi hareketlerinin etrafında kümelenen Kürt sayısında düzenli bir artış bulunmaktadır.
Dolayısıyla Kuzey Kürt hareketinin aynı çizgide kalmayıp sık sık taktik değiştirmesini yerinde ve gerekli hamleler olarak görüyorum.

Herkes her istediğini açıksa söyleyebilirken, Kürtlerin haklarını radikal cümlelerle izah etmeleri neden mümkün olamıyor?

Bu sorunun cevabı aslında bir önceki soruyla yakından ilgilidir. Örneğin Kürtler hala
Kürdistan diyemiyorlar. Yüzyıllık politika ve özellikle asimilasyon politikası o kadar etkili olmuş ki coğrafi anlamda Kürdistan sözcüğünü bile kullanamıyorlar. Oysa artık Kürtlerin bu baskıyı yıkıp düşüncelerini beyinlerini ve dillerini özgürleştirmesi gerekir. Örneğin bölge kavramını artık kimse kullanmasın. Bunun yerine Kürdistan bile demesin. Kuzey Kürdistan desin. Böyle böyle halkımız kendisini alıştıracaktır. Eğer siz kendinizi bu dile alıştırırsanız Türkler de ister istemez buna alışacaktır. Mesela Kuzey Irak söylemi zamanında çok kullanıldı. Neden, Kürdistan dememek için. Ancak Kuzey Suriye söyleminin kullanılmasına
Kürtler artık izin vermedi. Suriye´de olaylar başlar başlamaz Rojava söylemi tuttu ve öyle de gidiyor. Başbakan bile Diyarbakır´da Kürdistan demek zorunda kaldı. Dolayısıyla halkımızın zincirlerini kırarak artık dilini özgürleştirmesi gerekir. Halkımızın Kürdistan´a inanması gerekir. Bize hep şu söylendi. Ayrılırsanız açlıktan ölürsünüz. Aslında olay tam tersiydi. Biz ayrılırsak bize böyle diyenler açlıktan ölecektir. Güneyin durumu ortada. Kürtler dünyanın en verimli petrollerinden birine sahiptir. Kerkük, Rojava´da bulunan Rimelan ve Batman petrolleri dört parça Kürdistan´ı dünyanın en zengin ülkelerinden biri yapmaya yeter de artar bile.
Kürtler bunun olabileceğine ihtimal vermedikleri için hayal olarak görüyorlar. Şimdilik Bağımsız Birleşik Kürdistan olması gerekmiyor. Şimdi için her parçanın kendi kendini yönetmesi yeterlidir. İleride duruma göre Kürtler Türk Arap ve Farslarla birlikte yaşayıp yaşamayacaklarına yine kendileri karar vermelidirler.

Ortadoğu´da yaşanan siyasi karmaşa ortamında Kürtler iç barışını nasıl sağlayabilir?

Kürtlerin iç barışlarını mutlaka sağlamaları gerekiyor. Kuzeyde ciddi bir Kürt iç barış sorunu yoktur. Çünkü açık ara farkla PKK çizgisi kuzey bölgesine hâkimdir. Asıl iç barış anlamında dikkat edilmesi ve önemsenmesi gereken husus Kuzeyin güneyle, güneyin ise Rojava ile oluşturması gereken iç barış meselesidir. Ben artık 90´lı yıllarda ki bir iç çatışmanın yaşanmayacağını düşünüyorum. Çünkü her iki tarafta bu çatışmaların her iki tarafa da sadece kaybettirdiğini gördü.    

Rojava´da hâkim olan YPG-PKK çizgisinin uluslararası kamuoyunda yaşadığı meşruiyet sorununu aşması için güneye ihtiyacı bulunuyor. Dolayısıyla bu anlamda bir birliktelik şart. Bunun emareleri de var. Ben Kürt Kongresi´nin de Cenevre 2 den sonra toplanacağını düşünüyorum. Eğer Rojava´da bu sorun aşılabilirse ki ben aşılacağına inanıyorum, bu durumda Kürtlerin artık ciddi bir iç barış problemi kalmayacaktır. Kongrenin toplanması ile birlikte zaten her şey çok hızlı bir şekilde ivme kazanacaktır.
Ayrıca yaklaşan seçimlerle ilgili olarak da birkaç şey söylemek istiyorum. Çok kısa olarak ifade etmek gerekirse şu söylenebilir. Kürtlerin artık sistem partilerine, devlet partilerine oy vermekten kaçınması gerekiyor. Kürdistani olma zorunluluğu bulunmaktadır. Bakın Kürt partileri batı illerinde Kürt olmayanlardan oy alabiliyorlar mı? Hayır. Peki, neden Türk partileri Kürt illerinden oy alıyor. Kürtlerin artık bunu düşünerek kendilerine dönmesi ve asimilasyonun etkilerinin farkına varması gerekiyor.

AK Pati-cemaat tartışmasında nasıl bir konum alıyorsunuz, sizce nasıl bir tavır almak gerekiyor?

AKP - Cemaat çekişmesi Türk devletinin bir iç çekişmesidir. Biz bu çekişmede taraf değiliz.
Ne cemaatten yanayız ne de AKP´den yanayız. Biz artık Kürtlerin her pozisyonda ve her durumda sadece kendilerine çalışmasının zamanının geldiğine hatta bunda geç bile kalındığına inanıyoruz. Bildiğiniz gibi cemaatin dershaneleri Kürdistan´da adeta bir Kürt devşirme merkezi gibi çalışıyor. Cemaatin televizyonları Şefkat Tepe gibi dizilerle Kürtleri küçümsüyor ve yok sayıyor. Ve cemaat din üzerinden ve dini kullanarak Kürdistan´da yer edinmek istiyor. Böylece Türk hegemonyasını devam ettirmenin peşine düşmüş bulunmaktadır.
AKP´ye gelince, bu parti de devleti temsil ediyor. Bu parti Kürtlerden hala çok büyük oranda oy alabilmektedir. Başbakan sürekli bölge diye nitelediği Kürdistan´dan 70 milletvekili olduğunu ileri sürüyor. Ancak Kürtler bu yapıyı da gerektiği gibi tanımlamayı artık beceriyorlar. Son zamanlarda başbakanın Kürt kökenli Türk vatandaşları tanımına nazire yaparak Köken Milletvekilleri gibi bir kavram türettiler. Bu şekilde AKP´nin oynadığı oyunu deşifre etmeyi de becerdiler.
Şimdi burada her iki yapının Kürtler açısından durumunu kısaca ortaya koyduk. Ancak bildiğiniz gibi sürmekte olan bir müzakere süreci bulunuyor. Süreç ilerlerken de belli provokasyonlar gelişti. Bu da sürece zarar verdi. En azından bazı şeyleri geciktirdi. Şimdi bununla ilgili kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse şunlar söylenebilir.
Şimdi Roboski olayı birilerince provokasyon olarak nitelendirildi. Denildi ki devlet içindeki bir gurup yanlış istihbarat verdi. Burada suçlu olarak cemaat gösterildi ancak AKP´de gereğini yapmadı. Eğer söyle bir şey olduysa da bunu yapanları açığa çıkarmadı. Şimdi Kürtler hangisini desteklesin? KCK tutuklamalarının başlaması ve böyle göstere göstere ellerin plastik kelepçelerle kelepçelenip basına servis edilmesi emniyette etkin olan cemaatin işi olarak lanse edildi. Hatta AKP el altından bu operasyon yapılırken İç işleri Bakanının bile haberi olmadığını yaydı.
Peki, o zaman bu komployu boşa çıkarması gerekmez miydi? Her şey iki maddelik bir kanuni düzenlemeyle çözülecekken bunu yapmadı. Şimdi hangisinden taraf olsun Kürtler? Yüksekova´daki gösterilerde iki Kürt genci polisçe öldürüldü. Başbakan yine provokasyon dedi. Ancak bu gençleri vuranı ya da vuranları açığa çıkarıp yargıya teslim etmedi. Buna karşılık 17 Aralık operasyonu sonrasında ipin ucu AKPli bakanlara ve onların çocuklarına dokununca kıyameti kopardılar. Yani söz konusu Kürtler olunca sanki cemaat ile AKP birlik olup sessiz kaldı.
Bunlardan önce Oslo görüşmeleri sızdırılırken cemaatin yayın organlarında bunu PKK´nin yaptığı söylendi. Ancak sonradan ortaya çıktı ki bunu sızdıran PKK değil. PKK de adres olarak cemaati gösterdi. En son Paris katliamında cemaatin izinin bulunduğunu da Cemil
Bayık açıkladı. Aslında herkes paralel bir devlet yapılanması bulunduğu konusunda hemen hemen hem fikirdir. Bu durumda Kürtlerin iki muhatabı bulunuyor ve iki muhatap ta çözüm ve yapılması gerekenler noktasında aynı düşünmüyor. Dolayısıyla Kürtlerin muhatabının teke inmesidir önemli olan. Artık kim kimi alt ederse Kürtlerin muhatabı da o olacaktır. Tabi süreci başlatan ve seçimle işbaşına gelen hükümetin tutumu Kürtler açısından daha kabul edilebilir gibi duruyor.
Sonuç itibariyle hükümetin paralel devleti etkisiz kılması hem Kürtlerin hem de Türk devletinin menfaatine olur gibi geliyor bana.
SON

Güncelleme Tarihi: 04 Ocak 2014, 11:20
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner241

banner248

banner141

banner140

banner247

banner203