KAPİTALİZM’E DON BİÇMEK
Kapitalizm için ve kapitalizm açısından “kabul edilebilir yaşam formları”nın var oluş gerekçesi, kanaatim odur ki SSCB gibi bir birliğin ortadan kaldırılmasıyla asli anlamda değilse bile gereksiz bir hale gelmiştir. Batı medeniyetinin ve genel olarak medeniyetin (civilation ya da kendi kültürümüz içersinde anlamlandırabileceğimiz biçimiyle: insan etkinliğinin kurumsallaşması vakıası) iflas edebileceği gerçeğinin henüz canlı olduğu dönemler, yani post modern dönemlerde (1940 ve sonrası) SSCB gibi birliğin dünyanın kuzey yarım küresinde meydana gelişi, içersinde bulunduğumuz dünya sisteminin çok önemli bir ihtiyacını gidermiştir. Bu ihtiyaç, dünyaya egemen olan antropomorfik sistemin iflası durumunda tekrar (noch einmal: tekrar yeniden) aynı köklere (antropomorfik köklere) bağlanabilecek bir sistemin teşkilinden başka bir şey değildi. Bu bağlamda Samuel Hantington’ın Türkiye’nin AB’ye üyeliğine şiddetle karşı çıkışını hatırlamamız yerinde olacaktır. Huntington, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda itiraz ediyordu, çünkü Türkiye aynı zamanda sembolik değeri olan Müslüman bir ülkeydi. Ancak Huntington’ın itiraz ettiği asıl nokta, modern medeniyetin ya da antropomorfik dünya sisteminin özellikle sistem-dışı alanlar olarak algılamak zorunda kaldığı sistem-dışı Müslüman ve hatta otantik geleneklerin (örneğin Budizmin, Cinizmin, Konfüçyanizmin vb hakim olduğu alanlar ve bu bağlamda Mao’nun Konfüçyüs’e karşı duyduğu nefreti hiçbir dönemde ıskalamamak gerekiyor) hakim olduğu alanlara Modernizmin ve evleviyetle Antropomofizmin nüfuz edemeyebileceği ihtimalinin artık bir vakıa olmaması gerçeğinde odaklanıyordu. Antropomorfik dayanaklardan yoksun değerlerin kılgıya kavuşabildiği alanlar, dünya sisteminin sahip olduğu güvenlik kültürünün teşkilinde çok önemli biçimlendirici etkiler taşımaktadır. Antropomorfik dayanaklara sahip olan değerlerin dünya yüzeyinde uygulanmamakta olan alanların varlığı ya da yokluğu dünya sisteminin en önemli rota üreteçlerinden biridir. Kapitalizm eşittir modernizm anlayışı özellikle Müslüman dünyanın en önemli tıkanma sebeplerinden biridir ve bununla birlikte diğer bir tıkanma sebebi, modernleşme hareketleri ile modernizmi birer ideoloji olarak özdeşleştirmektir. Huntington, batı medeniyetinin henüz nüfuz edemediği alanların varlığına inanıyordu ve bu inanç, daha doğrusu bakış açısı dolayısıyla Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşı çıkıyordu.
Kavrayışta radikal ya da köktenci ve fakat çözümün sağlanmasında fundamental ya da temelci olması gereken Müslüman dünya, bu iki hayatiyet kaynağını ya elde edememekle ya da hikmetten yoksun bir biçimde ele almak dolayısıyla Batı karşısındaki mahsus duruşunu, Batı’nın Müslüman coğrafyalara dönük müdahalelerinden beri heba etmektedir. Bugün Türkiye’de her İslamcı fraksiyonun neredeyse sadece Milli Mücadele döneminden kalma mirasla beslenmesinin asıl sebebi de budur. Milli Mücadele dendiğinde anlaşılması gereken şey, Türk Modernleşmesi dolayısıyla hem hedefinden sapmış olan İslamcılığı hem de Tanzimat Fermanı’ından bu yana gelişmiş olan toplumsal taslak hareketini (1950’de iktidara kimin geleceği ile ilgilenmeyen ve fakat asıl ilgilendiği iktidardan kimin gideceği olan toplumsal taslak) kastediyoruz.
Düşünmek denen insan etkinliğinin en önemli vasfının şu gerçek dolayısıyla belirginleştiğini çok iyi anlamamız gerekir: Zihin, kirlenebilir, çünkü zihin dediğimiz şey, temasa geçtiği bilgiyle “yoğrulan” ve yoğruldukça “akrabalıklar” kuran bir yapıdadır. Bu gerçeği göz önünde tutarak sahip olduğumuz reel dünya tasavvurunun gerçeğe uygun olmayabileceği ihtimalini yabana atmamamız gerekiyor. Bugün içerisinde yaşadığımız dünya sisteminin asıl meşguliyeti zihinler üzerinde kurduğu denetleme mekanizmasıdır ve bu denetimin bizleri çevresel unsurlar (periferi) konumuna sürüklediği ve bu konumda sabitlediğini de anlamamız gerekiyor.
Kapitalizmin bir ekonomik sistemden fazla bir şey olduğu gerçeğini her seferinde vurgulama gereği duyuyoruz. Çünkü kapitalizmin de tıpkı sosyalizm gibi görünümlere dayalı benzerliklerle gerçekleşmediğini anlatmaya çalışıyoruz. Kapitalizm bir entegrizmi hiçbir dönemde dünya yüzeyinde uygulamaya sokmadı. Çünkü Batı’nın temel vasıflarından biri de sahip olduğu en arkaik değerleri bile yepyeni biçimler ya da kabuklar altında tüm dünyaya sunabilmesidir ve aslında bu gerçek Batı’nın bugüne kadar en fazla gelişmiş olan fundamentalizmi dünyaya dayatmasını sağladı. Kapitalizmin radikal kaldığı en önemli iki noktanın ilki tek dünya fikridir ve bu fikrin canlılık kazandırdığı ikinci esas ise, sürekli değişebilecek olan dünyaya uyum sağlayabilme yeteneğidir. Esnekliğini azami miktarlarda geliştirmiş olan şeyin uyum yeteneğinden söz etmeye pek gerek yok ve fakat hayatın içersinde yer alması gerektiğini düşünen unsurların temel niteliklerinden biri de elastikiyet. Kapitalizmin, sosyalizasyon dolayısıyla kendi ideolojik karakterini yıktığı yönündeki ifademizin, kapitalizmin kendi sonunu getirdiği yönünde anlaşılmasının sebebi, kapitalizmin bir akideye ve bu akidenin geniş kapsamlı bir dizgeler bütününe sahip olduğu yönündeki koşullanmadan kaynaklanmaktadır. Kapitalizm, evet, bir tarih dolayısıyla var olmuştur ve fakat bu tarih, kapitalizmin akidesini teşkil eden bir unsur değildir. Kapitalizm, ölü bir düşünce değildir ve ölü düşünce demek, ele aldığı meselelerin artık insanlığın gündeminde bulunmaması demektir. Yani bir düşüncenin ele aldığı meseleler, artık insanlığın gündeminde bulunmayan meselelerden oluşuyor ise, o düşünceye ölü düşünce denir. Bu gerçeğin bizlere öğretmesi gereken şey şudur: Düşünceleri canlı kılan insandır ve düşünceler, insana ulaşınca canlılık kazanırlar.
Kapitalizm, esnektir, çünkü yenilenmek, koşullara uygun bir biçimde yükseltilmek (upgrade) konusunda 1945’ten beri tüm dünyaya sahip olduğu esnekliği gösterebildi. Kapitalizm, sosyalizasyon dolayısıyla paradoksal olarak kendi ideolojik karakterini yıkmaktadır ve fakat bu yıkış, söz konusu ideolojik karakterin de üstünde olan temel bir değerden kaynaklanmaktadır: Arivizm.
Arivizm hepimizin bildiği gibi tek dünya tasavvuruna sahip her ideolojinin ekolojik koşullarını hazırlayan en önemli değerlerden biridir ve temel motivasyonu, amaca ulaşma konusunda her yönelimin meşru olmasından kaynaklanmaktadır. Ve dahası kapitalizmin küresel krizlerle karşılaştığı iddiası da içeriği temin edilebilmiş iddialardan değildir. Sürekli olarak maruz kaldığımız enformatik etkinin gerçekleri görmemizi engelleyen bir dünyayı gözlerimizin önüne sermekle meşgul olduğunu bilmemiz gerekiyor. Dünya yüzeyinde yaşanan krizler, (kriz, canlı, organik, yani harekete geçebilen canlıların yaşadığı bir tıkanmadır, yani mekanizmaların, harekete geçirilebilen, cansız varlıkların yaşadığı tıkanmalar ise birer kriz değil, bug’dır ve karşıtı da de-bug’dır) kapitalizmin yürüdüğü yolun kaçınılmaz evrelerinin tüm insanlığa çıkardığı faturalardır. Kapitalizmin bir kriz yaşadığı söylenemez, çünkü kapitalizm Venüs’ten metal hidrojen elde edecek boyutta gelişmiştir ve kapitalizmin yeryüzünde tüm insanlığı besleme gibi bir sorumluluğu da yok. Bu gerçekleri ifade ederken kapitalizmin dünyada süreceği tüm hükümranlık süreçlerinin diagnostik testlerini gerçekleştirebileceğimizi iddia etmiyoruz. Bilakis bugüne kadar yaşananları ifade etmeye çalışıyoruz ve kapitalizmin sebebiyet verdiği kuşatmanın yarılabileceğini, en azından bu yönde bir istikamet edinilebileceğini anlatmaya çalışıyoruz.
Kapitalizmi dünü ve en önemlisi bugün ulaştığı evre ile birlikte ele alma zorunluluğumuz bulunmaktadır. Kapitalizmin bugün ulaştığı evrede dünyanın bir küreselleşme vakıası ile karşı karşıya olduğu söyleniyor ve bu gerçek, söz konusu küreselleşme olgusunda yer alabilmek kaygısıyla dile getiriliyor. Çünkü hiç kimse bu vakıayla başa çıkılabileceği yönünde bir umuda sahip değil. Evet, kapitalizm bugün bir evrededir ve bu evrenin en önemli vasfı, dünyanın bu evre karşısındaki tavrından kaynaklanmaktadır.
Ulus-devletlerin aslında ne olduğunu gösteren en güzel örneklerden biri de şu yaşananlardır:
II. Dünya Savaşı’ndan sonra ITT Schaub Lorenz firması, Şili’de askeri darbe gerçekleştirebilmiştir.
Ronald Reagan’ın geldiği yerin General Motors olduğunu bilmeyen var mıdır? General Motors ile Reagan’ın iktidarda bulunduğu yıllarda dünyada gerçekleşen vakıaların bir bağlantısı var mıdır?
Güney Kore’nin en önemli şehirlerinden birinin ismi Hyundai’dir ve Hyundai Çağdaş demektir. Hyundai, Güney Kore’deki istihdamın yüzde kaçını temin ediyor? Hyundai’nin sahibi II. Dünya Savaşı’nda ABD ile nasıl ilişkiler kurdu?
12 Eylül darbesiyle, ertesinde verilen 24 Ocak kararlarının ne ilişkisi var? 24 Ocak kararları Türkiye’de uzun bir süredir birikmiş olan sermayenin dünya sermayesiyle bütünleşmesinden başka hangi sonuçları doğurmuştur?
Özlü ifadesiyle kapitalizmin ulaşmak istediği bir evre var ve bu evre, Company-State ismiyle (Şirket-Devlet) belirginleşiyor. Bu evrede ekolojik değeri olan yapılar bulunmaktadır. Bunun anlaşılabilmesi için şu gerçeğin anlaşılması gerekiyor. Bir yapının temel taşı konumunda olan her unsur, bütünün her parçasını etkilemektedir. Ve dahası bu bağlamda bir bütün, kendisini oluşturan unsurlardan daha fazla bir şeydir. Ekolojik yapılar, uzlaşmaya ve dayanışmaya dayalı yapılardır ve yazımızın başında da söylediğimiz gibi kapitalizm için kabul edilebilir yaşam formları bulunmaktadır. Dünya yüzeyindeki sermaye hareketlerinin temel ilkesi, gücün arttırılması ilkesidir ve bu ilke her bir sermayeyi, diğer bir sermayeye kardeş rakipler yapmaktadır, düşman değil. Dünya yüzeyinde etkinliği artan sermayelerin varlığı, kapitalizmin asli durumu hakkında asli verileri sunmaz bize. Yani şu ya da bu sermayenin etkinliğinin artması, kapitalizmin varlığına halel getirmez. Bilakis onun her formda yaşayabilmek gibi bir esnekliği vardır ve bu esneklik, insanın temel zayıflıklarından da beslenir. Dünyanın küreselleşmesi denen vakıa, vazgeçilmez değerde olan unsurların geliştiği ve fakat vazgeçilmez değerde olmayan ya da ekolojik değeri bulunmayan her unsurun da birer yük olarak algılandığı ve ya yok edildiği ya da dönüştürüldüğü bir vakıadır.
Kapitalizme karşı onlarca mücadele yürütüldü dünya yüzeyinde ve tamamının sonu, başarısızlıktan ve hatta kapitalizme malzeme olmaktan başka bir şey olmadı. Bu gerçek, kapitalizmin bir Tanrı olduğunu göstermez elbette ki ve fakat insanlığın kapitalizmin pençelerinde inlemesine rağmen kapitalizmden şikâyetçi olup olmadığı konusu hala netleşmemiştir. Kapitalizme karşı mücadele verenler, ya Sartre’ın Hürriyetin Yollarında isimli romanındaki Methiu’nun açmazlarına sahiptir ya da kapitalizm gibi bir zalimi tahtından indirmek isteyen bir diğer zalimdir. Bir zalimi, diğer bir zalimle değişmenin asli anlamda hiçbir gereği ve değeri olamaz ve dahası, “insanca yaşamak” isteyenler bile “insanca yaşamak” denen şeyi dibi delinircesine sorgulamamıştır. İnsanın yeryüzünde bulunuş sebebi konusunda hiçbir gerçeği ifade etmemiş olan her unsurun zalimleşebileceği ihtimali her zaman masadadır. Temellere seslenen bu gerçek, tek bir gerçeğin varlığı dolayısıyla, kapitalizmin yarattığı parçalanmaya karşı mücadele verebilen, etkili olabilen her unsurun kapitalizme karşı savaşabileceğini ifade edebiliriz. Kapitalizme karşı ekonomik mücadele yürütmek, tek başına anlamlı olabilecek bir şey değildir. Sistem-dışı değerlerin hâkimiyet kurduğu sahici insan yaşam alanlarının dünyanın tamamından kopmadan ve fakat bünyevi niteliklerini de kaybetmeden özellikle kültürel zeminde cevaz verici bir konumu edinebilmesi gereği bugüne kadar değerinden hiçbir şey kaybetmedi.