banner279

100 yıl önce…

ALİ BAYRAMOĞLU

100 yıl önce…
 

100 yıl önce…

100 yıl önce bu topraklarda 800.000 civarında Ermeni altı ay içinde hayatını kaybetti. 700.000'i ise bu topraklardan malını, mülkünü, geçmişini bırakarak sürüldü.

Mimar, dönemin İttihat ve Terakki hükümetiydi.
Sürülen, öldürülen, ölüme itilen Ermeniler sadece savaş alanında, Doğu cephesinde yaşayanlar değildi. Önce erkekleri askere alındı. Ardından kadınlar, çocuklar ve yaşlılar Çorlu'dan, Sakarya'dan, Aydın'dan her yerden, tüm Anadolu'dan sürüldüler. İttihatçıların risk olarak gördüğü Ermeni varlığıydı, Ermeni örgütleri değil.

Tarihin katmanı pek çok…
Ermeni siyasi partilerinin milliyetçi eğilim ve eylemleri, baskılar, ayaklanmalar, karşılıklı çatışmalar, 1916 sonrası Ruslarla gelen Ermeni birlik ve çetelerin yaptığı Müslüman katliamı bunlar arasında…
Ne var ki, bunların hiç biri insani ve ahlaki olarak bu ölüm furyasını, bu sürgün dalgasını ve sonuçlarını açıklamaz, doğrulamaz.
Nitekim açıklamıyor ve doğrulamıyor.
Soykırım kelimesini her platformda rahatlıkla kullananlardan birisiyim. Yurtdışında bunu ilk telaffuz eden Türkler arasında yer alıyorum. Bununla birlikte bu büyük insani ve siyasi trajedi karşısında yaşananın bir isimlendirmeye sıkıştırılması bana anlamlı gelmiyor.

Soykırım bir hukuki kavram, bir durum tanımı…
Durumun kendisi değil…
Önemli olan durumdur, onu görmek, onun üzerine gidecek cesarete sahip olmak ve ondan arınmaktır…
Bir süre önce kendi adıma şöyle yazmıştım: “Olanı nasıl adlandırırsan adlandır ama gör, bu topraklarda yaşıyorsan hatırlamak ve hatırlatmak hem tarihe, hem kendi milletine, hem gelecek kuşaklara, hem yitip gidenlere karşı ahlaki görevindir. Türk kimliği böylece arınacak, demokratik olarak yeniden kurulma imkanlarına kavuşacaktır. İnsanın kendi tarihine, kendi toplumuna, kendi milletine en büyük borcu bu kuruluşa katkıdır…”

Ve doğru zemine basmak gerekir…
1915 Türk toplumunun değil, İttihat Terakki'nin işidir ve onun sorumluluğundadır. Suçlu koltuğunda bir millet yoktur. Bir millet suçlanmadığına göre, “suçlanıyor” argümanıyla tarihi görmezden gelmenin de anlamı yoktur. 1915'den hareketle nefret saçmak ya da 1915'i örtbas etmek için “Türk millet”i argümanını kullananlara mesafe koymak gerekir.
Bu ülke, bu ülkenin taşıyıcı güçleri, entelektüel enerjisi, üniversitelisi bunu 2000'li yıllarından bu yana yapıyor, yapmaya gayret ediyor, 1915'i gündeminde tutuyor, belleğine taşımaya çalışıyor.
Devlet olarak Türkiye bu olayların tarihi ve siyasi baskısı altında. Bundan iki yıl öncesine kadar devletin bu baskı karşısında yaptığı tek şey olanı reddetmek, olayların karşılıklı çatışmalarla meydana geldiğini söylemek veya olayları ayaklanmalarla açıklamaktı.

Bugün bu evre de ağır ağır, adım adım geride kalıyor.
Papa'nın soykırım çıkışı, buna cumhurbaşkanından, hükümetten gelen yanıtlar, seçim ortamı bir yana konulursa, zaman treni ilerliyor ilerledikçe devleti de etkiliyor.
Geçen yıl 2014 yılında devlet ilk kez, resmi bir açıklamayla 1915 ölen Ermenilere işaret etti. Yakınlarının acılarını paylaştı. Bu yıl Dink'in ölüm yıldönümünde Davutoğlu'nun benzer bir mesajı yayınlandı. En nihayet başbakandan bundan öncekileri bir adım daha ileri taşıyan 100. Yıl açıklaması geldi.

Davutoğlu'nun şu cümlerinin satır arasını iyi okumak gerekir:
“Birinci Dünya Savaşı'nda yaşananların nedenlerini ve sorumlularını tespit etmek mümkündür. Ne var ki, her şeyi tek bir kelimeye indirgeyerek, sorumluluğu genellemeler yoluyla sadece Türk milletine yüklemek, hatta bunu bir nefret söylemiyle birleştirmek vicdanen de hukuken de sorunludur…”

Ancak en önemlisi açıklamada yer alan şu ifadeler:
“Türkiye, tüm görüşlerin serbestçe dillendirilip, özgürce tartışılabildiği, her türlü belge ve bilginin soruşturulabildiği bir ortam sağlayarak, ortak geleceği inşa etme hedefi doğrultusunda önemli pozitif adımlar atmaktadır…”
Bardağın çoğu henüz boş. Ama doluyor.
Esas olan buna bakmak ve bunu hızlandırmaktır.

Güncelleme Tarihi: 23 Nisan 2015, 10:44
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140