admin admin


Talan Ekonomisi Ambalajında Kapitalizm

Talan Ekonomisi Ambalajında Kapitalizm


Marksizm Ambalajında Sosyalizm,
Freud Ambalajında Psikanalizm,
Talan Ekonomisi Ambalajında Kapitalizm
 
 
Bilgiyi belli bir biçimde formüle etmenin yararlarının yanı sıra zararları da bulunmaktadır. Onu belli bir biçimde formüle etmenin en önemli gereği, Türkiye’deki kültürel ortamın üstün tuttuğu zihinsel süreçlerdir. Zihinsel süreçlere eşlik eden nitelikler açısından Türkiye’ye hâkim olan anlayış, bilgiyi bir baskı aracına dönüştürebilmekten ötede anlam taşımıyor. Modern olmayan zamanlarda özellikle Müslüman ve otantik toplumlarda, kitap günümüz dünyasında sahip olduğu yere sahip değildi. Bunun en önemli sebebi, her iki zamanların da bilgiye bakış açısından kaynaklanıyordu. Kitap, eski toplumlarda hikmete ihanet etmenin bir biçimiydi. Çünkü kitap sayesindedir ki, “bilgi ehli olmayanın eline geçebilen” bir niteliğe duçar oluyordu. Söz konusu toplumların en önemli duyarlıklarından biri de bilginin bir baskı aracına dönüşmemesini sağlamaktı. Oysa bilginin ehlinin eline geçmesi neredeyse her dönemde meşakkatli(!?) süreçler sonucunda gerçekleşiyordu. Sözlü kültürün teknik yoksunluklar ya da gerilikler dolayısıyla var olabildiğini iddia etmek, bilginin bir baskı aracına dönüşümüne alabildiğine hizmet edebilecek bir sol reflekstir. Sol refleks ifadesine alınmak, sol refleksin en rafineleşmiş türlerinden biridir. Elbe nehrinin doğusunda yer alan yerli her unsura karşı bedeli ödenmemiş ön yargılarla bakış açıları geliştirmek demek olan sol refleks, her şeyden önce sadece bir reflekstir ve sinir sisteminin geliştirebileceği bir derinlikten ötede anlam da taşımamaktadır.
 
Hakikate karşı sadakat göstermek, insan oluşun ancak ve ancak “kazanılabilen” bir durum olduğunu kavrayabilmekle mümkündür. İnsanlığın antresi ya da girişi beşerdir ve insanlık dediğimiz ontolojik durum, “kazanılması gereken” bir durumdur.
 
Günümüz dünyasında bilgi, her şeyden önce güç olarak tanımlanan bir gerçekliği ifade ediyor. Bilginin bir güç olarak algılanması vakıasının kökeninde yer alan şey, insan tekinin “doğruya biçim verme” hevesidir. Antoine de Saint Exupéry (Küçük Prens) bu konuda modern zamanların en önemli açmazlarından birini şu biçimde ifade etmiştir:
 
“Tutkularımı haklı çıkarmak maksadıyla aklımı rezil etmekten ise, bile bile tutkularıma boyun eğmeyi yeğlerim.”
 
Bilgiyi, know-how’a dönüştüren süreç, bilgiyi, hakikatten, öteden sıyırmakla gerçekleşti. Bu gerçekliğin alt seviyelerde gerçekleşme biçimi ise öyle tanımlanamaz, görünemez biçimlerde gerçekleşti ki, neredeyse tüm toplumları ve hatta bir tek toplumun içinde yer alan insan öbeklerini bile dehumanize (insansızlaşma) etti. Bu bağlamda ideolojik literatürler ya da edebiyatlar dolayısıyla birbirlerine karşı kapanan insan öbekleri, iktidarın teşekkül tarzını geliştirmesine olmazsa olmaz türünden katkılarda bulunmuş oldular. 
 
İktidarın teşekkül tarzıyla söz konusu iktidarın kendini gerçekleştirdiği toplumlar arasında çok sıkı bağlantılar bulunmaktadır ve dahası, iktidarın teşekkül tarzı, erki altında bulunan insan öbeklerinin, her bir öbeğin kendi acısının altında diğer bir insan öbeğinin olduğuna inanmasıyla teşekkül ediyor. Yani mesela Kürdün Türkün aleyhine geliştirilmiş olan anlamı, buna en güzel örneği teşkil etmektedir. Aleviler, Sünnileri, Sünniler de Alevileri kendi acılarının kaynağındaki sebep olarak algılar ve iktidar bu inanç dolayısıyla varlığını sürdürür. Bu bağlamda Türk modernleşme hareketinin sebebiyet verdiği en önemli meselelerden biri, Türkiye’deki esas merkezin kaynağını belirsiz kılmak üzere türetilmiş olan siyasal kamplardır ve bu kamplar, bu topraklardaki o kadim siyasal merkezi, kelimenin tam manasıyla sömürmek üzere vardır.
 
Tüm bu mülahazalar doğrultusunda bu topraklarda ortaya çıkmış olan esas meselenin ele alınması zorunluluğu yüzyılı aşkın bir süredir önümüzde durmaktadır.
 
Esas mesele olarak ele almak istediğimiz meseleyi eskilerin deyişiyle “ağyarını mani, efradını cami” bir biçimde ifade etmemize imkân tanıyan bir isimlendirme yok ve fakat belli bir isimlendirmenin olmayışı, bu topraklarda yaşayan insanları belli bir zorlukla ya da zorluklarla yüz yüze getirmemektedir. Zihnimizi, formüle edilebilen bilgilerin sebebiyet verdiği ve/veya verebileceği zihinsel konforla geriye ket vurdurmamızın hiçbir anlamı yok. Gerçeğin bilgisini elde edip doğru kararları verebilmek istiyor isek, gerçeğin nasıl ve niçin biçimlendiği konusuna eğilmemiz ve fakat zihnimizde oluşmuş bulunan konforun gerçeği biçimlendiremeyebileceğini anlamamız gerekiyor.
 
 
***
 
 
Devlet dediğimiz şeyin geçmişte bazı dönemlerde yer almadığı varsayımı, modern bir varsayım. Yani insan topluluklarının bazen devletsiz yaşadığı dönemlerin var olduğu fikri, modern bir tasavvurdan ibaret. Devletsiz insan topluluklarının yaşadığı varsayımı modern bir varsayım, çünkü sadece modern insan, devletsiz yaşanabileceği fikrine kapılmıştır. Devleti, esas kaynak olarak, modern devletin siyasal ve hukuki organizasyonu olarak tasavvur ettiğimizde dünyada modernizm öncesi dönemlerin yaşanmadığı gibi saçma sapan bir iddiada bulunmuş olmamız kaçınılmazdır. Devlet dediğimiz şey, esas kılgı ve fikir olarak, “insan topluluklarının oluşturduğu amaçlar program ve birlikteliğini ifade eden bir gerçekliktir. Bu bağlamda devleti oluşturan şey ne din bağı, ne kan bağı ve ne de dil bağıdır. Devleti meydana getiren tek bağlantı, program birlikteliğidir. Yani dini, dili, rengi farklı olabilen insan topluluklarının bir arada yaşama iradesi göstererek kendileri için en iyi olabilecek toplum programını oluşturmalarıyla devlet dediğimiz soyut ve fakat sonuçları alabildiğine müşahhas aygıt oluşmuş bulunur. Günümüz dünyasında sıklıkla sözü edilen “devletle toplum ya da millet arasındaki boşluk” ifadesi de konumuzla bağlantılı olarak ifade edilmekte ve fakat bu ifadelerin dile getirildiği ülkeler, bugün sistemin imtiyazlı alanlarından başkası değil.
 
Rusya, Çin, Almanya, İspanya, İtalya ve Japonya örnekleri konumuzun anlaşılması açısından çok önemli örnekleri oluştururlar. Dikkat ederseniz eğer özellikle bu ülkelerde iktidara gelenlerin ya devletin çok ateşli taraftarlarından ya da aleyhtarlarından oluştuğunu görebilirsiniz. Bu gerçekliğin yanı sıra UK (İngiltere), ABD, Hollanda, Belçika, Fransa gibi ülkelerde ise devleti ortadan kaldırma ya da devleti yüceltme düşüncesine, taassubuna sahip iktidarlar hiçbir zaman oluşmamıştır. (Bu bağlamda konuyu dağıtmadan şu gerçekleri de anmadan geçmemek gerekiyor: Sosyalist ve Sosyalizm kelimeleri ilk defa 1820’lerde Robert Owen taraftarı Cooperative Magazine’de yer almıştır ve Owenci sosyalistler UK tarihinde çok önemli etkilerde bulunmuş olan sosyalistlerdir ve dahası, bu sosyalistler, İncil’e İngiliz Rahiplerden çok daha iyi bir biçimde hâkimdirler.) Daha doğrusu ikinci grup olarak andığımız ülkeler, köklü siyasal sarsıntılarını on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda belli bir çözüme kavuşturup günümüze kadar sürmüş olan istikrarlarını elde etmişlerdir. Tam da bu noktada günümüze kadar sürmüş olan istikrarın kaynağını görmemiz gerekiyor: İstikrar, iktidarın sermayeye verilmesiyle birlikte gerçeğe dönüşmüştür.
 
Devletin niteliği konusunda sarsıntılar yaşayan ülkeler (birinci grupta andığımız ülkeler) ise, kapitalist gelişmeleri bakımından “geç kalmış” ülkelerdir. Devletin “ya hep ya da hiç olarak” algılandığı ülkeler, kapitalist gelişmişlik açısından geride kalmış ülkelerden başkası değil. Bu gerçeğin sebebini araştırmak yazdığımız bu yazının ana konusu.
 
Yukarıda da belirttiğimiz gibi devletin bulunmadığı dönemleri hayal edebilmek, yalnızca modern çağın insanlarının bir ürünü olabilir. Çünkü devleti ortadan kaldırmak fikri, sadece modern insanın hayal edebildiği bir şeydi. Oysa Antikiteden beri düşünen insanların tamamı, devletin iyisi ya da kötüsü konusunda kafa patlatmıştır ve kapitalizmin açıkça gerçekleştiği dönemlere kadar insan toplumları, üzerinde anlaşmaya varılmış değer yargıları, kabullenilmiş ahlak ilkeleri ve elbette ki yaşanan hayatın yorumu olmaksızın ayakta kalamayacaklarını biliyorlardı. Ve dahası insanlar bu değerler sayesinde devleti teşkil edip bu değerleri devlet ya da programları sayesinde devam ettirebiliyorlardı. İşte kapitalizm dediğimiz şey, programları (devlet, state) oluşturan ve devam ettiren bu değerleri tek bir değere indirgedi:
 
Para ve Çıkar!
 
Eğer bir arada yaşayan insanları bir arada tutan etken ya da değer, çıkar birliği idiyse, söz konusu çıkarın ya da çıkarların temin edilebildiği toplum, devletin örgütleyici, düzen verici ve giderek denetleyici müdahalesi olmaksızın varlığını devam ettirebilirdi. Kar elde etme mekanizması, (bu kesinlikle bir mekanizmadır, dolayısıyla kriz geçirmesi de mümkün değildir) toplum yaşamına biçim verme konusunda öylesine mutlak bir iktidarı kullandığı düşüncesinde ve inancındaydı ki devleti sadece gereksiz bir unsur olarak görüyordu. Özellikle bu bağlamda kapitalizmin devlet taraftarı bir unsur olmadığını görebilmemiz gerekiyor. Devlet, kapitalizm açısından olmazsa olmaz türünden bir unsur değildir ve uygun koşulların oluşması durumunda en büyük sosyalizasyoncu kesilmesi de mümkündür ve kapitalizmin devlet taraftarlığı gibi görünen yönünün varlık sebebi, toplumun imkanlarıyla elde edilmiş olan askeri güç ve ekonomik hayatın spesifik rasyonalizmine uygun yasal düzenlemelerdir.
 
Tüm insanlık değerlerinin ikili (para ve çıkar) bir değere indirgenmesi vakıasına kapitalizm diyoruz ve fakat kurduğumuz bu cümle kapitalizmi tanımlamak üzere geliştirdiğimiz bir tanım olmak üzere değil, kapitalizmin anlaşılması konusunda bir düşünsel durak ya da motto olabilmesi içindir.
 
Türkiye gibi ülkelerde her birimiz aldığımız –formel ya da gayri nizami- eğitimin yarattığı tahribatla yaşamak zorunda hissediyoruz kendimizi. Yukarıda belirtmiş olduğumuz ülkelerde ve elbette ki Türkiye gibi ülkelerde de Sosyalizm Marksizm, Psikanalizm Freud, Kapitalizm Talan Ekonomisi ambalajında sunulmuştur bizlere ve doğrusu şudur ki önümüze konan şeyin dibini delercesine sorguladığımız da görülmemiştir.