1988-89 yıllarında görev dolayısıyla bir süre İstanbul’da ikamet ettiğim sıra bir gün Van -Gürpınar’da yaşayan annemle ankesörlü telefon ile konuşup hal hatır soruyorduk. Doğal olarak duygularımızı ifade etmek için annemle, kendisini rahat ifade edeceği anamın dili Kürtçe ile konuşuyorduk. Böylece gurbet özlemimizi gidermeye çalışıp hal vaziyetimize dair sohbet ediyorken bir ara santralden bir görevlinin huzurumuzu kaçıran buyruğu girmişti. Aramızda şöyle bir konuşmanın cereyan ettiğini hatırlıyorum.
–Beyefendi, Kürtçe konuşuyorsunuz. Kürtçe konuşmak yasaktır. Devam ederseniz telefonunuzu keserim.
–Beyefendi, siz kimsiniz? Ne hakla telefonumu kesiyorsunuz? Aradan çekilir misiniz? Ben annemle nasıl anlaşacağım?
–Beyefendi, onu bunu anlamam Kürtçe konuşmak yasaktır. Devam ederseniz, telefonunuzu keserim.
–Bunu yapamazsınız. Başka çaremiz yok ki. Konuşmaya devam edeceğiz. Kesiyorsanız, kesin.
Ve böylece telefonumuz kesilmişti. Annemle aramıza girerek Kürtçe konuşmamızı engellemişti, devletin memuru. Bugün gibi hatırlıyorum, devletin buyruğunu ifa eden o memurun hayatımıza vurduğu darbeyi.
Keza 1984-85 yıllarıydı, okuduğum ilahiyat fakültesinde Arapça dersimize giren Karadenizli bir hocamız vardı. Kâbusunu halen de yaşadığım bu hoca, ekseriyeti Kürtlerden oluşan sınıfımızda gözlerimizin içine baka baka Kürtlere/bizlere adeta küfrederek hakaret ediyordu. Arapça yerine, kendisini Kürt sananların hizaya gelmesi adına yapmaları gerekenleri ve neden yapmadıklarını ise tahrik edici ifadelerle anlatıp duruyordu.
Çok sıradan ve basit birer örnek olan bu anekdotlar, Kürtlerin hayatları boyunca çeşitli türevleriyle bolca maruz kaldıkları bir durumdu(r). Dolayısıyla örnekleri çoğaltarak apaçık olan durumu detaylarda kaybetmeye gerek yoktur. Zaten böylesi iğrenç durumlara, etki tepki misali bu defa tersinden Kürt milliyetçiliği/ırkçılığı yaparak tepki gösterenler olmuştu(r).
Ne oldu?
İnsanın başına bela alması bu olsa gerek. Tarihin beraber yaşamaya başladıkları döneminden itibaren nerdeyse sorunsuz bir şekilde yaşamış olan Türk ve Kürt kardeşlerden birincisi, ötekine sınırlamalar koyuyor, hayat alanını daraltıyor. Sonra umursamıyor, görmezden geliyor. Asimile ediyor ve yok sayıyor. Bu yola ayak uydur(a)mayanı küçümsüyor, hakaret ediyor, olmadı çeşitli şekillerde imha ediyor, bitiriyor.
Diğer bir ifade ile Kürtler, Osmanlı’nın son döneminde izleri görülen, İttihat ve Terakki ile artan bir boyutta ayrımcılığa maruz bir halde yaşadıkları onca ceremeden sonra Türklerle birlikte ilan ettikleri Cumhuriyet döneminde yan yana, eşit statüde, beraber yaşayacaklarını sanırken bunlardan ikincisi ya da şöyle onların adına karar veren jakoben kitle, tekrar ötekinin, bu kez bir gün bağımsızlık gibi bir düşünce ile başına bela olacağı vehmine kapılarak onu gösteren ve ona işaret eden her şeye, artık zamanla yangına dönüşecek bir yasak koydu. Esasen bu kuruntunun da nedeni yine kendisi idi. Çünkü Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren teoriler üreterek kendinden menkul yüceliğini, eşsizliğini ilan-ı âlem eden de kendisiydi.
Bu sebepten uzun zaman onların yaşadıkları bölgeye hizmet götürülmedi; bu paranoya dolayısıyla yatırım yapılmadı. İşte bu durumda bile Kürtler, Türklere itaatlerini sürdürmede, sevgilerini ızhar etmede geri durmadılar. Onlara özendiler ve onlar gibi olmak istediler, yerlerine yurtlarına bir Türk geldiğinde ilaveten izzet ikramda bulundular, yeter ki bu gelen Türk kardeşleri kendilerine sıcak davransın, yakın dursundu. Ama ne mümkün, özellikle asayişle görevli olarak gelenler ile bir kısmı dindar eğitimciler, halk ve halkın çocuklarına olabildiğince mesafeli, buyurgan ve sindirmeye ant içmiş gibi bakıyorlar(dı).
Bu son iki durumun Ak Parti döneminde gittikçe azaldığı ve hatta kimi boyutlarıyla kalmadığı da söylenebilir. Esasen bu doğrudur da. Ancak özellikle AK Parti öncesi dönemde Jitem’in, Özel Harekât’ın bu halka yaptığı, bugün PKK’ye nispet edilenlerden hiç de geri kalır tarafı yoktu. Hele bir kısmı kafatasçı Batıdan gelme eğitimcilerin yöreye ve yöre halkına mesafeli durmaları ve adeta öcü muamelesi yapmaları yetmezmiş gibi okullarda, pansiyonlarda halkın çocuklarını, bu kuvvetler marifetiyle hizaya getirme çabaları hâlâ hafızalarda tazeliğini korumaktadır. İşte bu da diğer bir doğrudur.
Derken zaman geçiyor ve neredeyse bir asır boyunca uygulanan inkâr ve Türkleştirme politikasının fayda vermediğini, beklenen sonuç yerine uyguladıkları kabahat politikalarla, sadece bu kardeşlerin arasını açtığını ve nerdeyse kitlesel ölçekte birbirlerine düşman ettiklerini gören bu akıl!, bütün şiddet ve imha politikalarından sonra -elbette çaresizlikten dolayı- bir çözüm arayışına gitmeye karar veriyor. Zira asimile projesi envai türlü mağduriyetlere rağmen sonuç vermemiş, hedeflenen proje gerçekleştirilememiştir. İşte hem bu sebepten ve hem de nerdeyse dünyanın küresel ölçekte tek merkeze dönüştüğü, değişimin önünde hemen hiçbir şeyin duramadığı, totaliter uygulamaların zorlaştığı günümüzde fiili durumun devam edemeyeceği gerçeği, devleti ciddi manada bir çıkmaza sürüklemiş ve yeni bir konsepti gerektirmiştir. Çünkü sorunun başla(tıl)dığı günden bu yana aradan şu kadar bir zaman geçti. Böyle iken bugün artık resmi ideolojinin en zayıf ya da aşılması en zor halkası haline gelen bir Kürt sorunu bulunmaktadır.
Bilindiği gibi Cumhuriyetin kurulmasını müteakip toplumun ekseriyeti, kurucu kitlenin dayattığı anlayış ve öngördüğü hayat biçimine (ilke ve inkılâplara) mesafeli durdu. Devraldığı geleneksel dindarlığıyla hayatını sürdürmeye çalıştı. Ne var ki geleneksel dindarlık çok da dinî esaslarla uyuşan bir yapıda değildi. Salt kültüre dönüşmüş, hurafeyle bulanmış bir halde idi. Buna rağmen -en azından halk nezdinde- ırkçılık rengi veya şu ırkın ötekine tahakküm ve tahkiri düşüncesini barındırmıyordu.
Halk karşılaştığı dayatmalara çoğunlukla ilgisiz kalarak göğüs geriyordu; ancak bu arada dini öğrenme kaynakları tükeniyor ve dini öğreneceği zevat da sindiriliyor veya yok ediliyordu. Hal böyle olunca halka, din eğitimi almamış, sermayesi ‘kültür İslam’ından ibaret insanlar vaziyet etmeye başlıyordu. Hem ‘kültür İslam’ının yozlaşmaya ve empozelere açık olması ve hem de çoğunlukla statükonun tayin ve yönlendirmesiyle önde giden insanların risk almadan istediklerini rahat yapmak adına devletle uyum içersinde çalışması dolayısıyla, bilerek veya bilmeyerek halkın zihnine, devlet ricalinin aşıladığı dışlayıcı, ırkçı ve asimile edici felsefe rahatlıkla yerleşti.
Haliyle bununla daha çok formatlanan, Türk kardeşlerim oluyordu. Ruhlarına sinen bu Türklük mefhumuna çoğu zaman İslam anlamı yükleyerek müsterih de oluyorlardı. Kürtlerden de etkilenen olmuyor değildi; onlar da çoğunlukla Türkleşerek ve bazen ilaveten Hanefileş(tiril)erek aynı duruşa sahip oluyorlardı.
Fakat şu kadar zamandır devam eden bu duruma, ateist zeminde neşvünema bulan bir hareket başlatıp bu yönde icraı faaliyet edenler ve Kürtlüğünü inkâr edenlerin veya unut(turul)muş olanların dışında kalan diğer Kürtlerin cevabı daha farklı olmuştu.
Diğer bir ifade ile Cumhuriyet tarihinden bu yana uygulanan seküler ve radikal evrimci eğitim sistemi nedeniyle dinî anlayış ve yaşantıdan uzaklaşan insanların, biraz da küçülen dünyadaki değişim dalgası ile bilinç düzeylerinin yükselmesi ve kendilerine, ırklarına ve yörelerine yönelik artık tahammül edemedikleri muamelelere tepki koymaları, derken bu tepkilerini bütünleştirip çeşitli olaylarla ispat-ı vücut etmeye çalışanların (PKK) dışında geniş bir halk kitlesi var ki onların bu süreçteki tutumu incelenmeye değerdir. Ne acıdır ki bu ikinciler süreç boyunca adeta inkâr-ı vücut etmiş ve/ya olayı görmezden gelmişlerdir. Ancak bu arada ispat-ı vücut edenlerin arasında bulunan epey bir insan kitlesinin de, olaylara ladini bir pencereden bakan PKK’nin felsefesini benimsediklerinden değil, kendilerini ortasında buldukları bu sorunu çözmeye aday başka bir şefkat eli bulamamış olmalarından kaynaklanan bir beraberliklerinin söz konusu olduğu da unutulmamalıdır. Zaten PKK denilen de bu sorunun bir sonucu değil miydi?
Burada esas kastımız böylesi tepkilerden uzak kalan diğer devasa Kürt kitledir. Irkçılığın doğru olmadığına kanaat eden bu Kürtler böylesi muamele ve söylemleri görmezden, duymazdan gelmeye çalışıyorlardı, tıpkı İlahiyatta, hakaret eden o hocanın huzurunda sükût eden bizler gibi. Netameli bir konuydu, rahatlıkla ırkçılık damgası yiyebilirlerdi. Bu sebepten, hoşlarına gitmese bile, sükût ediyorlardı. Oysa kendilerinden bu tür ithamlara maruz kalacakları Türk kardeşleri, çoğunlukla daha ileri düzeyde ırkçılık boyası ile boyanmışlardı. İşin kötü yanı ekseriyeti bunun farkında bile değildi. Değil mi ki çocukluklarından itibaren kanıksamış oldukları Türk Devleti, Türk milleti adına, Türk Ordusu, Türk vatandaşı, Türk bayrağı, Türk Lirası, Türk Hava Yolları, Türk Dil Kurumu, Ne Mutlu Türküm Diyene vs. nevinden yığınla etnisiteyi işaret eden ifade ve slogan bombardımanına maruz kalmışlardı. Bir devlet politikası olarak yürütülen şoven Türk eğitim ve kitle zihin yıkama sistemleri ile insanlar mahirane bir şekilde biçimlenmişlerdi. Nitekim ülkede yaşayan Laz’ıyla, Çerkez’iyle diğer bütün etnik unsurlar hemen tamamıyla asimile edilebilmişti. Sorun biraz da bunları İslam’ın kendisi olarak algılayan geniş bir dindar kitlenin varlığıydı.
Yanlarında bir sebepten Kürtçe konuşması icap eden Kürt kardeşlerini, ikinci kanala geçmekle kınayan, hayat hakkı tanımayan bu Türk kardeşler ne yazık ki bu kardeşlerinin ikinci kanal dedikleri dilini değil öğrenme, tanıma lütfûnda dahi bulunmadılar. Geniş coğrafyamızda geniş bir nüfusu teşkil eden insanların hepsi için konuşmak mümkün değil, dolayısıyla istisnaları var elbet. Lakin laik ve sol tandanslı olanlar dâhil doğuya yolu düşen, doğuluyla (buna Kürt de diyebilirsiniz) teşriki mesai eden insanların çoğu bu dil ve kültür ile ilgilenmeyi bile abes görmüştür.
Oysa empati olarak da sayılabilecek bu gayret, hem anadilin yasaklanmasının ne ağır bir cürüm olduğunu düşünmeye ve hem de anadillerinin yanında başka bir dili rastgele, kırık dökük öğrenmeye mecbur kalan bu insanların, gerek eğitimlerinde gerekse mesela hastane gibi resmi dairelerde çektikleri eziyeti anlamalarına vesile olurdu. Daha önemlisi resmi dayatmanın dışında halk olarak içten bir kaynaşmaya neden olabilirdi. Filhakika Türk kardeşler, Kürt kardeşlerinin çektiği bu eziyeti yakinen görüyor olmalıydılar. Çünkü bunlar evde Türkçe bilmeyen ana-babadan önce anadillerini öğreniyorlar(dı). Daha sonra zorunlu olarak gelişi güzel bir Türkçe ve bununla hayatlarının sınavlarına (SBS, ÖSS vs.) giriyor, beyaz insanlarla yarışmak durumunda kalıyorlar(dı).
Maalesef şartların zorladığı malum ‘açılım’ sürecinden önceki dönemde bu durumu kendine dert edinen herhangi bir dinî cemaat ve dinî cemaat önderi veya dindar yazar –çizer, kanaat önderi yahut ilahiyatçı olmadı. Kıyıda köşede istisnalarının olabileceği doğrudur. Fakat burada kastım daha çok ülke çapında yaygın, çeşitli medya olanaklarına sahip dini gruplardır.
Şu an yapmaya çalıştığım içerden bir özeleştiridir. Dindar Türk ve Kürt aydınlarının mesafeli duruşunu ya da hiç umursamayışlarındaki garabeti eleştirmektir. Çünkü aynı çevrelerin, dünyanın muhtelif yerlerindeki benzer baskılara tepki gösterirken, burunlarının dibindeki bu halkın yaşadığı trajediyi göz ardı etmeleri, İslamî ilkelerle ne kadar bağdaşır bir durumdu. Sözgelimi aynı çevrelerin Bulgaristan’daki Türkler için istediklerinden, yanı başlarında yaşayan Kürtlerin yararlanamıyor olması, hangi dinî umde ile izah edilebilir idi. Yoksa yine mesela birinciler seçilmiş milletten miydiler.
Bu anlattıklarımdan en azından bir kısmının bugün artık ifade edilebilir ya da bazılarının lütuf nev'inden sağlanmış olduğu ve kimi dindar çevrelerin konuyu şurasından burasından sahiplenmeye başladığı söylenebilir. Ancak benim anlatmaya çalıştığım atı alanın Üsküdar’ı çoktan geçtiğidir. Demeye çalıştığım o ki:
Özelde biz Kürt dindar kişi ve çevreler, Türk kardeşlerimize uyarak dış dünyada olup biten benzerleriyle uğraşırken kimimizin de maruz kaldığı fiili durumu es geçtik. Bu biraz da ırkçılık töhmetinden beri olmak adına sergilenen bir tutumdu. Ancak başat neden, aslında din kardeşliği edebiyatıydı. Elbette âdil İslam’ın ve dolayısıyla nezih din kardeşliğinin sorunun üstesinden rahatlıkla gelebileceği açıktır. Ne var ki toplumun onu temsil kabiliyeti zayıflamıştı. Üstelik nesiller süren bir zihin yıpranması söz konusuydu. Kaldı ki esasen bu açılım sürecinin -ne menem bir şeyse- öncesine kadar da Türk kardeşlerimize böyle bir sorunun varlığını ifade etmek dahi ihanetle eş değer görülebilirdi.
Bu yaklaşımın sonucu olarak konuyla ilgilenmedik. Çözümüne dair bir projemiz olmadı. Bütün dediğimiz ‘İslam, bu sorunları ortadan kaldırır vs.’ oldu. Ancak süreç o yönde işlemiyordu. İnsanlar sıkıntıdaydı ve kısa dönem için bu sıkıntılarına bir çözüm önerimiz söz konusu olmalıydı. İlgilenmeyince yaşadıklarıyla baş başa kalan halk, kendisine çözümmüş gibi gelen çağrılara, faaliyetlere ilgi duydu. İşte yazı boyunca söylemeye çalıştığım budur benim; mesafeli duruşumuz, çözüm önerimizin olmayışı ve yaşadıklarını adıyla ifade etmeyişimiz, halkı başka oluşumların kucağına itti. Şimdi dinî duyguları kabarık Kürtleri, başı yazmalı anaları can feda bir şekilde aslında ait olmadıkları etkinliklerde gördüğümde hep bunun vebalini düşünürüm.
Ne olmalı;
Hiç değilse bundan böyle analar ağlamasın diye Kürt halkının kendisini muhatap alan ‘sözde değil özde’ bir ‘açılım’ olmazsa olmazdır. Ancak bu açılımın salt bir Kürt açılımı ile sınırlı tutulması da yetersiz kalacaktır. Bu açılım çerçevesinde aynı zamanda diğer azınlık haklarının yanında mutlaka kangrene dönüşen başörtüsü sorunu da çözülmelidir. Çünkü Türk’üyle, Kürd’üyle Anadolu’nun en büyük azınlık grubu, bu soruna muhatap olan kitledir.
Buna göre gözü yaşlı annelerin acıları üzerinden oy avcılığı yapan ve süreci bir rövanş ve tahrik havasına sokarak sabote edecek kesimlere prim vermeden ve ayrıca devlet gücünü kullanarak yeri geldiğinde PKK'nin varlığının besleyicisi olma zannı altındaki örgütlere de pabuç bırakmadan, en üst düzeyde özgürlükleri hedefleyen ciddi bir açılıma gidilmelidir. Bunun en ileri düzeyde destekçisi Türküyle, Kürdüyle dinî kişi ve yapılar olmalıdır. Geçmişin vebalini belki böylece telafi etmiş olurlar. Bu hususta bölünme paranoyası yaşamaya ise hiç gerek yok. Artık değişimin yönü, ırk temelinde sınırlar belirlemek yerine sınırların anlamını yitireceği milletler topluluğuna doğrudur.
Bu durumda ‘ya sev ya terk et’ciler aynı hikâyeyi okuyacakları yer bulmakta zorlanacaklardır. Ama böylece resmi ideolojinin üretip dayatmış olduğu en zayıf halka, halklar arasındaki en büyük bağlantı noktası haline gelecektir.
İmdi bir önceki yazımızda H. Karaman’ın tutumuna dair yazdıklarımızın bir de bu bağlamda okunması icab etmektedir. Karaman fetvasını, ümmet merkezli bir bilinçle ifade ettiğini belirtmekte ise de beyanatları zihninin daha çok ‘üniter devlet’ kıskacında sıkıştığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla bugün de toplumun önünde görünen bu Sünnî zevatın (ulema da denilebilir) ekseriyetinin, Osmanlı yönetiminin ‘Nizam-ı Âlem’ için kimisi kundakta olan bebek kardeşlerini öldürmesine fetva veren ulemanın varisi olduğu realitesinden hareketle bu -sahiplerinin ifadesiyle- ‘Ecdad Yadigârı’ topraklara gömülmeleri anlaşılabilir olsa gerektir.
Değilse hemen her konuda fikir beyan edip fetvalar geliştiren molla, şeyh, aydın ve entelektüellerin; bu güne kadar, Kürt sorununun çözümü için baş başa vererek ortaya koydukları bir çözüm önerileri neden yok? Son otuz yılda on binlerce insanımızın hayatına ve ekonomik tahribat olarak da, neredeyse bir trilyon dolara mal olan bir sorun ile ilgili tek bir ‘fetva’ları neden yok! Yoksa iddiaları üzere, ‘ümmetçi’ olmaları beklenen Türk ve Türkleşmiş ulemanın damarlarına adı İslam’a dönüşmüş ‘ecdad’ ve ‘ulusçuluk’ zehri mi sızmıştır. Bu ulema denilenlerin öncelikle kurdukları, Kürtlere yapılan ayrımcılık, mağduriyet asimilasyon, şiddet, inkâr vs.’den bahsedenlerin eşittir PKK denkleminden vazgeçmeleri gerekmektedir. Evet, bu dilin ivedilikle terki elzemdir. Çünkü bu duruş, İslam’ın da amir hükmü olan bir insan hakları davasıdır. Bahsi geçen pozisyonlardan bir kısmının bugün artık söz konusu olmadığını düşünenler olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki mevcut hükûmetin bir de İdris Naim Şahin gibi geçmişi ihsas eden, o günlere dönüş özlemiyle tetikte bekleyen bakanlık alabilecek kadar güçlü bir kanadı bulunmaktadır. İşin özünde bu, nasıl bir bilinçaltıyla hayata devam ettiğimizin ibretlik ve bir o kadar da ürkütücü veçhesidir.
Bu nedenle Türk ve Kürt halkının aynı çatı altında kardeşler olarak, ama mutlaka eşit statüde, insanî kardeşlik zemininde birlikte ve beraber yaşamalarını teminat altına almak adına mutlaka anayasal zeminde ivedilikle yapılması gerekenler bulunmaktadır. Bunlardan birkaçı başlıklar halinde şöylece sıralanabilir:
Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi.
Bütün devlet okullarında anadille eğitim hakkının sağlanması.
Alfabeye Kürtçede kullanılan harflerin eklenmesi.
Sosyal-siyasal bütün kamusal alanlarda Kürtçenin serbestçe kullanımının sağlanması.
Kürt öğrencilere üniversitelerin bütün bölümlerinde ek kontenjan sağlanması.
Başında veya içeriğinde ‘Türk’ ibaresi bulunan bütün söylem ve nitelemelerin bu ifadeden arındırılarak bütün vatandaşları kuşatıcı bir dil geliştirilmesi.
Başta ders kitapları ve diğer eğitim-öğretim araçlarının şoven içerik ve görüntüden arındırılıp, ilgili olanlarında Kürtlere ve Kürtçeye de yer verilmesi.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana değiştirilen bütün isimlerin iadesi.
Hutbe, vaaz gibi ibadet çeşitlerinin Kürtçe verilebilmesi.
Yasakçı zihniyetin her tür mağduru ve bütün mahkûmlarına -genel bir afla- iade-i itibarın sağlanması ve tazminat ödenmesi.
http://yenisafak.com.tr/Yorum/Default.aspx?t=19.01.2010&i=236234