İNSANIN ASALET MESELESİ
Bir şeyin sağlam ve nitelikli olması, o şeyin imalinde hangi malzeme ve yöntemlerin kullanıldığına bakılarak anlam ve değer kazanır. Yani kullanılacak ürünün hammaddesi, işçiliği, işlevselliği ve hazırlanış süreci, ortamı aynı zamanda onun şeceresini verir. Bunu bilmek onu kullanan kişi için doğru tercih yapmış olmak demektir. Bu bir eşya için böyle iken söz konusu insan olunca bu hassasiyetin daha da rakik ve analitik bir boyut kazandığı görülür. Hayatın bir parçası ve devamı için zorunlu olan evliliklerde, akrabalık kuracak ailelerin birbirlerinde aradığı temel nitelik olarak ön plana çıkar. Yani bir birlerinde aradıkları en mümeyyiz özellik “asalet” olarak karşımıza çıkar. Bir otu bile yerinden sökerken köküne bakılır. Demek ki kök, varlık anlayışını biçimlendiren çok temel bir olgudur. O halde asalet nedir, niçin bu kadar önemlidir, bunu aramak ne kazandırır, ne kaybettirir gibi sorular sıradan sorular değildir.
İnsanın tarihsel serüveni ile beraber soykütüğü de bu tarih içinde bazen bir kimlik bileşeni, bazen bir aidiyet formu bazen de farklı boyutlarda seyreden inanç, mitoloji ve ideolojilerin zemini olmuştur. Burada insanın kendi köklerine dair bir ilgi ve merak içinde olması kadar tabii bir şey de yine bu serüvenin sahici verilerine ulaşma çabasıdır. Ne var ki bu çaba ile beraber sahici olmayan ve doğa ile uyuşmayan yönelim ve eğilimler de uç vermeye başlıyor.
Asalet; herhangi bir şeyin kökünün, aslınının, temelinin, özünün olması ve bunun ulaşılabiliyor olmasını kapsadığı kadar bununla sınırlandırılamayacak denli metafizik bir derinlik kazanmıştır. Arapça kökenli bu kelimenin Türkçedeki karşılığı ‘soyluluk’ olarak verilmiştir. Tam bir karşılık ol(a)masa da yine de tercümeye mahal verecek başka bir kelime bulunamadığından, mevcut en uygun karşılık. Soyluluk demek bir şeyin ‘soy’unun olması, yani bir kökünün, kökeninin bulunması halidir, ki asalet bundan çok daha fazla bir şeydir. Temel algılama ve kavrama formülasyonlarından hareketle, aynı zamanda bir şeyin zıddı ile kaim olması ilkesi gereğince asaletin zıddı da soysuzluk değildir. Soysuzluk ancak soyluluk’un zıddıdır. Nitekim bu algılama biçimi Batılı zihin tarafından da böyle algılanmış ve dilimizde ‘soy’ adı verilen şeye, ‘kan’ üzerinden anlam yüklenmiş ve ‘gen’ baz alınarak bir tesmiye geliştirilmiştir. Buna göre Batıda ‘gen’ eksen alınarak oluşmuş bu zihin yapısı, Doğu dünyasında farklı kıstaslar baz alınarak değerlendirilmiştir. Bunun doğal sonucu olarak da varılan yer ve değer algısı da farklı olmuştur.
Batılı zihinde generation (jenerasyon), soyluluk ve genlerin kimyasını koruyarak devam edişi anlamında ‘kuşak, nesil’ anlamını veren bir kavramdır. Bunun zıddı ise soyunu kaybetme, bozulma anlamına gelen de-generation (dejenerasyon) yozlaşma, olarak kurgulanmıştır. Oysa Doğu kan için ayrı, nesil için ayrı kodlar kullanır. Mesela, Arapça’da aidiyet ve bağı ifade etmek için neseb, bir gelenek ve yayılmayı, bir yeri kaplamayı ifade eden durum için nebil, (Nebil aynı zamanda İngilizcedeki nobility, yani Nebula, kaplayan şey, tabaka, katman, yayılma sonucu oluşan kaplam) soyun silsile -zincir-olarak kökeni ve devamı için cibiliyet gibi kullanımlar vardır. Bu iki dünyanın kendi gerçeklik ve hayatla bağ kurma biçimine göre gelişen zihinsel kodları dünyayı ve hayatı okuma biçiminin sembolleridir. Yani ‘dil’in, zihni biçimlendiren ve üreten hem bir muharrik hem de kurucu bir güç olduğuna dair önemli bir resimdir.
Arapça ve Farsça’yı eksen alarak bir Doğu zihniyeti tanımı yapmak her ne kadar indirgemeci izler taşısa da, dillerin iktidarlar aracılığı ile (Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı gibi) hâkimiyet ve ilerleme kaydettikleri gerçeğinden hareketle bu iki dilin ‘soyluluk’ algısının Batı zihniyeti ile birebir örtüşmediğini rahatlıkla ifade etmek mümkün.
Bunun karşısında Batının öjenizm dediği şeyin Arapça’da ‘necabet’ olması, milliyetçi vurguları olan ve saf ırk arayışının aynı zamanda tematik izdüşümleri olan kavrayışların önemli ifadeleridir. İlginçtir, ‘necabe’nin kök anlamı, bir şeyin kabuğunu soymaktır. Yani soyulduktan sonra ortaya çıkan şey onun esasını, özünü gösterir. Bunun zıddı olarak de-generation, aslında ‘yozlaşma’ya tekabül eder. Yozlaşma/yozluk; soysuzluk’un karşılığı değil bir başka anlamın karşılığıdır. Çünkü ‘yoz’luk; ‘yavuz’dan türetilmiş vahşi, adi, zararlı, zayıflık, kötülük, günah ve sapmayı imleyen bir anlam alanına sahiptir. Yani soyun özelliklerini bir şekilde yitirmiş olmayı karşılıyorken ‘soysuzluk’ doğrudan bir kök ve geçmişe sahip olmamayı ya da buna dair emarelere sahip olmamayı, temsil etmemeyi ifade eder. Elbette aralarında anlam akrabalığı söz konusudur, kesinlikle söz konusudur ama birbirlerinin tam karşılığı değillerdir.
Bütün bu kelimelerle kurulan temastan sonra sözü asl’ına irca etmek gerek. Asalet bu etimolojik verilerden sonra bakıldığında, fizik birtakım gerçekliklerden yola çıkarak metafizik bir derinlik ve anlam alanı oluşturan bir kavrama dönüşmüştür. Bunun bilhassa insan için özel bir anlam ve değer taşıdığını atlamamak gerek. Bu izlek takip edildiğinde yani insanın köklerine gidildiğinde karşılaşılan tek gerçek var. O da insan olmak demekliğin ne demeye geldiği gerçeği.
Asalet her şeyden önce bir farkındalığı da intac eder. İnsan olmak. Yani bir et ve kan bileşiminden, bir tür olarak beşer durumundan insan olmaya, manevi ve ahlaki değerler alanına açılan kapıya işaret eder. İnsan olmak beşer olmaktan bir irtifaya geçmek ve sürekli bir yolculuk ve direnç isteyen temel/asıl kimlik ve varoluş kaynağına doğru bir süreci ifade eder. Bunun metaforik ve sembolik karşılığı ‘Adem’dir. Yani antropolojik verilerin geleceği yer de aynı zamanda burasıdır. Fakat biyolojk varlığın ötesinde ve insan denen o değerin eşiği de burasıdır. Çünkü “insanlık” bu eşikten sonra baş gösteren bir olgudur ve laboratuarda test edilebilecek bir somut veri değildir.
Burada asaleti belirleyen ve değer katan şeyin beşer hammaddeli bir varlığı/türü aşarak soyut ama belirleyici bir alana taşıdığını görürüz. Bunun ahlaki temelini de teolojik bir zeminden başka bir alan temin ve telif edemez. Buna göre insan davranışlarına temel teşkil eden değerleri, yani ahlaki yönünü değer felsefesi ile açıklamaya çalışmak gerekir. Elbette ki entegrist olmanın ötesinde aksiyolojik anlamda birçok değer felsefesinden söz edilebilir. Ancak insanın metafizik doğasından ve onun ontolojik derinliğinden ve buna bağlı esaslı sorulardan kaçmak imkânsızdır. İşte burada insan(lar/lık)ın o ilk doğasına dair en çarpıcı ve aynı zamanda ufuk açıcı giriş kapısının ‘yaradışlış felsefesi’nde düğümlendiğini görürüz. Buna dair insanlık tarihi boyunca hemen hemen bütün toplumların mitoloji, esatir, efsane ve dini metinlerinin aynı olgu üzerinde ama kendi antropolojik ve kültürel figürlerinin biçimlendirdiği büyük anlatılara tanık oluruz. Asalet denen ve vazgeçilmezliğini de kendi varlığı ile devam ettiren insanın gerçeği de burada yatar.
İlahi menşe’li dinlerin sembolik ifadelerinin çok güçlü olduğu metinlere bakıldığında bu çok rahatlıkla görülecektir. Tevrat’ta ‘Tekvin/Yaratılış’, İncil’de ‘Logos/Söz’ ve Kur’an’da İkra’/Duyur,oku’ ibarelerinin ardından gelen anlatımların yaratılışı resmettiği ve bunların mesajın ilk giriş temaları olduğu görülür. Bu çerçevede insanın asaletine temel teşkil eden asıl vurgunun, onun asaletini hem temyiz hem de tebcil eden bir anlatı olarak ve halk arasında “Qalu bela” ismiyle meşhur olan bir Kur’an ayetini merkez almak kaçınılmazdır.
“Ve senin rabbin, her ne zaman Ademoğullarının sulblerinden onların soylarını çıkaracak olsa, onları kendileri hakkında tanıklık etmeye çağırır: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' Onlar, cevaben: 'Elbette!' derler, 'Buna tanıklık ederiz!' (Bunu, böylece hatırlatıyoruz ki) Kıyamet Gününde, 'Doğrusu, bizim bundan haberimiz yoktu' demeyesiniz” (7 A’raf / 172)
Asalet, sahip olunan şeyin korunması ve idamesi ise, ona sahip olmanın aynı zamanda onu koruma ve idame ettirme çabasını da gerektirdiğini bilmemek olmaz. Yani asil olmak demek bu değere sahip olmak değil, asil olmanın gereği asil kalmaktır. Yani asalet icbar eder ve yukarıdaki ayete binaen o misaka bağlı kalmanın çabası ve misakın sürekli yenilenmesi taze tutulmasıdır. Kişiyi icbar eden şey asaletin kendisinden çok onun bileşimi olan manevi ahlaki mayadır. Bir şey olmak unun gereğini yerine getirmekle olur. Adem kıssasının devamında, oğulları ile sembolize edilen durum aynı zamanda asaletin kurucu hikayesi ve hayat ile bağı kurulan gerçekliği resmeder. Misak içerisinde sözü geçen kabul, zımnen ahit yapılan tarafın şartlarını da içerir ve bunlara halel getirmemenin alt metnini her zaman açık tutar. Asalet bu yüzden davranışta, düşüncede, fikirde ve olaylar karşısında gösterilen tepkilerde ortaya çıkan bir durumdur. Hatta asalet mücessem değil, gölgesi ile varlığı söz konusu olan şeydir. Misakın gereği kabul edilen şartların, hayatın her alanında ilk fıtri sözleşmenin ikamesi olarak anlaşılması gereğidir.
Bu sebeple asalet; terimleşmiş alanı ve anlamıyla ontolojik ahitnamenin bir süreklilik arzetmesi ve bundan sapıldığı anda kaybedilen bir değer demektir. İcbar eden şey her ne ise aynı zamanda ihtar eder ve iptal de olur. Pozitivist anlamın kâğıttan duvarlarını parçalayarak kendi özgün yerini ve değerini yüklendiği ahlaki ve değer skalasından ve kaynağından alır. Dolayısıyla yaşanan her sapma, bir asalet yitimidir. İnsanın ontolojik doğasında kodlu her iyi ve müsbet şey asalete, kötülük ve menfi her tutum da onun zıddına tekabül eder. Bu yüzden şeytan, tarihsel anlamda insan ile yaşıt ve onun kadar soylu ve fakat donandığı manevi ahlaki nitelik itibari ile asil değildir. Bu da gösteriyor ki eşyanın tarihinde gözetilen asalet, insan için düz ve ilerlemeci bir mantalite zemininde yol almaz ve misaka uyuldukça mevcudiyeti söze konu olur.
Bugün insanlığın yaşadığı kıyım, katliam ve talan işte bu misaka ihanet etmenin tarihçesidir ve burada asaletten değil ihanetten söz edilir. Gerisi şeytanın dini olan ırkçılıktır ve “beni ateşten, onu çamurdan” fasit gerekçesinin peşine düşmektir. Özcesi ‘ne’den yaratılmak değil, ‘niçin’ yaratılmaktır temel ve peşine düşülesi soru. Asalet en eski ve en kadim olana dair bir çağrışım yapıyorsa; insan olana düşen, ilk mayanın yüklendiği kodları deşifre etmektir. Bugün için ise asalet; kanın ve rengin kronolojisi değil, olay ve olgular karşısında nerede (asl) ve nasıl (usul) durulduğudur.