banner279

Kahrolsun Amerika derken kastettiğimiz bu muydu?.. Bizim Kumaşın Kalitesi Düşük Çıktı

Mağara dergisi yazarı Aziz Kemal Nafi dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.

Kahrolsun Amerika derken kastettiğimiz bu muydu?.. Bizim Kumaşın Kalitesi Düşük Çıktı

Aziz Kemal Nafi, “Bizim Kumaşın Kalitesi Düşük Çıktı” başlığıyla kaleme aldığı yazısı şu şekilde:

Twitter’da bir haber gördüm; “Bugün hicrî yılbaşı başlıyor” diyordu. Düşündüm, hicrî yılbaşı benim için ne ifade ediyor? Ne zaman başlıyor, ne zaman bitiyor? Ne yapmak lazım? Hiç bilmiyorum. Gâvurlara benzememek için yılbaşı gecesi Mekke’nin fethini gündeme getirmek gibi bir şeydi. Hiçbir şey yapmazdık, “biz Batılı değiliz” demek için kullandığımız bir argümandı sadece. Ne de olsa Doğu’nun Yedinci Oğlu olmaktı amacımız. Ama nasıl? Bilmiyorduk.

Hayatını bir yalana inanarak geçirmek gibi korkunç bir hayal kırıklığı yoktur herhalde. Gençliğini 90’lı yıllarda geçirenler olarak “Selam İmam-Hatiplim” diyen Mehmet Emin Ayımız, “Bir Güneş Doğuyor” diyen Eşref Ziya Terzimiz, “Şehit Tahtında Rabbe Gülümser” diyen Ömer Karaoğlumuz, “Bunlar taklitçi zihniyet” diyen Şevki Yılmazımız vardı. Dünyayı biz kurtaracağız düşüncesiyle hareket ederdik. Ve Erbakan’ı savunmak hakikatin yanında olmanın bir gereğiydi. İslam bizden sorulurdu. CHP’ye, DYP ya da ANAP’a oy verenlere Allah ıslah etsin derdik.

Abdurrahman Dilipak mühim adamdı, İhsan Süreyya Sırma büyük tarihçi, Kadir Mısıroğlu gerçek tarihçi, Mustafa İslamoğlu dava adamı, Mevdudî büyük âlim, Seyyid Kutup yol rehberi, Hasan el Benna örnek mücahiddi. Filistin namusumuz, Ayasofya hayalimiz, Fatih Sultan Mehmet dedemiz, İstanbul şerefimiz, Erbakan halifemiz, nurcular ve askerler engelimiz, Süleymancılar rakibimiz, cami cemaati şuursuz Müslüman kardeşlerimizdi. İlçede Hacı Rıfat Çavuş vardı beş vakit camide namaz kılan. Tek gazete bayisiydi. Milli Gazete’nin içine Tan gazetesi koyar, okurdu dükkânda. Bilirdik ama bir şey diyemezdik. Ön saf Müslümanıydı camide. Yerine oturamazdın. Kaldırırdı. Bir keresinde namazda üç kez kaşındım diye “Namazın olmadı, yeniden kılman lazım” demişti. “Cahil cami cemaati işte” diye gülüp geçmiştim. Ama unutamadım… Namazda kaşınırken hep aklıma gelir Hacı Rıfat.

90’lı yıllardı. Çarşı camiinin imamı bir hutbede, “Türkiye’de okunacak iki gazete vardır; Milli Gazete ve Selam. Gerisi kâfirlerin gazeteleridir. Okunmaz.” demişti. Hürriyet okumak günahtı. Arka kapak güzeliyle Müslüman Türk gençlerinin ahlakını bozuyordu ayrıca.

Ayşe Arman sadece Ayşe Arman değildir

bilelim, bir gün Ayşe Arman’dan röportaj teklifi alınca sevinçten göbek atacağımızı. Nerden bilelim kitaplarını deli gibi okuduğumuz Dücane’nin Hürriyet Pazar’da Ayşe Arman’la söyleşi yapıp İslamcıları aşağılayacağını? Ve bunun bir cepheye, “Ben artık sizden değilim” demenin zeminine dönüşeceğini. O zamanlar Refah Partisi’nde sıradan bir vekil olan Abdüllatif Şener’in yirmi yıl sonra başbakan yardımcısı sıfatıyla Başbakanlık koridorunda Hürriyet’e, “İçkinin her türlüsünü bilirim” diye röportaj vereceğini bilemezdik. Bir de Ahmet Hakan travmamız oldu. “Erbakan kızını vermeyince oğlan sapıttı, intikam alacağım diye karşı tarafa geçti” dedikodularıyla geçirdik yıllarımızı. Tamam, Ahmet Hakan’ı içten içe kıskanıyorduk, “ruhunu sattı” derken içimizden de “Pelin Batu ile Nişantaşı’nda geziyordur şimdi” diyorduk. Kızıyorduk ama kıskanıyorduk. Belki de bu bizim kaderimizdi.

AK Parti iktidarı Türkiye’de Müslümanlar için güzel bir imtihan oldu. Hatta bir turnusol kâğıdı vazifesi gördü de diyebiliriz. Hoş, Müslüman deyince herkes anlaşılıyor, Ertuğrul Özkök'ün tanımıyla "millî kuma" Hülya Avşar bile Perşembe geceleri Yasin okuyor, arabasına binerken besmele çekiyor bu ülkede, biz bunu dindarlar hatta İslamcılar olarak sınırlayalım.

Fakirdik çünkü dindardık. Dindardık çünkü fakirdik

Açıkçası üzgünüm. Başaramadık. Kabul etmemiz gereken bu gerçeği gizlemenin bir anlamı da yok. Meğer derdimiz sistem değil, pastadan pay almakmış. Meğer imanından şüphe ettiğimiz mini etekli kızları, bizimle gezmiyorlar diye tahkir ediyormuşuz. Sabahlara kadar devleti kurtardığımız vakıf evi sohbetleri, fakirliğimizden kaynaklanıyormuş. Özeti şuymuş: Dindardık çünkü fakirdik, fakirdik çünkü dindardık. Cebimize para, altımıza makam, önümüze makam şoförü konulunca anladık kendi gerçekliğimizi. Bizim İslam diye bir derdimiz yokmuş. Bizde olmayan şeylerin peşinde koşuyormuşuz da haberimiz yokmuş. Paranın, kadının, itibarın, makamın, şöhretin… Üstümüzdeki elbise dar geliyormuş da biz korkudan yine de “Tam bana göre” diyormuşuz. Bu yüzdendir içimizden şöhrete erişenlerin ilk yaptığı iş karısını boşamak oldu. Sonra da mahalleyi boşadılar. Beyaz Türkler’e kendini kabul ettirmekmiş esas sorun da, biz bunu İslamcılık kisvesi altında yapıyormuşuz. Bize Yunus Emre’yi, Mevlâna’yı, Hoca Ahmet Yesevi’yi anlatmadan elimize Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler”ini tutuşturan abilerimiz düşünsün. Gerçi o da ordunun maharetiymiş. Komünistlerle mücadele etsinler diye radikal İslamcıların eserlerini Türkçeye çevirip bize okutma projesi yani. Meğer Mehmet Efe’nin “Mızraksız İlmihal”i boş yere yazılmış. O kuşak şöyleydi; Başörtüsü mitingine giden bir İslamcı genç, mitinge gelmeyen bir başörtülüye “Neden gelmiyorsun mitinge?” diye kızmış, “Biz senin için kavga ediyoruz, sen gidiyorsun.” Başörtülü kız demiş ki; “Hep böyle yapıyorsunuz. Başörtüsü için miting yapıyorsunuz. Sonra da gidip açık kızlarla evleniyorsunuz. Bize de ipsiz, sapsızlar kalıyor. Gelmiyorum.”

“Ah ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık!...”

Kendi adıma söyleyeyim, kendimi bildim bileli İsrail’i kınıyorum, lanetliyorum, mitinglere gidiyorum, Yahudi markalarını almayın paylaşımlarını destekliyorum. Fakat bir gün düşündüm, dedim ki, “Ergen olduğumdan beri ben bu İsrail’e lanet okuyorum ama hiçbir şey değişmiyor. O halde ne yapıyorum ben?” Ermenilere buğday yardımı yapılmasını protesto etmek için Kızılay’da miting yapan Muhsin Yazıcıoğlu’nun, “Biz bunu yaparken TBMM’de eller kalktı ve Türkiye Ermenistan’a buğday yardımı yapma kararı aldı.” demesi gibi bir şey bu. O halde ben ne yapıyorum? Neye hizmet ediyorum?

Fıkrayı bilirsiniz. Kiliseden çıkanlar, iki dilenci görmüşler kapıda. Biri Hristiyan, diğeri Yahudi. Çıkanlardan biri demiş ki Yahudi olana, “Yahu sen aptal mısın? Yahudi halinle kilisenin önünde dilencilik mi yapıyorsun? Kimse sana beş kuruş vermez. Hiç mi zekâ yok sende?”

öbür dilenciye dönüp “Duydun mu Yakop? Bize zekâdan bahsediyor.” demiş.

Her şey Erbakan’ın Çiller’in elini sıkıp koalisyon kurmasıyla değişti. O gün biz, “bir Müslüman erkek, namahrem bir bayanın eli sıkabiliyor” dedik. Üstelik İslam dünyasının halifesi bunu yapıyorsa biz de yapabilirdik. “Bunlar gelirse şeriatı getirecekler, bizi Kızılay meydanında asacaklar” diye ödleri kopan solcuların ve Kemalistlerin korkusu ne kadar cahilce ise, bizim şeriat talebimiz de o kadar cahilceydi. İkindinin sadece farzını kılmak için kerahet vaktini bekleyen İslamcı nesiliz biz, şeriat nedir, İslam devlet modeli nedir, nerden bilelim!... İslam düşmanlarıyla mücadele ederken bazen namaz kılmaya da vakit bulamıyorduk. Biz gene iyiyiz, namaz bile kılmadan İslamcılık yapıp “Biz şeriat istiyoruz” diyenler de vardı aramızda. Solculara özenip Filistin kamplarında silahlı eğitim almaya giden, “Bu ülkede Müslümanca yaşanmaz” deyip girdiği bunalımdan kurtulmak için Bosna savaşına giden, “Şehit olursak hiç olmazsa hayatımızın bir manası olur” diyen İslamcılardan bize bunlar kaldı işte. Sezen Aksu’nun dediği gibi; “Ah ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık!...”

Derken 80’li yıllarda Doğudaki selefi İslamcıların yutarak okuduğu Ali Bulaç, birden “İslam ve Laiklik aslında birbirine benziyor.” yorumları başladı. Umursamadık tabi. Gene de İslam devlet modeli öner deseler öneremezdik. Fransız 68 kuşağının “Hele bir yönetimi ele geçirelim de yönetim ve toplum modeline sonra bakarız” diyen romantik gençleri gibiydik. Bizim solcular da öyle değil mi zaten? Allah’tan Sezai Karakoç’un “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü” eseri vardı da, bir bakış açısı sunuyordu. Gerçi strüktür neydi onu da bilmiyorduk ya!...

Sonunda iktidara geldik. Fakat bir şartla; 28 Şubat sonrası devlet aklı Türkiye’deki bütün İslamcı gruplara şunu söyledi; “Tamam bir gerçeklik olarak seni kabul ediyorum. Zaten seni bu hale getiren de benim. Şimdi sizin sıranız geldi ama biraz değişmeniz lazım. Bu halinizle devlet yönetemezsiniz.” Sağımızdan, solumuzdan başladı törpülemeye. Zaten 28 Şubat 1997’de gerçekleşen post modern darbe, bize bir şey söyledi. Tıpkı Nevzat Tandoğan’ın solcu gençlere söylediği gibi; “Oğlum bu ülkede sistem değişecekse bunu biz değiştiririz. Size ne oluyor? Sizin göreviniz, verginizi ödemek ve askere gidecek çocuklar doğurmak.”

Bazen düşünüyorum da; “Türkiye’de partiler yoktur. CHP vardır ve onun kolları.” diyen Cemil Meriç haklı mı acaba? “Dağları oyup zindan etseler, Allah nurunu söndüremezler” derken kime karşı mücadele etmemiz gerektiğini bilememişiz. Esas sorun bizdeymiş. Dünyayı kendimize zindan edip, sonra da özgürlük diye naralar atıyormuşuz.

“Laikliği güçlendirmek lazım” diyen İslamcılar

Şunu anladım; bizim ruhumuz fakir, karnımız ya da cebimiz değil. Kendimizi ait hissettiğimiz ideolojik bir kimliğimiz olmadan yaşayamayız. Açlığımız bedenî ihtiyaçların ötesinde, daha derinlerde. Örnek vermek gerekirse, yemek felsefemiz “Olmayınca aramam, olunca dayanamam” şeklindedir. Canımız çektiğinde kendimize mükellef bir ziyafet çekmeye o kadar hasret kaldık ki, bu boşluk hiç dolmayacak, bunun da farkındayız. Kamuda ya da özel sektörde imkân bulunca, “Bizim aldığımız rüşvet değil. Biz çok acı çektik, bunu hak ettik. Hem biz insanî yardım kuruluşlarına yardım için komisyon alıyoruz, rüşvet değil bizimki” diyecek kadar yüzsüzleştik iktidara gelince. Belli ki toplumun bize biçtiği rolü kabullendik çünkü başkasını yapacak gücümüz ya da imkânımız yoktu.

Parası olmadığı için günah işleyemeyen bunu da İslamî hassasiyetlere bağlayan bir kuşağın hazin hikâyesidir bu. Bu kuşak, parası ve gücü olduğunda ikinci evi tutup sözde imam nikâhıyla zina etmekten kendini alamadı… Öyle ki kamuda yönetici olup kadın hikâyesi olanların yanına artık eksi işareti konulmuyor. Sayı o kadar çok yani!

güçlendirmek lazım” diyen eski İslamcı arkadaşlarımız var artık. Ak Parti sayesinde kendine, eşine, çocuğuna, dostuna, akrabasına, ihvanına kadro alıp sonra da Ak Parti’den bahsederken “Onlar” diye eleştiren nankör bir güruh da türedi aramızda. İçimizde en tehlikeli olan ve AK Parti’nin sonunu getirecek olan zümrenin bunlar olacağı kanaatindeyim. Benim inancım şu; Müslümanlar dışarıdan yıkılmaz, içeriden yıkılır. Dostoyevski’nin Ecinniler’de bahsettiği gibi en ateşli görünenler, en önce terk ediyor mahalleyi, bunu gördük. Belki bir gün Ayşe Arman röportaj teklifi yapar kompleksi hiç terk etmedi camiamızı, maalesef.

İsmet Özel haklı; “Senin bulunduğun yerde biri ahlaksızlık yapabiliyorsa, sen de ahlaksızsın demektir.” Zaten İsmet Özel bizim kuşağın en büyük travmalarından birisidir. O hep haklıdır. Milli Gazete’de yazarken de haklıdır, İslamcılardan bir halt olmaz derken de. O neredeyse hakikat oradadır. Hatta hakikat onun durduğu yere taşınmak zorundadır. Mata Hariler casus, Al Capone’lar casus olduysa bile, bu İsmet Özel papatyaları şımartmadığı içindir. Ama o Erbakan hocanın dediği gibi Özel bir insandır. Öyle de kalacaktır… Kibir, bir tek İsmet Özel’e yakışır bu ülkede!... Şunu da söylemeden geçmeyelim; eli kalem tutan tüm şair ve yazarlarımızda “Bir İsmet Özel olamama” kompleksi el’an canlılığını ve dinamizmini koruyarak sürüyor. Bu kompleksin kaynağı da Necip Fazıl Kısakürek. Hepimiz Necip Fazıl Kısakürek’in çocuklarıyız. Ve en büyük isteğimiz; şiiriyle, nesriyle, fikir ve aksiyon adamlığıyla Necip Fazıl’ın kitlesel gücüne erişmek. Sabah namazından sonra gazete bayisine koşup Büyük Doğu alan gençler gibi, bizim çıkardığımız dergiyi almak isteyen gençler olsun istiyoruz ama başaramıyoruz. Kumaşın kalitesi yetmiyor…

Solcuların ve Kemalistlerin ucuz adalet ve özgürlük söylemlerine aldırmadan kendimize dönebiliriz.

Bizim kumaşın kalitesi düşük çıktı

Biz Müslümanız ve bir iddiası olan Müslümanlarız. Kadromuz, maaşımız, kredi borçlarımız, tayin terfi umudumuz hatırına sustuğumuz, göz yumduğumuz her haksızlık dönüp dolaşıp ayağımıza takılan taş olacak, bunu biliyoruz. Şunu itiraf edebiliyorum; bizim ciddî bir ahlak sorunumuz var. “Önce ahlak sonra din” diyen ilahiyatçılarımızın ya da kulağı küpeli Dücane’mizin manifestolarıyla çözemeyeceğimiz kadar ciddî bir problem bu. “Kurallar işlesin ama bana değil” diyoruz, hastane kuyruğunda aradan sıvışıyoruz, çocuğumuzun mülakatında tanıdık arıyoruz, önceden sınav sorularını alabilir miyiz diye araya adam sokuyoruz, kamera yoksa kırmızı ışıkta geçiyoruz (hele pahalı arabaya binince kurallar benim için değil zanneden tiplerimiz yok mu?), online sınavda kameranın görüş açısının dışına adam yerleştirip Whatsapp’tan kopya çekiyoruz, (hele beş vakit namaz kılan bir arkadaşım şeflik sınavında sorulacak soruları önceden bulamaz mıyız? diye sorduğunda epey düşünmüştüm), isminin önündeki sıfat söylenmediğinde ortalığı yıkan akademisyenler yetiştiriyoruz, basın listesine ismini yazdırıp oğlunu yurtdışına bedava tatile götüren kurum başkanlarıyla devleti yönetiyoruz, hakkımız olmadığı halde çakarları yakıp kendimizi özel hissetmeye çalışıyoruz, makamda çalışınca her şey bedava ayağımıza gelsin isteyen danışmanlarla doldurduk TBMM’yi. Daha bir kadına adaletle muamele edemezken “Kur’ân bize dört kadın hakkı tanıyor” diyoruz. Twitter’da Kütüb-i Sitte’den hadis paylaşmakla Müslüman olunmuyor maalesef. Meğer ne fakir ruhumuz, ne çok bastırılmış duygumuz varmış da, ortaya çıkacağı zamanı bekliyormuş. Olmadı efendiler, bizim kumaşın kalitesi düşük çıktı.

Hatırlıyorum. 90’lı yılların sonuydu. TBMM’de bir danışman abiyi ziyarete gitmiştim. Herhalde genel kurul vardı o gün. Üç dört kez polis kontrolünden geçip güçlükle gideceğim yere ulaştım. Dedim ki danışman abiye; “Yahu potansiyel terörist gibi üç dört kere polis yokladı beni. Bu meclis benim değil mi? Neden beni bu kadar tehlikeli görüyor?”

Dedi ki danışman abi; “Ne zannettin aslanım, dingonun ahırı mı burası? Devlet yönetiliyor burada. Tabi ki kontrol edecekler.” Ben de dedim ki, “Peki siz niye vakıf evlerinde bize sürekli Hz. Ömer’den bahsedip, sizin devlet başkanınız şu ağacın altında yatan adam mı? örneğini verip durdunuz? Dışarıda hayat böyle değil deseydiniz ya. Bizi boş hayallerle niye kandırıyorsunuz? Biz Müslümanlar iktidar olunca Hz. Ömer gibi devlet yönetecek zannediyorduk. Şimdi bir danışman için dört kapıdan geçiyoruz…”

o danışmanlar büyüdü, devlet katlarında yönetici oldu. Ortaya Çukurambar gibi bir garabet çıktı ki yüz yıl utanıp ağlasak mahcubiyetimiz gitmez.

Hangi aileyi savunuyoruz?

Hatırlayınca naif bir gülümsemenin beni yakaladığı başka bir hissim daha var; Üniversitedeyken başörtülü kızlara bir başka davranırdık. Onlar çok özeldi. Soframızı meleklerin koruduğu yuvaların kadınları olacaktı onlar. Halbuki başörtülü kızlar bu özel muameleden sıkılır (çünkü onlara büyük bir sorumluluk yüklüyordu bu durum), onlara herkes gibi davranmamızı isterlerdi. “Ben de senin gibi esniyor, geğiriyorum, herkes gibiyim yani” Fakat biz yine de yapamazdık. Onlar da kendilerine hiçbir özelliği olmayan, herhangi bir bayan gibi davranan solcu erkeklerle sohbet ederlerdi. Biz de bu kez kızardık. Size yakışmıyor ama!...

28 Şubat dönemiydi. Başörtülü bir bayan sınıf arkadaşım peruk ve şapkayla sınıfa girdi ve ağlamaya başladı. Ne olduğunu sorunca anlattı. Kapıda girerken güvenlikçiler mobbing yapmışlar, aşağılayıp hakaret etmişler. 80 ihtilali sonrası ülkücü arkadaşlarını ihbar ederek kadro aldığı söylenen bir dekanımız vardı. Öfkeyle görüşmek istedim. Beni kabul etti. Tatlı tatlı, bu yasağın gerekliliğini anlattı. Ben de “Şunu bilin ki bu kızlar başını açmayacak. Güvenlikçilere de söyleyin, hadlerini bilsinler.” dedim. Ayağa kalktı, “Sen de o başörtülü kızlara söyle, başlarını açmazlarsa ben de zor kullanırım, görüşmemiz bitmiştir.” dedi ve beni gönderdi.

kızlar büyüdü, evlendi ve biz gördük ki soframızın etrafında melekler dolaşmıyor. Hatta o hanım hanımcık görünen başörtülü kızların içinden başörtülü yarı çıplaklar çıktı. Biz de ne zaman ikinciyi alacağız diye bekleyen aç ruhlarmışız. Kumaşın kalitesi bu kadarmış. Tanımıyorduk içinde yaşadığımız toplumu. Ne dostumuzu, ne düşmanımızı.

Aile elden gidiyor, İstanbul Sözleşmesi iptal edilsin derken bile hangi aile modelini savunduğumuzu bilemedik. Zaten dedesiyle, nenesiyle yaşayamayan torunları mı koruyacağız? “Ailen uzak olsun” diyen ve bunu evlenme şartı haline getiren başörtülü kadınların yuvasını mı koruyacağız? Zaten modern bir aile olmuşsun, karı koca, iki çocuk, karşı çıktığın soğuk modern apartmanların dört duvarı arasındasın, bırak aileni, komşularınla bile görüşmüyorsun, senin neyin İslam’a uygun ki ne kadarını koruyacağız? Zalim baba, masum anne şuuruyla, anasına yapılan zulmün acısını kocasından çıkaran dindar kadınlar mı ailemizi ayakta tutacak? Altına araba, cebine kredi kartı verince her şeyi mazur gören bu kadınların kaç tanesi, “Ömer görmüyor ama Allah görüyor” diyor kocasına? Herhangi bir idealden ve kutsallıktan uzak, psikolojik savaş alanına dönmüş, roller karışmış, âlimlerin yerini psikologların ve anti depresanların aldığı evlilikleri mi kurtarmak istiyoruz? Mürşidlerin yerine NLP Trainerlara inanan, dervişleri küçük görüp yaşam koçlarını tercih eden, türbe ziyaretlerini bidat sayıp mucize doktor reçetelerine bel bağlayan, hadislerin yerini istatistiklerin aldığı ev ortamlarına mı sahip çıkacağız? “Hayat müşterek” sözünü her şeyi eşit yapacağız diye anlayan karı kocalardan oluşan birlikte ama yalnız çiftlerin ailelerini mi korumak istiyoruz? Çekiver kuyruğunu gitsin… İtiraf edelim, ne bir kültür sanat ortamı, ne bir şehir mimarisi, ne de aile ve ev modeli oluşturabildik. Turgut Cansever büyük adamdır yine de!...

Evet, biz bu ülkede sistem değişsin, toplum değişsin, tarihimize, medeniyetimize, dinimize, geleneğimize bakış açısı değişsin istedik, küfretmesinler ecdadımıza istedik, elimize fırsat da geçti ama bu değişim en fazla bizi değiştirdi. Acaba değişim isterken mi kendimizi kandırıyorduk, değişimi gerçekleştirirken mi? Cebimize para girdi, altımızda araba, üstümüzde kendi evimiz, bankada sermayemiz, şehir dışında hobi bahçemiz, kirada evimiz, hâlâ modernizm eleştirilerimiz var ama eleştirdiğimiz her şeyi yapar hale geldik. Eskiden “Alnı secdeye giden erkek” kabul edilir ahlaklı bir damat adayı, başörtülü bir kız “İnancı sağlam” bir gelin adayı idi, şimdi alnı secdeye gidene “Bana mı namaz kılıyor?”, başörtülü olana “Biz ne başörtülüler gördük!” deniyor. Bir Müslüman nasıl hırsızlık yapar, namaz kılan bir insan nasıl hak yer bunu gördük, faizin adını vade farkı koyup vicdanımızı rahatlattık, beton binalara doluşmak için sıraya girdik, bizi ziyarete gelenleri gezi diye AVM’ye götürüyoruz. Biz bunu mu istedik? Bunun için mi mücadele ettik? Böyle mi olacaktı? Kahrolsun Amerika derken kastettiğimiz bu muydu?...

Türkçeden nefret eden dindar kız

İnsan kendi gerçekliğini ne zaman öğrenir? Nasıl öğrenir? İstediği şeylere kavuştuğunda mı? İnandığı değerle sınandığı an mı? Ölümle burun buruna geldiğinde mi? İdeal dediği kutsallarını çiğnediği zaman mı? Otuz yıldır Modernizmin insanı nasıl yalnızlaştırdığını, bencilleştirdiğini, kimliğimizi dönüştürdüğünü, geleneklerimizi yok ettiğini konuşan bir camianın içinde yaşıyorum. Fakat yaşadığım apartmanda şahit olduğum bir olay beni çok şaşırttı. Anne babası dindar (babası iyi bir kurumda daire başkan yardımcısı) bir ilkokul öğrencisi kız ile evin önündeki kamelyada okul hakkında konuşurken “Keşke bütün dersler İngilizce olsa!” dedi. “Niye?” dedim. “Çünkü İngilizce çok zevkli, Türkçe hiç zevkli değil” dedi.

O gün başımı ellerimin arasına koyup düşündüm: Biz nerede hata yaptık? Biz bunun için mi mücadele ettik? Ya da biz mücadele etmedik mi? Annesi başörtülü, babası dindar bürokratların kızları kendi dilinden nefret etsin diye mi uğraştık? Kendisinden sonra gelen kuşağı (saygı kalmadı, ahlak zayıfladı, öğrenci terbiyesiz, gelin küstah, torun asi, gençlik berbat vb.) kötülemek adettendir ancak ben kendimi ve kuşağımı suçladım. Bizden önceki kuşaktan bir abiye “Bize Yunus’u anlatmadan Mevdudileri siz okuttunuz, bu vebal sizin” demiştim. Şimdi de kendi kuşağım için söylüyorum. Biz para kazanalım, kalkınalım, garanti kadrolarımız, tatil mekânlarımız olsun, bu fakirlik, bu adaletsizlik bitsin derken bir şeyleri kaçırmışız. Mustafa İslamoğlu tarikatları, tasavvufu kötüleyeceğine otursun bunu düşünsün. Dücane İslamcıları aşağılayacağına kayıp giden Müslüman Türk kimliğini yazsın. İstediği kadroyu alamayınca iktidarı eleştireceğim diye adalet naraları atan sözde İslam sosyalistleri düşünsün. Ve lütfen Ak Parti sayesinde, kapısından giremeyeceği kurumlarda yönetim kurulu üyeliği alıp sonra da “bunlar yanlış yapıyorlar” küstahlığı sergileyenler, makam araçlarıyla hobi bahçelerine giderken bundan 20 yıl önce ne durumda olduklarını, neyin peşinde koştuklarını ve şu an neyi yaşadıklarını düşünsünler. Senden sonra gelen nesil senin nasıl yaşadığını gösterir. Kızdığın şey kendi gerçekliğindir. Bunu gördüm o küçük kızın Türkçeden bahsederken ekşiyen suratında. “Başaramadık dostum” dedim kendime, “Bizim kumaşın kalitesi düşükmüş.”

Bu toprakların kurucu unsuru Türk, yapıcı unsuru İslam’dır. Ecdadımız ehl-i sünnet merkezli tasavvuf inancına dayanarak bir ahlak medeniyeti kurmuştur. “Mesnevî okuyup pilav yiyerek” Viyana’ya kadar gittik biz, Mozart dinleyerek değil. Babasından kalan 10 dönümlük toprağı paylaşamayanlar, “Fatih Sultan Mehmet kardeş katili miydi?” diye sormadan önce büyük abdest alsınlar. “Mevlâna ajan olabilir” diyen tarihçi, hiç değilse “Eva de Vitray Meyerovitch bu adamda ne görmüş de Müslüman olup Havva ismini almış?” diye sorsun o bilimsel kimliğine. “Kur’ân bize yeter” deyip hadisleri inkâr edenler, bir zahmet usul ilmi okusunlar. “Allah’la kul arasına girilmez” sakızını çiğneyenler, “Herkesten önce Allah’la kul arasına Hz. Muhammed (s.a.v.) girmiştir”, bunu bilsinler lütfen. “İslam akıl dinidir” deyip kafalarına göre Kur’ân’ı yorumlayanlar, “Hangi akıl? Descartes’ın aklı mı, Kant’ın aklı mı, Aristo aklı mı, Hz. Ömer aklı mı?” önce buna cevap versinler. “Dini istismar ediyorsunuz” diyenler, önce eleştirdikleri dindarlar kadar İslam’ı öğrensinler. Çünkü insan bilmediği şeyi istismar edemez. Tabi ki o edecek, o biliyor ve o yaşıyor çünkü. Sen mi yapacaksın rayban gözlüğünle? “Bir ilme bütünüyle vakıf olmayanlar, o ilmin kusurlarını göremezler” diyor Gazalî. Her eksikliğinizin günah keçisi yaptığınız Gazalî. Ahmet İnam’ın “Ben bu kadar değişime açık, bu kadar ufku geniş, bu kadar kendini yenileyebilen bir ikinci insan bilmiyorum” dediği Gazalî. “Mealle Müslümanlık olmaz” diyen Cemil Meriç kadar tarihinize saygı duyun bari. Tasavvufa panteizm demekle asrın idrakine İslam’ı söyletmiş olmuyoruz. Avrupa’nın sofra artıklarıyla Müslüman Türk entelektüeli olunmuyor efendiler. Dönüp dönüp “İslam tarihi boyunca akıl hep küçümsenmiştir” diye Sputnik’e söyleşi veren ilahiyatçılarımızın Renan kafasından ne farkı var?

Zararsız Müslüman ürettik

Meşhur bir hikâyedir; Hindistan’ın İngiliz sömürgesi olduğu yıllar… İngiliz hükümeti, durumu gözetleyip rapor etsin diye bir diplomatını Hindistan’a gönderiyor. İngiltere’nin Hindistan valisi eşliğinde şehri gezen diplomat, bir ara bir ses duyar etraftan. Sorar valiye; “Bu ses nedir?” Vali der ki; “Buna ezan diyorlar efendim.” Diplomat “Ne işe yarıyor?” diye sorar. Vali şöyle cevap verir; “Müslümanları ibadet için camiye çağırıyor bu ezan. Günde beş kez okunur.” Diplomat şu soruyu sorar bu kez; “Peki bu ezanın İngiliz politikalarına bir zararı var mı?” Vali “Hayır, efendim” der. “O zaman bırakın kalsın” der diplomat, “Zararı yoksa devam etsin.”

Zaman zaman kendime de sorduğum bir sorudur. Benim kıldığım namaz, tuttuğum oruç Allah düşmanlarının işlerini bozmuyorsa, yüreklerine korku salmıyorsa, orada sorun var demektir. İtiraf etmeliyiz ki, kendi iktidarımızda güçlü Müslümanı zararsız Müslümana dönüştürdük. Çok şükür, içimizde hâlâ harama bulaşmamış, faiz yememiş, kul hakkına girmemiş samimi insanlar var da onların hatırına yürüyor kervan. Namazı, orucu, tesettürü, zekâtı, sadakası anlamını yitirmiş, içi boş bir ritüele dönmüş dindarlarız artık. Siyaseten güçlü, manen zayıf bir İslam var içimizde. İtiraz edecek bir şeyimiz kalmadı. Apple’ın CEO’su bize şunu söylüyor: “Sen bizim yazılımları, tableti, telefonu kullan da gerisi önemli değil. Namaz da kıl, oruç da tut. Biz zaten seni başka bir şeye dönüştüreceğiz. Zamanla alışırsın.” Medeniyeti alıp ahlakını bırakamadığımız ve bunu çok geç anladığımız Batı medeniyetine karşı mücadele edecek argümanlar oluşturamadık. Kumaşın kalitesi isyan etmeye yetti de çözüm üretmeye yetmedi.

Filozoflarımız sağolsun, “Toplum cahil, felsefe eğitimi yetersiz” muhabbetinden öteye geçmiyorlar. Biriniz çıksa da Kovid19, dijitalleşme, dijital feodal düzen bizi nereye götürüyor? Bunun hakkında konuşsa bari! Hangimiz Kant’ı daha iyi biliriz? yarışına devam…

Bir şeyler oluyor fakat idrak edemiyoruz. Başörtüsü yasağı kalktı, kamu bürokrasisi değişti, 28 Şubat döneminde üç tane olan İmam-Hatip sayısı 1000 civarında oldu sadece Diyarbakır’da. Yasakları kaldırdık, ecdadı tazim ettik, ülkeyi kalkındırdık, Ayasofya’yı açtık ama bir şey eksildi gitti içimizden. Hayal ettiği değişimleri hayatında yaşamış, ancak şeytanla yaptığı pazarlık gereği ruhunu vermek zorunda kalan yazar Jabez Stone gibiyiz. Biz ne yapık? Belediyelerden para kazanan sanat, sermayeden itibar devşiren edebiyat ortamı oluşturduk. Tek derdi külliyeye kendini göstermek için proje üretmek olan daire başkanlarımız var artık. Kudsi Erguner, “Medeniyetimizi muhafazakârların elinden kurtarmak lazım” dediğinde içim nasıl cız etti!...

Umut iyidir

Şikâyet etmeye hakkımız yok artık. Modernizm’den, kapitalizmden, Batılı ülkelerden, dijitalleşmeden. Hayatımız Batının ürettiği teknoloji ve felsefenin bize verdiği zararları anlatmakla geçti. Sonuç; Çukurambar.

Biz başaramadık, zafiyetlerimize, fakirliğimize, komplekslerimize yenildik. Fakat bizden sonraki nesil başaracak. Çünkü büyüklerimizden aldığımız yaralı bilinci istesek de onlara aktaramıyoruz. Dilini bilmediğimiz, iletişim kuramadığımız yeni dijital nesil bizden yüksek bir özgüvene sahip. Ne istediğini biliyor, kariyer hedefleri yapıyor, vazgeçme, terk etme ve hayır deme kabiliyeti bizden güçlü. Yaşamın kıyısında değil bizim gibi, içinde. Bizi de pek umursamıyorlar zaten. Bu onların belki de en büyük avantajı. Tek sorunları var, bize göre fazla benciller. Ve her şeyle dalga geçiyorlar. Biz kirlenmemek namına hayatın kıyısında yaşadık. Oysa “bize düşen kirlenmemek değil, temizlenmekti.” Umut iyidir. Mayası temiz bu yeni nesil kirlenmekten korkmuyor. Günahı da sevabı da sahici olacak. Ve bulana durula yatağına akacak. Etrafta görüyorsunuz onları, zayıf, iyi giyimli, hafif sakallı, yabancı dil bilen, yurtdışı tecrübesi olan, namaz kılan, güzel kokan kadından hoşlanan erkekler. Ve ahlakın başörtüsünde, pardesüde olmadığını bilen, ülkesini ve dünyayı iyi okuyan, kendi gerçekliğinin farkında ve yaşamın içinde olan kadınlar. Onlara tertemiz bir Sezai Karakoç’u miras bıraktık. Doğu’nun Yedinci Oğlunu. Pırıl pırıl bir Cahit Zarifoğlu bıraktık. “Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan geçerdi babam” diyen Zarif şairimizi. Ve bir de ders almaları gereken başarısızlığımızı.

nesil İslamcılık nasıl olacak, bekleyip göreceğiz.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241