VAN DEPREMİNDE ÖTEKİLEŞMEK
Yakup Aslan
Dinin değil de din adına insanları kandıranların muhasarası altında yaşamak dünyanın en korkunç hadiselerinden biri olmalıdır. Dinin özgürleştirmeye çalıştığı alanı, kirli emelleri için muhasara altında tutanların çevreye yaydığı mikrop iliklerimize kadar işlemiş durumdadır. Rahatlıkla algımız değişmekte, hak olarak gördüğümüz bir değer bu savunma refleksiyle haksızlık olarak karşımıza çıkabilmektedir. Kutsallar adına ortaya çıkan bu virüs, sefil çıkarlarının korunması adına beynimizi kemirmeye devam ediyor. Düşüncelerimiz, hayallerimiz, pak duygularımız bu sefil algının giyotininde yok olmayı bekliyor.
Yaşadığımız topraklar ve hayatı bize zindan edenlere, bunu sistematik bir rantiyeye çevirip insanca yaşamaya fırsat vermeyenlere, sefil çıkarlar için beynimizi kemiren kutsal virüse, kolaycı ve derin güçlere rağmen henüz bile özgürlük ve hakikati bulma ümidimizi yitirmedik. Çoğu gecenin sabahı, acı, korku, endişe, geleceğe dair karamsarlık yüklü olmasına rağmen bu ümidi hep canlı tuttuk. Van, depremlerin yanında daha büyük boyutlardaki umursamazlık, ilgisizlik, ötekileştirme, yabancı veya ikinci sınıf insan görme politikalarının depremini yaşadığında da ümidimizi ruhumuzla besledik. Depolarda çadırlar bekletildiği, gelen yardımları kontrolsüz bir şekilde mahallelere gönderip rezil oluşumuzun resmini medyaya yansıttıkları, bedenlerimiz büyük kolonların altında kurtuluşu beklediği zaman da ümidimizi yitirmedik. Olsun dedik. Elbette karanlık yerini aydınlığa bırakacaktır dedik. Bunun kader olmadığını iyi biliyorduk. İlginçtir, biz huzur, güvenli ortam, adalet istedikçe ayrımcılık, ötekileştirme, aşağılanma bir karabasan gibi bizi muhasara etmeyi kutsal bir göreve dönüştürüyor.
Herşey karşıtlık üzerinden şekilleniyor. Bu karşıtlık bazen, insanı insanlıktan çıkaracak derecede vicdan sınırlarını zorlayabiliyor. Karşıtlık adalet anlayışını da tek renge boyuyor. O boyanın rengini taşımayan herşey ise düşman, kötü, karşıt olarak görülebiliyor. Egemen algının etkisiyle inşa olan bu yeni anlayış, vicdanın bütün değerlerini de bağnazca teslim alabiliyor. Böyle olduğu zaman, nasıl bir felaketle karşı karşıya kaldığımızı pratiklerimizle hepimiz iyi biliyoruz. Depremde yaşadıklarımız veya daha sonrasında yaşananlar böyle bir zihniyeti rezil edici kodları taşıyor.
Yara almış zihniyete örnek olsun diye… Geçen yıl depremden önce Akdamar kilisesinde düzenlenen ayine Mazlumder adına gözlemci olarak katılmıştık. Deniz motoruyla adaya giderken, yaşlı insanların gözlerini adada dondurmaları dikkatimizi çekmiş, biz de onları, acı veren dramlarını izlemiştik. Anlaşılan birileri bu durumdan rahatsız olmuştu. Sivil memurlar oldukları belli olan bu şahısların arasında şu konuşmanın geçmesi bizi ürkütmüştü: “Kürtler da bunlar gibidir… Bunların yaşadıklarını Kürtler de yaşamadıkça adam olmazlar…” Yıkıcı, dağıtıcı, yok edici bir zihniyetin dışa yansıyan fotoğrafı olması açısından ilginçti. Bu bir türlü iflah olmayan karşıtlık ruhsalımızı yansıtıyor. Van depreminde ne yazık ki, böyle bir zihniyet olayı idare ediyordu. Deprem sonrasının başıboş bırakılması veya günlerce çocuklarını bir battaniyenin altında kışın soğuğunda, enkazdan çıkardıkları üç beş parça odundan oluşan ateşin çevresinde deprem psikolojisinden kurtarmak için çabalayan babaların onurlarını zedeleyen çadır beklentileri… Çocukları soğukta donmasın diye kontrolsüz çadır araçlarına saldırma çaresizliği yaşayanların yanında, torpille köylerine çadır depolama suiistimalleri birbirine karışınca toplum olarak medyanın en rezil edici argümanları haline geldik. Ulusal medyanın “Hem polise taş atarsınız, hem de yardım beklersiniz…” toptancı ötekileştirme holiganlığı karşısında incinmiş, yaralanmış bir halde susmayı tercih etmiştik. Depremle birlikte yaşadığımız kıyamete, yenilerini eklememek için sabrettik. Bugüne kadar yaşadıklarımıza rağmen, sabredişimiz erdemli oluşumuzun belirtisiydi. Süreci birlikte yaşadığımız için, ne kadar yalan söylendiğini, reklam yapıldığını, insanların aldatıldığını, toplumda farklı algının yaratıldığını yeniden tekrarlamak ruhumuzun daha fazla incinmesinden başka bir işe yaramayacaktır.
Dışarı çıkmak zorundan kalanlar, verilen sözlerin ne kadarının doğru olduğunu iyi biliyorlar. Hayat yalan örtüsü altında. Peki, medyanın ve siyasilerin bu yalan bombardımanı altında kalan toplumun kaçta kaçı gerçekleri biliyor. Çok azı! Ancak yaşayanlar, horlanan, küçümsenen, “neden buraya geldiniz” denilenler biliyorlar, yaşanmışlıkları. Hakikat, üzerine örtülen yalan örtüsüyle gizlenemez. Bu zihniyet hâkim olunca, yapılan güzel işler de gölgelendi, kayboldu maalesef… Öz, kalınlaştıkça kalınlaşan kabuğun içerisine hapsedilince bir anlam da ifade etmedi. Hüküm de, kullanılan dil de bu kabuk kadar felaketin hazırlayıcısı oldu. Maceranın kötü aktörleri, hayatımızın karamsarlıklarla biçimlenmesini kutsal vazifeye dönüştürdüklerinden, bir türlü fırtınalardan güvenilir limanlara ulaşamıyoruz. Toplumun huzurunu bozanlar, bu çürümüş ruhsal holiganlarıdır. Tepki göstermemiz doğaldır, çünkü bunun acısı psikolojimizi bozmakla kalmıyor, hayatımızın tamamı yaşanmaz hale getiriyor. Topluma yalan söyleyenler, kendileri de söyledikleri yalana inanacak bir hale geldiler. Modern bedevilik bu yalan algısının üzerinde yükselen gökdelenlere dönüştü. İlginçtir, düşünce mektepleri, sivil yapılanmalar ve hatta dini kurumlar bu çürümenin, yozlaşmanın ve mazlumun zalimine dönüşmesi operasyonu karşısında duyarsız, ilgisiz, tutarsız duruşlarını devam ettiriyorlar. Diriltici, canlandırıcı, hayat verici misyonlarından uzaklaştıkça, söylenen yalanlar içerisinde afyon yutmuşlar gibi uyuşuk bir şekilde derin uykulara dalıyorlar. Böylesine bir psikolojik hastalığın, birlik ve kardeşliği fay hatlarına dönüştürüp kırma virüsü yaydıkları bir süreçte yaşıyoruz, maalesef. Hastalığın hummalı ateşi onları izole ettiğinden yaptıklarını doğru, güzel ve kutsal olarak görüyorlar. Belli bahaneleri, amaçları ve sarıldıkları sebepleri de var. Bundan dolayı Roboski’de masum insanlar öldürüldüğü zaman, sevinen, mutluluğunu alenileştirebilen çevrelere yeterince tepki gösterilemiyor. Sebepler, bahaneler, karşıtlık üzerinden geliştirilen tahayyüller var. Dolayısıyla, bahaneleri, yalanları, kirli paradigmaları, sebepleri hakikatin omuzlarında yük oluyor. Dargörüşlü, esen rüzgara göre şekil alan kafalar çoğu zaman zulmü, adaletsizliği, haksızlığı ve hatta cinayetleri bahanelerinin, sebeplerinin, nefretlerinin, kinlerinin, inatlarının arkasına gizliyorlar. Toplumsal dokuyu zehirleyen bu şizofreni ruh hali zulme bahaneler üreten birimlere dönüşmüştür.
Bu psikolojik sendromun, siyasal, sosyal ve kültürel alanda meydana getirdiği tahribat Van depreminde daha belirgin hale gelmiştir. Dışarıdan takip ettiğimiz kadarıyla ilgisizlik, ayrımcılık ve adaletsizlikler aynıyla devam ediyor. İmar izninin sadece TOKİ ile sınırlandırılması, bu alanda çalışan müteahhitlerin hep ithal edilmiş olması, Van inşaat alanında çalışan esnaftan malzeme almamaları, inşaat sektöründe çalışan ekiplerin dışarıdan getirilmesi türünden haberler aşağılanan, incitilen, yaralanan bir ruhsalı rivayet ediyor. Bu hal hepimizi üzüyor. Ne yazık ki, ne ötekileştirme, yok sayma, küçümseme mantığı değişti ne de gurur, kibir ve inatçılık… “Ben üstünüm, efendiyim!” inadı sürdükçe, içinde kıvrandığımız bu paradoks da yüreğimizi kanatmaya devam edecektir. Cinayet işleyen bir zihniyeti tebrik edip, daha sonra da “tazminatlarını ödedik ya!” dili, kibir ve bahanelerin arkasına sığınma halidir. Bu demeçlerle zihinlerin ne kadar kirlendiğini anlamak için toplumun konuştuklarına kulak kabartmamız yeterlidir. Özalp’ta insanlık vicdanına sıkılan 33 kurşun, bugün yaşadığımız insanlık dramının temellerini atan zihniyettir. Yadırganan bundan çok, dindarlığın gerçek mecrasından zulme yakın alanlara kaydırılmasıdır. Politik çıkarlarla bütünleşen ideolojilerin dinle bütünleşmesi neticesinde dinin inkılabçı ruhu ve potansiyel dinamizmi değiştirilmiş, bağlıları statik, durağan, günü kurtarıcı, uzlaşmacı bir ahlak içerisinde dönüşmüşlerdir. İtiraz bu dönüşümedir. Bu topraklar üzerinde yaşadığımız zulmün kaynağında, böyle bir anlayış varlığını koruduğu müddetçe de insanca bir yaşam bize layık görülmeyecektir. Kendi mecrasından başka alanlara yönelen potansiyel, inkılabçı ruh, kirletilen bilginin esaretinden kurtulursa daha aydınlık günlere çıkmamız zor olmayacaktır...