Mustafa AKMAN


Hadis ve Sünnetle İlgili Tartışmalar

Hadis ve Sünnetle İlgili Tartışmalar


Hadis ve Sünnetle İlgili Tartışmalar
 
Hadisleri içerik yönünden eleştiri faaliyeti hicri I. asırdan günümüze kadar devam eden bir faaliyettir. Başta Peygamber'in (s) eşi Ayşe (r) olmak üzere bazı sahabe ve sonraki âlimler, çeşitli sebeplerle Peygamber'e yakıştıramadıkları rivayetleri tenkit etmişlerdir. Ne var ki daha sonraki dönemlerde hadislerin senetlerinde yer alan bazı ravilerin itham edilmesi yüzünden zayıf sayılıp reddedilmeleri normal kabul edilirken eleştiri konusu yapılan içerikleri (metinleri) sebebiyle reddedilmeleri -çelişik olarak- pek hoş karşılanmamış ve bu durum maalesef sahih hadisin reddi gibi algılanır olmuştur. Misalen; Ebu Hanife (80-150/699-767)ve öğrencileri, Kur'an'a ve akla aykırı buldukları bazı rivayetleri eleştirmeleri nedeniyle hadisçilerce sahih hadise muhalefetle suçlanmışlardır. Oysaki Ebu Hanife ve öğrencilerinin böyle bir tutum içinde olmaları düşünülemez.
Hicri III. asır âlimlerinden İbn-i Kuteybe (213–276/828–889) özellikle Mutezile mezhebine mensup bazı bilginleri, eleştirdikleri rivayetler yüzünden hadise muhalefet ve ilgili rivayetleri anlamamakla suçlamıştır. Hâlbuki söz konusu rivayetler incelendiği zaman bu eleştirilerin büyük ölçüde makul ve haklı gerekçelere dayandığı görülmektedir. Böyle bir eleştirinin hadis inkârıyla ilgisinin olmadığı açıktır. Tersine İbn-i Kuteybe de dâhil bu tutumu sergileyen zevatın mevzuyu muhakemede yetersiz kaldıkları ve yerleşmiş yanlış kodların ötesine geçemedikleri besbellidir.
Nitekim hadisçilerin rivayet ettikleri ‘Ümmetim bir yağmura benzer. Başı mı hayırlıdır, sonu mu bilinmez.’, ‘İslam garip başladı, sonra başladığı gibi garip olacak.’, ‘Ümmetimin en hayırlısı benim Peygamber (s) gönderildiğim nesildir.’ hadisleri de çelişkili bulunarak o dönemde bazı âlimlerce eleştirilmiştir. Görüldüğü gibi bu rivayetler Peygamber'in (s) bilgi sahibi olmadığı geleceğe yönelik gaybi haberlerdendir.
Bunun gibi İbn-i Mace'nin (209–273/824–886)rivayet ettiği Evleniniz. Çünkü ben (kıyamet günü diğer) ümmetlere karşı çokluğunuzla iftihar edeceğim’ hadisi ile Deylemî'nin rivayeti olan ‘Allah bir kulu sevdiği vakitte onu Zât-ı Ulûhiyetine hizmet etmek için seçer. Onu kadın ve evlât ile meşgul ettirmez’ hadisleri arasında da açık bir çelişki söz konusudur. Bilindiği üzere kimi çevreler bu ikinci sözü evlenmeyen vakıf durumdaki bay ve bayan mensuplarının eylemini tecviz etmede kullanmaktadırlar.
Keza vefat ettiğinde Peygamber'in (s) zırhının, az bir ödeme miktarı karşılığında bir Yahudi'de rehin olduğunu bildiren rivayet hicri III. asırda şöyle eleştirilmiştir: Fesübhanellah! Müslümanlardan ona yardım edecek ve borç verecek biri mi yoktu? Oysa Allah onların mallarını çoğaltmış, onlara birçok beldeyi fethetmeyi nasip etmiş, Yemen'in bir ucuyla Bahreyn ve Umman'ın bir ucu arasındaki yerlerin, Necd ve Hicaz topraklarının gelirlerini toplamışlardı. Üstelik Osman, Abdurrahman ve benzerleri gibi zengin sahabenin malları da vardı? Onlar neredeydi? Bu bir yalandır. Bunu söyleyen Rasulullah'ı zühd ve fakirlik ile övmek istemiştir. Peygamberler böyle övülmez. Orduları donatan, yüzlerce kişiyi önüne katıp idare eden kimse, Allah kendisine Fedek arazisini ve diğerlerini ganimet vermiş iken nasıl aç kalır? Bu rivayeti eleştirenler, ayrıca Peygamber'in (s) umre ve hac ziyaretlerinde kendisi ve ashabı için kestirdiği onlarca kurbanı delil getirerek böyle biri nasıl olur da kendisine borç verecek birini bulamayıp zırhını rehin verir? sorusunu yöneltirler.
Görüldüğü gibi yapılan eleştiriler, makul ve tarihi gerçeklere uygundur. Kaldı ki İbn-i Kuteybe'nin bu eleştirilere verdiği cevap pek de tatmin edici gözükmemektedir. Nitekim sonraki devirlerde de özellikle fakihler ve kelamcılar tarafından rivayetlerin içeriklerine yönelik eleştiriler, belli ölçüde sürdürülmüştür. Nihayet günümüzde yapılan bilimsel araştırmalarda da birçok Müslüman ve gayrimüslim bilim adamı bazı rivayetleri içerikleri yönünden araştırıp bunların Peygamber'e ait olamayacağı sonucuna ulaşmışlardır. Tabiatıyla bu samimi bilimsel çabaların hadis inkârı veya reddiyle bir alakası olmasa gerektir.
Burada bir incelik gözden kaçmamalıdır. Neyin sünnet olup olmadığı, sünnetse bağlayıcılık yönünden ne ifade ettiği gibi hususlar, İslam bilginleri arasında sürekli tartışılmıştır. Hadisçiler sünneti, dinî bir hüküm ifade etsin ya da etmesin, Peygamber'in (s) bütün sözleri, filleri, tasvipleri ve O’nun hayatına dair bilgiler olarak tanımlamışlardır. Bu tanıma göre, örneğin; Peygamber'in (s) fiziki yapısı (şemaili), beşerî tercih ve alışkanlıkları da sünnet içerisinde yer almaktadır. İşte sünnetin tam da bu kısmı fıkıhçı (İslam hukukçusu) için bağlayıcı bir nitelik taşımaz. O yüzden bir fıkıhçı mesela Peygamber'in (s) sakal bırakmasını, uygulanması gereken bir sünnet değil yapılması mubah bir adet kabul eder.
Buharî'nin el-Cami'us-sahih kitabını şerheden Kirmanî(717–786/1317–1384)hadisçilerin sünnet tanımına uygun olarak hadisin konusunu, Allah'ın elçisi olması itibarıyla Resulullah'ın zatıdır, şeklinde belirleyince ondan bir asır sonra gelen Muhyiddin el-Kafiyecî(788–879/13861474) ise Resulullah'ın zatı hadis ilminin değil, tıp ilminin konusudur diyerek itiraz etmiştir. Bu itiraz, aynı zamanda Peygamber'e uymada örnek almaya elverişli olanla olmayanı birbirine karıştıran kişilere yöneltilmiş bir eleştiridir.
Öte yandan günümüzde de nelerin sünnet olup olmadığı konusu tartışılmaya devam etmektedir. Özellikle halk için yazılmış bazı dinî kitaplarda Peygamber'in (s) dinî ve ahlakî kişiliğini yansıtan çarpıcı özellikler yerine daha çok o dönemin örf ve âdetine dayanan biçimsel uygulamalar sünnet olarak ön plana çıkartılmaktadır.
Örneğin, Peygamber'in (s) kılık kıyafetini taklit etmek, yer sofrasında ve elle yemek, o gün kullanılan araçları aynen kullanmak (misvak vb.), sünnet zannedilmekte, bunları yapmayanlar sünnete uymamakla suçlanmaktadır. Hâlbuki bunları yapmakla Peygamber'in (s) örnek alınmış olmayacağı açıktır. Bu nedenle halka yönelik yazılan dinî eserlerde nasıl bir peygamber algısı ve hadis anlayışı sergilendiğine dikkat edilmelidir. Halkın başucu kitapları durumundaki temel eserlerde, Kur'an ve sünnetin tayin ve tespit ettiği peygamber anlayışı yerine yabancı muhtelif kültürlerden devşirilerek İslamî kavramlarla boyanmış insanüstü hatta tanrılaştırılmış bir peygamber algısının işlendiği ve halkın ekseriyetinin de bu doğrultuda bir inanca sahip olduğu bilinmelidir.
Binaenaleyh Kur'an'ın öngördüğü peygamber tasavvuruna sahip bilginlerin, yazarların, kanaat önderlerinin bu noktaya eğilmeleri ve halkın dikkatlerini bu hususa teksif etmeleri büyük önem kesp etmektedir. Böylesi konuların halka halk diliyle anlatılması ve yaygınlaştırılarak sahih bir risalet ve sünnet anlayışının yerleştirilmesi gerekmektedir. Halkın başvuru kaynağı haline gelecek basit ve hikâyemsi kitapların yanında kaliteli ilahî-ezgi gruplarının oluşturularak bu yöndeki ihtiyacı da gidermek esas olmalıdır. Mesela Dursun Ali Erzincanlı gibi hurafe yayıcıların yerine, ilgi ve alaka konusu olacak özelliklere sahip şahıs veya grupların ihdas edilerek halka, onların seviyelerine uygun müzik üretmeleri sağlanmalıdır. Böylece genellikle her toplumda söz konusu olan halkın ayrı, aydınlarının ayrı düşüncelere sahip olması durumu ortadan bir nebze de olsa kaldırılmış olunacaktır. Gerçi toplumumuzda çoğu aydın denilen kimselerin de halktan pek farklı düşünüp inandığı söylenemez. Bu ise genelde tasavvuf ve özelde Nakşîliğin başımıza musallat ettiği ayrı bir badire olarak önümüzde durmaktadır.
Bu çerçevede sünnet olarak halk arasında yaygın olduğu halde zayıf veya uydurma rivayetlere dayanan birçok uygulama ciddi bir problem teşkil etmektedir. Örneğin; namazı sarıkla kılmanın daha faziletli olduğu, yemeğe tuzla başlamanın, akik veya yakut yüzük takmanın, üç aylarda aralıksız oruç tutmanın sünnet olduğu vs. benzeri pratikler, aslında uydurma hadislere dayanmaktadır. Bunları Peygamber'e dayandırmadan yapmak bizatihi sakınca içermese bile dinî bir tavsiye gibi algılayarak, başkalarına empoze etmek kesinlikle sakıncalıdır.
Kur'an'ın öğütlerine, Peygamber'in (s) sünnetine aykırı olduğu halde bir kısmı hadis mecmualarında, bir kısmı da geçmişte halk için yazılmış dinî içerikli eserlerde yer alan birçok uydurma hadis zamanla, insanların zihninde sünnet olarak yer etmiştir. Bunlara iyi niyetle itiraz ederek karşı çıkanların esas amacı, Peygamber'i ona yakışmayan söz ve davranışlardan uzak tutmak ve dinin tahrif sürecine engel olmaya çalışmaktır. Çünkü çoğunlukla kopyala, kes, yapıştır misali yabancı kültürlerden etkilenilerek uygulamaya konulan ve Resulullah'a nispetle de meşruiyeti sağlanmaya çalışılan ve maalesef başarılı da olunan bu tür nevzuhur düşünce ve pratikler, yepyeni ve apayrı bir dini yaşantı ve algıyı işaret etmektedir.
Hicri 2. asırdan itibaren önce tedvin sonra da tasnif edilerek kitaplaşan hadis külliyatı, 3. asra gelindiğinde en meşhur eserlerini vererek zirve noktasına ulaştı. Sonradan Kutub-i Sitte olarak meşhur olan altı hadis kitabı da bu dönemde tasnif edildi. Bu eserlerin sahipleri, kendilerinden önce derlenmiş yazılı hadis kaynaklarını musannıf ve ravilerinden hadis alma teknikleriyle aldıkları rivayetler arasından kendi tercihleri doğrultusunda sahih olduğuna inandıkları hadislerden bir seçme yaptılar.
Dönemlerinden birkaç asır sonra şöhrete ulaşan altı hadis mecmuası ve özellikle Buhari (194–256/810–870) ve Müslüm'in (206–261/821–875) el-Cami'us-Sahih'leri geçmişte bazı eleştirilere maruz kalsalar da kendilerini diğer hadis eserlerinden ayıracak bazı özelliklere sahiptiler. Ancak içlerinde yer alan rivayetler diğer hadis kaynaklarındakinden çok farklı değildi. Onların kendilerine göre bir seçim yapmaları, bazı zayıf ve uydurma rivayetlerin kitaplarına girmesine engel olmuştu. Ancak bugün yapılan bazı araştırmalar gösteriyor ki, onlar da bu konuda tam bir başarı sağlayamadılar. Bu onların bilerek isteyerek kitaplarına zayıf veya uydurma hadis aldıkları anlamına gelmiyor şüphesiz. Bilakis onlar yaptıkları içtihat sonucu kitaplarında yer verdikleri hadislerin sahih olduğuna samimiyetle inanıyorlardı. Fakat insan olmaları dolayısıyla hataya düşmeleri doğaldı. Ayrıca önlerine gelen problemli rivayetler kendilerinden çok önce ortaya çıkmıştı.
Hadis tarihinde özellikle Buharî ve Müslim'in mecmuaları tarihi süreç içinde kazandıkları otorite yüzünden nerdeyse tartışmasız bir güvene layık olmuş ve mesela Buharî'nin el-Cami'us-sahih'ine Kur'an'dan sonra en sahih kitap unvanı verilmiştir. İşte bu abartılı yaklaşım daha sonra gelen ilim adamlarının bu eserleri objektif olarak değerlendirmelerine engel olmuştur. O yüzden İslam kültüründeki yaygın kanaate göre bir hadis Buharî ve Müslim'in eserlerinde yer alıyorsa mutlaka sahih sayılmıştır.
Hadislerin günümüze nasıl ulaştırıldığını bilen bir kimsenin böyle bir güven içinde olması beklenemez. Zira Peygamber (s) döneminden günümüze orijinal şekliyle gelebilen yazılı tek kaynak Kur'an-ı Kerim'dir. Onun dışında kalan hadis kaynaklarımızın az veya çok insanî manipülasyona maruz kaldığı bilinmektedir.
Binaenaleyh bazı hadis kaynaklarının tarihî süreçte kazandıkları şöhret ve itibar günümüzde yanıltıcı olabilmektedir. Onların adeta bir tabu gibi görülerek eleştirilerden uzak tutulması, Peygamber'in (s) evrensel mesajını günümüz insanına ulaştırmada zorluk yaratmaktadır. Dolayısıyla, geçmiş İslam âlimlerinin ve bu arada büyük hadisçilerin eserlerini, onların samimi çabalarını ve muazzam gayretlerini göz ardı etmeden, maruz kalabilecekleri hataları dikkate alarak dinî ve ilmî bir duyarlılıkla incelemeye tabi tutmak zorunludur.