Fatma ERDEMCİ


TARİH BOYUNCA KADIN -I-

TARİH BOYUNCA KADIN -I-


 
Yüce Allah kadın ve erkeği aynı hitaba muhatap olan iki ayrı cins olarak yaratmış ve insanlar arasındaki üstünlüğü cinsiyete değil, takvaya bağlamıştır. Kur’an’ın genel hitabına bakıldığında bu açıkça görülmektedir. Bu bağlamda şu ayetler hemen göze çarpmaktadır.
Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/ 56)
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini var eden ve ikisinden bir çok erkek ve kadınlar yaratan Rabbinizden sakının…” (Nisâ 4/ 1)
Kim bir kötülük işlerse onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek, mümin olarak faydalı bir iş yaparsa işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.” (Mümin 40/ 40)
Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler” (Sebe 34/ 28)
Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılabildiği gibi, Yüce Allah yaratırken kullarına adil davranmış, kulluk vazifeleri açısından iki cinse de sorumluluklar yüklemiştir. Kur’an, iki cinse ortak bir hitapta bulunmuştur. Örneğin “Ey insanlar..”, “Ey iman edenler” “Ey inkar edenler” ya da “iman eden erkekler ve kadınlar”, “inkar eden erkek ve kadınlar” şeklinde yapılan hitapta herhangi bir cinsiyet ayırımının yapılmadığı açıkça görülmektedir. Hitap genelden özele dönüştürülürken de insanların cinsiyeti değil, amelin gözetildiği fark edilmektedir.
İnsanlar yaratılışları itibariyle seçkin veya hakir değillerdir. Onları hakir veya üstün kılan, Allah’a karşı sergiledikleri itaat veya isyanlarıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şu şekilde ifade edilmiştir: “Biz insanları üstünlerin en üstünü olarak yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Fakat iman edip salih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (Tin 95/ 4-6).
İSLAM ÖNCESİ DÖNEMDE KADIN
İslam öncesi döneme bakıldığında kadının durumunun pek iç açıcı olmadığı görülmektedir. Kadının tarihi süreç içerisindeki konumunu ortaya koymak amacıyla Babil, Yunan ve Hititlerde, İslam öncesi Arap toplumunda, Yahudi ve Hıristiyanlarda kadının durumuna kısaca değinmek istiyoruz.
 Sümer, Babil ve Asurlarda kadının siyasi ve sosyal haklara sahip olduğuna dair herhangi bir bilgiye/belgeye tarih kaynaklarında rastlanmamaktadır.Sümerlerde sosyal ve siyasal haklardan mahrum olan kadının durumunun çok kötü olduğu aktarılmaktadır. Onların kanunlarına göre erkeğin eşi üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkı vardı. Sümerlerde kadın tamamen erkeğin malı sayılırdı. Erkeğin işlediği zina suçu affedilir ama kadın idamla cezalandırılırdı.Babilliler’de kadının durumu, diğer medeniyetlerde olandan farklı değildi. Bu ülkede babanın mirası yalnız erkek çocuklara intikal ederdi. Kadın sokaklarda eşya gibi satılırdı. Asurlarda yüksek tabakalarda bulunan kadınların başlarını örtmeleri zorunluydu. Diğer kadınlar için böyle bir mecburiyet yoktu. Ayrıca fahişe ve cariyelerin başlarını örtmeleri yasaktı (Yunus Vehbi Yavuz, Kur’anda Kadın Hak ve Özgürlüğü,  ss. 49-57)
 Hititlerde ise, hanedan mensubu kadınlara diğer Asya devletleri kadınlarına tanınmamış haklar tanınmıştı. Bu devlette Kral’dan sonraki en önemli kişi, Kralın annesi, yani ‘tavana’ idi. Asıl Kraliçe (Kralın eşi) Kralın annesi öldükten sonra Tavana unvanını alabilmekte, bayramlarda ve dini törenlerde hemen Kral’dan sonra yer almaktaydı. Mısır ile Hititler arasında imzalanan antlaşmada Kralın yanında Kraliçenin imzası da yer almaktadır. Sıradan kadınlara tanınan haklar konusunda toplumda yaşayan sıradan kadınlar ise pis birer yaratık olarak kabul edilir, kocası ölünce onun cesediyle birlikte kutsal ateşte yakılırdı. Hatta bazı kabilelerde kocasıyla birlikte yakılmaya değer bulunmaz ayrıca diri diri gömülürdü. Benzeri toplumlarda olduğu gibi eski Çinlilerde de durum farklı değildir. Eski Çinlilerde kadın, kocasının kölesidir; kocası ve çocuklarıyla asla sofraya oturmaz, onların hizmetlerini görebilmek için ayakta dikilir. Eski Çin’de erkek ihtiyaç duyduğunda karısını satabilirdi. Yine Çin’de istenmeyen kız çocukları tarlalara bırakılır; ya vahşi hayvanlar tarafından parçalanır veya açlıktan ölürlerdi. Kadına verilen değer, doğurduğu erkek çocuk sayısıyla bağlantılıydı. Mısırda önceden kadının nisbeten özgür olduğu söylense de firavun döneminde kadın tekrar köleleştirilmiştir (Salih Akdemir, “Tarih Boyunca ve Kur’an-ı Kerimde Kadın”).
Medeniyetin beşiği olduğu söylenen Antik Yunanda da durum farklı değildir. Kadın, kölelerle neredeyse bir tutuluyordu, erkek karısını dövebildiği gibi, başka bir erkeğe de hediye edebilirdi. Yine yunanlılarda miras sadece erkek evlada kalırdı. Atina’da kadın daima velayet ve vesayet altında yaşıyordu. Bundan kadının kişisel haklarından mahrum bırakıldığı anlaşılmaktadır. Roma’da da kadının haklarına ilişkin kamu hukukunda herhangi bir bilgiye rastlanmamaktadır. Özel hukukta ise vasiye muhtaç bir konumda kendisine yer verilmiştir. Eski Türk toplumlarında ise, kadının aile içerisinde önemli bir rol üstlendiği görülür. (Necla Akkaya, “Kadının Siyasi Hakları”).
İslam öncesi Arap toplumunda ise, nebatiler hükümdarı Haris’ten itibaren kadınların devlet işlerinde görev üstlenmeye başladıkları aktarılır. Bu dönemde Haldun ve Şakira adında iki yönetici kadın adına paralar basılmıştır. Şakire oğlunun vasisi olarak devr aldığı devlet yönetimini, gelini Cemile’ye devretmiştir. Aynı toplumun bir başka kolunu oluşturan Palmirler’de Zeynep adında bir kadının oğlundan yönetimi devr alarak uzun süre yöneticilik yaptığı gelen haberler arasındadır. Bu tür istisnai durumlar olmakla birlikte İslam öncesi Arap toplumunda kadının haklarının çiğnendiği ve ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü belirtilmektedir. Örneğin İslam’ın geldiği dönemde dahi hala kız çocuklarının diri diri gömüldüğüne, kocası öldüğünde ergenlik çağında oğlu olmadığında kadının mirastan mahrum bırakıldığına ya da bizzat kadının kendisinin varislerine miras olarak kaldığına şahit olunmaktadır. Bununla birlikte toplumda önemli roller üstlenen kadınlar da yok değildi. Örneğin Safiye bnt Abdulmuttalip, Hint bnt. Rebi’ bu kadınlar arasındadır (Hamidullah, İslam Peygamberi, c.I, ).
Yahudilerde de kadının hiçbir değeri yoktu. Çünkü kadın erkeği yoldan çıkaran olarak görülmektedir. Yahudi erkekler şöyle bir duada bulunurlar; “Ey ezeli ilahımız, kainatın kıralı! beni kadın olarak yaratmadığın için sana hamd olsun”. (Akdemir, agm,) Çünkü Havva, dolayısıyla tüm kadınlar suçludur. Yahudilerde kız çocukları hizmetçi kabul edilir, cariye gibi satılırdı. Yahudilerde adet olduğu üzere kadınlarla aynı sofraya oturulmazdı. Baba kızını istediği kişi ile evlendirirdi. Kadına “pula” denilirdi, bu, kocasının mülkü anlamını taşıyordu. Evlenme, çoğu zaman satın alma şeklinde gerçekleşirdi. Boşanma hakkı da sadece erkeğe aitti. Yahudilerde çok evlilik hoş karşılanırudı (Yavuz, age).
Hıristiyanlık’ta kadını aşağılama geleneği daha da güçlüdür. Zira kadın, yasak meyveden yemiş ve yedirmiştir. Böylelikle insan neslinin günahkar olmasına sebep olmuştur. Kadın hamile iken dışarı çıkmamalıdır. Günahını teşhir etmesi hoş karşılanmaz. Büyük Hıristiyan ilahiyatçılarından olan Büyük İskenderiyeli Cellement’e göre kadın, kadın olduğundan dolayı utanmalıdır (Cihan Aktaş, Modernizmin Evsizliği ve Evliliğin Gerekliliği)
Bugün bile Katolik kiliselerinde okunan nikah duasında “ günahla düştüm annemin karnına, günah işledi annem bana hamile kalınca” denilmektedir. Altıncı yüzyılda, mason meclislerinde kadının ruhunun olup- olmadığı tartışmalarında yalnızca katılımcılardan biri kadın lehine oy kullanmıştır (Akdemir, agm). On üçüncü yüzyıldan itibaren batıda cadı avı başlamış, Özellikle İngiltere’de cadı avının, Kraliçe Elizabet döneminde en üst düzeye çıktığı ve bu dönemde yirmi bin büyücünün ölüme mahkum edildiği belirtilmektedir. Bunun sebebi de kadınların tarihi ve güncel siyasi konularda fikir beyan etmeleri ya da aile meclislerinde seslerini yükseltmeleridir. Bu, dinen yasak olmasına rağmen kadınların cinler ve şeytanlarla ilişkiye girdikleri ve böylece cadılaştıkları inancına dayanıyordu (Cihan Aktaş, “Kadının Toplumsallaşması ve Fitne”).
İngiliz parlamentosu, evli kadınların ilk defa eşlerinden bir ölçüde bağımsızlık sağlayan mal edinmeleri kanununu bundan ancak bir asır önce onayladı. İşte bu korkunç zulüm ve aşağılamalar sonucunda feminizm hareketi batıda başladı ( Eaton, Tanrıyı Hatırlamak).