HAYRETTİN KARAMAN VAHYİN KODLARINA UYMAMALI
Hayrettin Hoca’ya duygularını, düşüncelerini samimi bir şekilde beyan etmiş olmasından dolayı teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Zira pek çok insan konjonktür esintisiyle kamufle olmayı alışkanlık haline getirdiği bir ortamda, o bilinçaltının resmini samimi bir şekilde çizmiştir. Eskiler, “Ol mâhiler ki derya içredirler, deryayı bilmezler” derlerdi. İçinde yaşadığımız mahallenin, adalet, hak, hukuk anlayışı açısından ne kadar kirlendiğinin farkında olduğumuz söylenemez. Açıkça eleştirmeye cesaret edemeyenlerin arkamızdan ne kumpaslar çevirdiklerini hayal bile etmezdik… “Kutsal Devlet Aklı”nın hangi bilinçaltından beslendiğini, hangi kaynakları referans aldığını ‘kundakçı misafir’ hikâyesinden öğrenmiş olmalıyız. Ne dehşet verici bir mantık! İşte bu mantık yıllardır devam eden adaletsizliklere onay veren; hukuksuzluklara, dinin siyasi çıkarlara feda edilmesine meşruluk kazandıran mantıktır. Bu mantık, yumurta gelip de bilmem nereye dayandığı zaman “Aman ha laik rejim de olsa birlik içerisindeyiz, aklınızdan başka şeyler geçirmeniz haramdır” diyor. Kirlenmemiş her vicdan buna tepki gösterir… Militarizm, bağnaz milliyetçilik ve körletici resmi tarih ve ideoloji tarafından rehin alınmış bir toplumda, bu dramatik panoramaya muhalefet etmesi gereken dini hamiyet ve bu alanda tebarüz etmiş otoritenin, akil adamların, aydınların, sivil toplum örgütü denilen kesimlerin içinde bulundukları sefil durumu anlamak zor değil... Onların büyük oranda rejimle bütünleşmeleri, dönüşmeleri, uydulaşmaları, erimeleri veya toplum nazarında silikleşmeleri acı verse de bir gerçek. Bu gerçek, ne ‘kaza’dır ve ne de ‘kader’… Ortak bir akılla bunu değiştirmek mümkündür. Peygamberlerin, bu ortak aklı harekete geçiren, ‘marufu emreden ve barış/selam dilini kuran’ en sahici çözüm ustaları, en muhkem ahlak mimarları olduğu unutulmamalıdır. Ulema, bu vasıfları taşıyan peygamberlerin varisleridir. Misyonlarını farklı bir kisvenin içerisinde tüketme yetkileri yoktur...
Sormadan geçemiyorum…Hayrettin Hoca, 253 toplu mezarda 3 bin 248 kişinin vahşi bir şekilde öldürülmeleri ve faili meçhul bir şeklide gömülmeleri günah değil mi? Bunlar sadece tespit edilebilenler… Günahın yollarını açan bir helal değil, direkt günah, cinayet ve zulümdür. Burada polemik, demagoji, ironi yapılabilecek hiçbir açık kapı yok! Masum insanlar gece vakti evlerinden alınıyor, işkence görüyor, domuz bağlarıyla dehlizlerde tutuluyor ve ondan sonra da öldürülüp gömülüyorlar. Büyük bir kısmı çöplüğe gömülüyor. Olayı tersinden okuyup, kundakçı hikâyeleriyle süslemeye benzemiyor değil mi? Benzemez! Çünkü bunlar yaşanmış gerçeklerdir. Burada Seddü’z-zerai polemiklerine sığınılmaz; çünkü olay baştan sona günahlarla duludur. Günaha giden yol, araç, vesile değilbunlar. Burada günahın en canicesi sözkonusu. Cinayettir, günahtır, zulümdür… Size, “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun...” hükmüyle nasihat edecek değilim. Vahyin kodlarında, zalimin zulmünü meşrulaştırma yoktur. Siz bunların hepsini iyi bilirsiniz. Birçok insan da biliyor. Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırt etme ‘değer ölçüsü’ ortadan kalktığında, kirletilmiş, duyarsızlaştırılmış vicdanlar hâkim olur. Hatalar doğrulara, kötülükler iyiliklere, günahlar hayırlı davranışlara dönüştürülür, farkına bile varmayız. Adil, fıtri, ahlaki ve insani her türlü değer asli anlamını yitirdiği veya yozlaştırılıp içi boşaltıldığı zaman, vicdanları körelmişlerin, beyni donmuşların imparatorluğu her türlü zulmü kendi penceresinden meşru görür. Aldıkları eğitim, sosyal yapılanma veya başka sebepler içerisinde kirlenmiş vicdanlılar, toplumun vicdanını da kirletmede giderek uzmanlaşıyorlar... Vicdanları kirletme zemininde görev almış, politikacı, akademisyen, gazeteci, yazar, STK, propaganda uzmanları, kokuşmuş bataklıklarında yüklenmiş oldukları misyonu büyük bir özveriyle yerine getiriyorlar.
Adalet, zulmün karşıtıdır. Adalet hepimize lazım. Hepimiz çok iyi biliyoruz, “gecikmiş adalet, adalet değildir.” Ama şunu da unutmamalıyız, artık hiç bir şey eskisi gibi değil ve olmayacak... Gün geçiyor, devran dönüyor, aldatma ve yalan illüzyonuyla inşa edilen gemi su almaya başladı ‘netekim’... Son otuz kırk yılda yapılan katliamları, işlenen siyasî cinayetleri, işkenceleri, köy yakmalarını, sürgünleri, ayrımcılık politikalarını bir hatırlayın, ne korkunç bir batağa çekildiğimizi anlayacaksınız... 34 köylünün yakılmasına bakın… Olayda, yaratılan algıya… Adil, dürüst, güvenilir, vicdanlı olması gereken muhafazakâr medyaya bakın… Algıyı başka alanlara kanalize etmek için gösterdikleri o canhıraş çabayı, düştükleri rezil durumu düşünün… Uludere katliamını haklı göstermek için büyük çaba gösteren akl-ı evveller “sınırın ötesinde işleri neydi, ölmeselerdi zaten tutuklanacaklardı, PKK’ya para kazandırıyorlardı” diyorlar.
Hoca bu zulüm sarmalının değirmenine su taşıyor. Hayrettin Hoca, “Kundakçı” benzetmesi yaptığı yazıdan sonraki yazılarından birinde, “Cumhuriyet sonrası politikalara bakılırsa ‘bütün unsurları her yönden Türkleştirmek’ için her çareye başvurulduğu görülüyor. Çözümsüzlüğün temel sebebi inkârdır. Herkesi zorla belli bir etnik aidiyete sokmak ve orada eritmek yerine ‘farklıların bir arada insanca, adil paylaşım çerçevesinde yaşamaları’ ilkesi itiraz kabul etmez bir kural oluyor. Akan kan da, heba olan servet de ümmete aittir; buna göz yuman, aldırmayan, bunu dert edinmeyen ‘bizden değildir’ ” diyor. Başta söylenecek söz budur.
İnsanca ve adil paylaşım, herkesin kendisine hak gördüğünü başkasına da hak görmesi… Bütün itirazlar bu adaletsizliklere, haksızlıklaradır. Kimse, bölünmeyi de parçalanmayı da istemez. Sosyal açıdan da gerçekçi bir çözüm olmadığını herkes söylüyor zaten. Bu saatten itibaren vizyonun da misyonun da revize edilmesi kaçınılmazdır.Hoca, bugüne kadar özel sohbetlerinde bile önemsemediği Kürtlerle ilgili bir konuda görüş belirttiği zaman nasıl acı bir netice verebileceğini düşünememiş olmalı. Abdulkerim Zeydan’ın vizyonunun yeni adaletsizliklere kapı aralayacağını da düşünmemiş olmalı. Bunun ümmete hiçbir katkısı yoktur.
Din kisvesi içerisine sokulan Osmanlı’da devlet ‘kutsal’ sayılırdı. Sonrasında da devlet konseptinde herhangi bir “kopuş” olmamış, sadece kalıp değişmiştir. Devletin bekası için her türlü cinayete cevaz veren bu gelenek, cumhuriyet döneminde de geçerli oldu. Devlet tarafından yapılan katliamların, işlenen siyasi cinayetlerin üstünü örtmeye çalışanlar insanlık suçu işleyenlerdir ve bu vicdanı kirlenmişlerin iflah olmaları da, ıslah olmaları da mümkün gözükmemektedir... Günümüzde bunun örneklerini görüyoruz.
Geçmişte Firavun, Bel’am ve Karun üçlüsü toplumu uyutmak ve zihinlerine şekil vermek için her türlü imkandan istifade ediyorlardı. Bugün de teknolojiyle birlikte bütün imkânlar, yanlış bir algıyı doğru bir algı olarak empoze etmek için kullanılıyor. Medya, “kutsal devlet” akıl bağlıları ve uydu çevrelerin tamamı, fikri oluşumlar ve entelektüel birikimler bize dayatılan zilleti meşrulaştırma çabası içerisine girebiliyorlar. Çoğu zaman kötülük iyilik, günah sevab, zulüm adalet, çirkef hayır şeklinde gösterilmeye çalışılıyor. Ev sahibinin misafir, kundakçı veya hırsız şeklinde gösterilmeye çalışılması gibi… Seddü’z-zerai hükmüyle, hayatta devam eden günahları görmezden gelmek çabaları gibi… Kur’an, körü körüne taklit etmeyi hiçbir şekilde onaylamaz. Taklit etmek yerine tahkik etmeyi, düşünmeyi ve akletmeyi emreder.