admin admin


BU ÜLKE ve ANTİ-KAPİTALİST MÜSLÜMANLIK

BU ÜLKE ve ANTİ-KAPİTALİST MÜSLÜMANLIK


BU ÜLKE ve ANTİ-KAPİTALİST MÜSLÜMANLIK
 
Kapitalizm, ekonomik bir sistemden fazla bir şeydir ve özellikle Türkiye’de ve diğer Müslüman coğrafyalarda kapitalizmden (sermayecilik ya da sermaye hâkimiyeti) söz edildiğinde olumsuz ve hatta yerel kültür mihverlerine uygun olarak ayıplanmış, tardedilmiş bir durumdan söz edildiği düşünülür. Bu gerçeklere rağmen kapitalizmden söz eden insan teki hakkındaki ilk izlenim söz konusu insanın Sosyalist bir dünya görüşüne sahip olduğu yönündedir. Yani ayıplanmış bir durumdan şikâyet eden insanın, kendi toplumu içersinde tercih ettiği oluşum biçimi de ayıplanır bir durumdadır. Şikâyetini yaptığımız konuda haklı ve fakat şikâyeti bize yaptıran duruş konusunda haksız bir duruma düşmek, kendi toplumlarımızın sahip olduğu sosyal temellere karşı geliştirdiğimiz şizoik çatışmanın bir ürünü.
 
Türkiye gibi Müslüman ve uluslar arası sistem tarafından denetlenmeyi engelleyemeyen siyasal iradelerin hâkim olduğu coğrafyalardaki köklü meselelere çözüm üretme konusunda vazgeçilmez değerde olan “tartışma ve siyaset hakkı” gibi imkânların yokluğu dolayısıyla yaşanan her fırsat niteliğindeki vakıada yarar görmeden öte zarar görüyoruz. Özellikle bu bağlamda feodal bir geçmişten gelmiyor oluşumuz dolayısıyla bugün Türkiye’de ve hatta tüm Müslüman ülkelerde yaşanan ekonomik ve sosyal meselelerimizin kaynağında kapitalizmi bulmamız gerçeğe uygun değildir. Bugün ve geçmişte Batı’da ve özellikle Batı Avrupa ve ABD’de yaşanan kitle kalkışmalarının getirdiği kısmi dönüşümlerin neredeyse tamamı, kapitalizmin daha kapsamlı ve sağlıklı bir hale evrilmesine yardımcı olmuştur. Yani söz konusu kalkışmalar, kapitalizm karşıtı olmak dolayısıyla gerçekleştirilebilen kalkışmalar değildi ve fakat uluslar arası sistemle olan kan uyuşmasını gizleyemeyen tüm sol hareketler ve liderler söz konusu kalkışmaları olduğundan farklı göstermek amacıyla her türden illüzyona başvurmayı da ihmal etmediler. Kapitalizm, insan dışındaki tüm türlerin dünyasına hakim olan hiyerarşik yapılanmayı insan türünün dünyasına egemen kılmak gibi bir sonucu önümüze koymuştur. Bu gerçeği kısaca, gücün egemenliği şeklinde ifade etmemiz mümkün.
 
Feodal bir geçmişten gelmiyor oluşumuz dolayısıyla bugün Türkiye’de işlemekte olan ekonomik sistem, kapitalizm değil, “talan ekonomisi”dir. Kapitalizm ilk evrelerinde hantal devlet bürokrasisine karşı sermaye sahibinin elde ettiği üstünlüğü ifade etmek üzere kullanılıyordu. Yani o dönemlerde kapitalizm dendiğinde bugün anlaşılanları anlamak mümkün değildi ve bu gerçeğin en önemli sonuçlarından biri de kapitalistin kazanmak zorunda kaldığı niteliklerdi. Kapitalist, uyruğu olduğu devletin olmadığı yerlerde ve uyruğu olduğu devletin garantörlüğü olmadan dahi ekonomik bir etkinlik gösterebildi. Özellikle bu niteliğiyle öne çıkmıştır kapitalist. Kapitalist ya da Kentsoylu, Burjuva denilen unsurun güttüğü kar amacının en önemli türevlerinden biri de sermayesinin geleceği açısından söz konusu sermayeyi işleten insan kaynağının varlığını korumaktır. Bu bağlamda özellikle Batı Avrupa’da kapitalistlerin aristokratlardan (aralarındaki farkın küçüklüğü ihmal edilebilir bir düzeydedir) devraldığı en önemli söz ve bu sözün sebebiyet verdiği terbiye şöyle ifade edilmiştir:
 
“Asalet, icbar eder.”
 
Kapitalizmin Batı’da ulaştığı sonuçların diğer yerlerde ulaşılan sonuçlarla olan farkının ana sebebi, diğer yerlerde uygulanmakta, daha doğrusu uygulanabilmekte olan şeyin kapitalizm olmaması, olamamasıdır. Kapitalizm, bir sosyal yapının ve dolayısıyla bir tarihin ürünüdür. Aristokrasi ve Kilise ile olan mücadelenin bir devrimci olarak yansıttığı Burjuva, kendi yolunun dinamikleri dolayısıyla Burjuvadır ve Kapitalisttir. Kapitalist dendiği zaman sermayesi olan ve bu sermayeyi çalıştıran insanı anlamak, en hafif deyişle saflıktır. Kapitalist dendiği zaman elbette ki bir sermayenin sahibini anlamak gereklidir ve fakat bu anlayış kapitalisti tanımlamak için yeterli değildir. Kapitalisti kapitalist yapan onun sahip olduğu evren vizyonudur ve bu vizyonun temelinde bir ahlaki dizge saklıdır. Türkiye’de devlet tarafından oluşturulmak istenen sermayedarlara kapitalist demek ise, neredeyse öykünmektir. Çünkü bu topraklarda insanlar yedeklerinde özendikleri bir aristokrasiyi tutmuyorlar. Sermaye sahibi olmak, bu topraklarda İslam ile çatışmayı göze almayan ve fakat İslam’ı bir meşrulaştırıcı unsur olarak kullanabilen bir unsurdur. Dünyaya egemen olan gücün temel ilkesi “gücü arttırma ilkesi”dir ve bu ilkeye ihanet eden her unsur, yok edilmekle tehdit edilmektedir. Türkiye’de ve özellikle Müslüman olan ülkelerde yaşayan insan, geldiği her toplumsal katmana yedeğinde tuttuğu unsurlarla gelmektedir ve bu unsurlar, feodal bir geçmişten gelmiyor oluşumuz sebebiyle şekillenmiştir. Bu bağlamda kapitalizme abdest aldırmak deyiminin iyice anlaşılması gerekmektedir. Bu topraklarda kapitalizme abdest aldırmak kaçınılmazdır, çünkü bu topraklarda -ne yapılırsa yapılsın- İslam’a sevimli görünme zorunluluğu hala hayatiyetini korumaktadır. İslam’a sevimli görünme çabası elbette ki ahlaki bir başarısızlıktır ve fakat bu gerçek aynı zamanda sosyal bir yapının da kaçınılmaz sonucudur. Feodal bir geçmişten gelmiyor oluşumuz ve Müslüman toplumlar oluşumuz dolayısıyla bugün yaşadığımız hercümerç, sahip olduğumuz kültürel dairenin yapısal özelliklerini zorlamamızdan kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda şöyle bir motto oluşturmak imkansız değildir:
 
“İslam’dan kapitalizm çıkmaz.”
 
Müslüman bir tarih dolayısıyla İslam ve Kapitalizmin bir antagonizma oluşturduğunu görmemek, en hafif deyişle cehalettir. Türkiye’de yaşayan muhafazakâr sermaye sahiplerinin parayla olan ilişkisini, dünya sisteminin ürettiği imkânlara talip olabilmeleriyle izah etmek imkânsız değildir. Oysa Müslüman dünya görüşünün Müslümanlara sunduğu vizyon, sözünü ettiğimiz imkanlara talip olmakla uyuşmaz. Dünyaya egemen olan sermaye hâkimiyetinin en önemli özelliği, tüm insanları kendisine hizmet etmek zorunda bırakmasıdır. Bu zorunluluk, kuşatma, yarılamaz şeklinde bir düşünceyi dillendirdiğimi düşünenler yanılırlar. Bilakis bu kuşatmanın yarılabilir nitelikte olduğunu izah etmeye çalışıyorum. Sermayesizliğin bir tehdit olarak toplumların karabasanı haline geldiği gerçeğini göz önünde tutmak gereği her zaman vardır. Kapitalizme abdest aldırmak ne kadar gerçeğe uygunsa Sosyalizme abdest aldırmak da o kadar gerçeğe uygundur diyenler çıkabilir. Bu itirazı ya da istihzayı dillendirenleri küçümsememek gerekir. Çünkü bu topraklarda bir meselenin çözüm kaynağını İslam’dan almak demek, hayat hakkını kaybetmek demektir. Bir meselenin çözüm kaynağını İslam’dan almak, hayat hakkını kaybetmektir, ama İslam buna rağmen ilginç bir biçimde merkezi özelliğini bir sosyal yapı durumu olarak korumaktadır da. İslam’a sevimli görünme zorunluluğu, bu toprakların Müslümanlıkta karar kıldığının en önemli sosyolojik göstergelerinden biri durumunda.
 
Müslümanlık, elbette ki yapısal olarak anti-kapitalisttir ve fakat var olan bu antagonizma, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki sahte ve kısmen kurgusal antagonizmaya benzemez. Yani Müslümanlar, tıpkı “sosyalistler gibi anti-kapitalist” değildir. Sosyalizm, kapitalizmin bünyesine uygun olarak sistem-dışı bir unsur değildir. Her ikisi de antropomorfik değerlere yaslıdır ve aynı köke bağlanmaları da kaçınılmazdır. Bu bağlamda soğuk savaş döneminde gerçekleşen o çıldırtıcı karmaşayı hatırlamamız yerinde olur. Yani SSCB’nin, post-modern dönemlerde (1950 ve sonrasında) ayyuka çıkmış olan “Batı medeniyetinin iflası korkusu” sebebiyle Batı ile aynı köke bağlanabilecek bir fidanlık olarak düşünülmesi zorunludur.
 
Müslümanlık, sermayenin ya da gücün hâkimiyetini onaylayabilecek tıynette değil ve fakat Müslümanlık, anti-kapitalist oluşunu da insanın yeryüzünde bulunma gerekçesiyle izah eder. İslam’ın ve dolayısıyla Müslümanların müdahil bir rolü edinmeleri kendi tabiatlarını izah edebilecek bir nitelikte olmalıdır. Bu gerçeğin göz önünde tutulmaması durumunda karşılaşılacak olan şey, içi boşaltılmış çok amaçlı bir manivelaya dönüşmektir.
 
Anti-kapitalist Müslüman ifadesinin göze batarcasına vurgulanmasının en önemli sebebi, bu topraklarda yaşayan Müslümanların bu toprakların meseleleri konusunda güçlünün tarafında yer alıyor gibi bir manzara arz etmesidir. Güçlünün yanında yer alma şeklinde kurguladığım bu cümleyi yadırgayanlar olacaktır. Çünkü toplumların hayatta kalabilmek için sahip oldukları dürtüyü görmezlikten geliyoruz. Zaten bu yazıyı kaleme almamın sebebi de asla niyet okuyuculuğu yapmak değildir. Yani bu yazıyı yazarken bu topraklarda yaşayan insanları anlama çabasına dalmaktan başka bir amaca sahip değilim.
 
Anti-Kapitalist Müslüman Gençler ifadesinin irdelenmesi gereğine inandığım için özellikle Gençlik üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Genç dendiği zaman herkesin anlamaya eğilimli olduğu şey biyolojik bir konumdan ya da yaştan başka bir şey değildir. Gençlerin bu topraklarda bu kadar önemsenmesinin asıl sebebi, gençliğin biyolojik bir konumdan öte, gençliğin “itiraz edebilme gücü” dolayısıyla anlamlandırılabilmesidir. Yani itiraz edebilme gücüne sahipseniz, doksan yaşında da olsanız gençsinizdir ve fakat yirmi yaşında olmanıza rağmen “itiraz edebilme gücünden yoksunsanız” bunağın tekisinizdir. Müslüman ifadesi ise, bu toprakların sahip olduğu tüm “kaygıların” sosyolojik bir gerçek olarak isimlendirilmesidir. Anti-kapitalist ifadesi ise, dillendirildiği gibi dillendirenin ya da işaret edilenin sosyalist olduğu yönündeki koşullanmayı işaret eder ve bu koşullanmanın ise, kapitalizmin Türkiye’de ve Müslüman ülkelerde işleyen bir sistem olmasıyla değil, Türkiye ve Müslüman ülkelere hâkim bir küresel güç olmasıyla ilişkisi vardır.
 
Müslümanlık, anti-kapitalisttir, çünkü kapitalizmin sebebiyet verdiği parçalanmayı insanı hedeflemiş bir tehdit olarak algılar. Parçalanma derken, kapitalizmin yapısal olarak getirmek zorunda kaldığı çok-ölçülülüğü ifade etmeye çalışıyorum. Sanat hayatı, iş hayatı vb parçalanmalar, İslam’ın bir hayat biçimi olarak sunduğu alanı iğdiş etmekten başka bir sonuca yol açmaz. Kapitalizmin ve özellikle antropomorfizmin (İnsan Tanrı ya da Humanizm) bilime dönük beklentileri dolayısıyla bilimi bir ideolojiye dönüştürmüş olması, teknolojiyi “sınırsız hâkimiyet isteğinin” bir sonucu olarak hâsıl etmiştir. Kapitalizmin bugün yeryüzünde bir “güç konumunda” bulunuyor olması, Müslümanlığın sahip olduğu en rafine reflekslerini bile harekete geçirmeye yeter. Müslümanlık, modern dünyayı kışkırtmayı sağlayabilecek olan şu soruyu mutlaka sorabilmelidir:
 
“Bilim, bilginin ölçüsü müdür, yoksa içinde bilimin temelini ve sınırlarını da barındıran ve dolayısıyla bilimin asli etkinliklerinin de belirlendiği bir bilgi var mıdır?”
 
Yukarıdaki soru, Martin Heidegger’in yıllar önce sorduğu bir sorudur ve bu soru, Batı Medeniyet çizgisinin dışına taşmayı başarmış olmanın getirdiği bir sorudur. Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi isimli, sembolik değeri çok yüksek olan eserinde Martin Heidegger’e yer vermez. Çünkü Martin Heidegger Batı Felsefesi çizgisinden taşmayı başarmış bir düşünürdür ve dile getirdiği bu soru, özellikle Müslümanlığın afortiori (evleviyetle, öncelikle) olarak dillendirdiği bir sorudur. Müslümanlığın özellikle bu topraklarda okumaya verdiği değerin temelinde de tevil etme gücünün değeri vardır.
 
Köksüzlük, bir tür göçebeliktir. Çünkü yüzer-gezerdir ve dolayısıyla bulunduğu alanı geliştirmek gibi bir kaygının da sahibi olamaz. Sahip olunan niteliklerin, kökleriyle olan bağlantısını tesis etmeyen her şeyin sahte ve kısa vadeli olacağını görmemiz gerekiyor. Yerleşikliğimizi ve dolayısıyla bulunduğumuz alanı geliştirme zorunluluğumuzun kaynağında ya da kökünde İslam bulunuyor ve bu, her şeyden sosyal temellerimizi tesis eden en önemli toplumsal gerçekliğimizdir. Bu bağlamda dilin, literatürün, edebiyatın dünyamızın sınırlarını teşkil ettiğini fark etmemiz gerekiyor. Dünyamızın sınırlarında bulunmayan dil parçacıkları ya da taşıyıcılar, bizi şizoik ya da gerçek dışı birer unsur durumuna getirebilir. Karşılaştığımız meselelerin tanınmasını sağlayacak olan yeni nirengi noktalarının dilden geçtiğini ve özellikle bu bağlamda temel belirleyicileri İslam olan Kürtçenin ve Türkçenin çağcıl (temporary), yani yaşayan, yüzyılı içersinde güncellenmiş bir hayat sahasına kavuşması gereği vardır. İçinde yaşadığımız vakıaların, kendi kaynaklarımızda tekabül ettiği alanları keşfetme zorunluluğu, bizi var olamaya doğru iten en önemli unsurdur.