banner279

Kürtlerin değil Demirtaş’ın travması

Orhan Miroğlu, “Herkes bir kitabı beğenme ve tavsiye etme hakkına sahiptir. Ama Sayın Arınç’ın bizi, Kürtlerin trajedisini, trajediye sebep olanın kitabından öğrenmeye davet etmesi, bu trajedinin gerçek yazarlarını ve mağdurlarını çok incitmiştir.”

Kürtlerin değil Demirtaş’ın travması

Mehmet Acet'in, YeniŞafak'ta yayımlanan "Kürtlerin değil Demirtaş'ın travması başlıklı" yazısını okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. 

Orhan Miroğlu diyor ki:

“Herkes bir kitabı beğenme ve tavsiye etme hakkına sahiptir. Ama Sayın Arınç’ın bizi, Kürtlerin trajedisini, trajediye sebep olanın kitabından öğrenmeye davet etmesi, bu trajedinin gerçek yazarlarını ve mağdurlarını çok incitmiştir.”

Miroğlu, ‘Kürt mahallesinin’ içinden, o mahallenin iç sesini yansıtacak şekilde kullanıyor bu cümleyi.

Diyarbakır Cezaevi’nde türlü türlü işkencelere maruz kalmış, 1992 yılında Musa Anter’in öldürüldüğü saldırıdan yaralı olarak kurtulmuş, Kürtleri, Kürt sorununun ürettiği travmayı yaşamış bir ismin böyle konuşması önemli.

Bülent Arınç’ın Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın uzun tutukluluk sürelerine dikkat çekip bundan duyduğu rahatsızlığı beyan etmesinde kişisel olarak yanlış bir şey görmüyorum.

Mahkemelerin her iki dosyada da artık bir ‘hüküm’ tesis etmesi gerekiyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2019’da verdiği kararda Demirtaş’ın ‘makul gerekçelerle’ tutuklandığına ancak tutukluluk sürecinin uzatılması için yeterli hukuki dayanak bulunmadığına hükmetmişti.

Tutukluluk sürecinin uzamasına gösterilen tepki kadar, tutukluluğun geçerli kanıtlara dayalı olduğunun kabul edilmesi de önem taşıyor.

Ama her durumda, tutukluluğunun uzaması, hüküm verilmemesi, Demirtaş lehine hiç hak etmediği halde ‘mağduriyet’ algısı oluşturuyor.

Kürtlerin travmasını Demirtaş üzerinden okumak ise tam da Orhan Miroğlu’nun dediği yere çıkıyor.

Trajediyi, trajediye sebep olanların kitabından öğrenmeye davet etmek.

Bunu, yani trajediye sebep olanlar meselesini, Demirtaş özelinden biraz açalım.

2013 ilkbaharı ile kendisinin tutuklandığı Kasım 2016 arasında geçen süreyi baz alarak küçük bir Selahattin Demirtaş portresi çıkartalım.

GEZİ OLAYLARI İÇİN NEDEN “MESAFE KOYDUK” DEDİ?

2013’ün Mart, Nisan ve Mayıs ayları, çözüm sürecinin de bahar ayları olmuştu.

Demirtaş’ın o dönemdeki rolünde Kürtlerin travmasını bitirecek pozitif katkılar vardı.

İmralı’ya giden HDP heyetinde yer alıyor, sonraki zamanlarda karşımıza çıktığı gibi konuşurken terlemiyor, yüzünü ekşitmiyor, o trafiğin sonuca olumlu yönde katkı vermesini ister gibi hareket ediyordu.

Hatta aynı yılın Temmuz ayı sonunda Gezi olaylarıyla ilgili söyledikleri, bu olayları organize edenler açısından tam bir hayal kırıklığı niteliğindeydi.

CNNTÜRK televizyonunda konuşan Demirtaş’ın ağzından şu cümleler çıkıyordu:

“Hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz anlayışı vardı. Bu kısmına şiddetle karşı çıktık. Gezi’ye mesafe koyduk.”

Doğru, HDP siyaseti çözüm sürecinin ‘bahar aylarına’ denk geldiği için Gezi olaylarına etkin bir şekilde katılmadı.

Ama bu durum, jargonunda ‘devrimci halk savaşı’ diye bir tabir bulunduran aynı çevrelerin içinde bir ‘ukde’ olarak kalmadı değil.

Her durumda Demirtaş’ın Temmuz 2013 şartlarında, Gezi olaylarından bahsederken içinde “darbe” geçen ifadeler kullanması, “Gezi’ye bu nedenle mesafe koyduk” demesi, çözüm sürecine değer verdiği anlamına geliyordu.

Bu böyle iken ilerleyen aylarda bu duruşta öyle bir sapma oldu ki, sanki bir el, Demirtaş’ın beynini yerinden alıp, yerine başka bir beyin koymuş gibi oldu.

PKK’NIN AYRILIKÇI ÇİZGİYE DÖNMESİ/DEMİRTAŞ’IN AYNI ÇİZGİYE YÖNELMESİ

Böyle olmasının birinci nedeni Suriye’deki gelişmelerdi.

İç savaş devam ederken PKK, Suriye’nin kuzeyinde, devamında Türkiye’de de yeniden ‘ayrılıkçı ajandaya’ yönelmesine neden olan kazanımlar elde etti.

Demirtaş ise, Türkiye’de, Ankara’da aynı ajanda ile siyaset yapmaya başladı.

Demirtaş, 2014’ün başından itibaren çözüm sürecinden ne zaman bahis açılsa yüzünü ekşitiyor, hükümetin süreci iyi niyetle ayakta tutma çabalarına tekme atarak cevaplar veriyor, Dolmabahçe’deki barış bildirisinden hemen sonra terleyerek yaptığı açıklamasında olduğu gibi, “Benim bu hükümetten zerre kadar ümidim kalmadı” gibi sözler sarf edip, başka adreslere sms gönderiyordu.

Böyle konuşmasının nedeni, hükümetin bu işi yokuşa sürmesi ya da çözüm sürecinden vazgeçmesi değildi tabii.

Asıl neden, PKK’nın Suriye’deki kazanımları nedeniyle Demirtaş’ın artık ‘çözüm sürecinin’ sunduğu perspektifle yetinmek istememesiydi.

Amerika’nın, Rusya’nın destek vermesiyle ‘Rojava Projesi’ Türkiye topraklarına da girecek, mesele Kürtlerin hakları ya da Kürt sorunu bahsinden çıkıp, PKK’nın Kürtleri yönetme niyetine evrilecekti.

Demirtaş, 2014 yılının o zorlu günleri devam ederken, çözüm sürecini yürüten ekipte yer alan bir hükümet yetkilisine “şartlar değişti” diyecekti.

Şartlar değişti derken, “Biz artık çözüm sürecinin sunduğu perspektif ile yetinmeyeceğiz” demeye getiriyordu lafı.

2014’ün Ekim ayında yaşadığımız Kobani eylemlerinde Demirtaş’ın nasıl bir rol oynadığını biliyoruz.

Devamında 2015 yaz aylarından itibaren Suriye’yi Güneydoğu’ya taşıma niyetiyle başlatılan hendek eylemleri başladığında nasıl bir tutum sergilediğini de biliyoruz.

21 Mart 2013’te, çözüm süreci kendi baharına girdiğinde, Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda bir milyona yakın insan toplanmıştı.

Hâlbuki Kasım 2016’da Edirne’deki cezaevine götürülürken, Selahattin Demirtaş’ın arkasından üç kişi bile gitmedi.

Niye?

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241