Dinin Kaynağı Olması Bakımından Hadis ve Sünnet
(Peygamber'in Örnekliğinin Günümüzdeki Önemi)
Resulullah, özellikle bazı ticari ve toplumsal ilişkileri düzenleyen hükümlerde içinde bulunduğu toplumun örf, adet ve uygulamalarını esas almıştır. O aleyhisselam, kendisinden sonra gelen yönetici ve bilginlerin de yaptıkları gibi gerekli hallerde, Kur'an'da yer almamış bazı konularda, onunla ters düşmeyen hükümler vermiştir. Dinin temel ilkelerini referans alacak bu tür yeni hükümleri vermede İslam bilginlerine tanınan bu hakkın Peygamber'e tanınmaması düşünülemez.
Peygamber'in (s) söz ve eylemleri, dinî ve dünyevî olmak üzere iki temel ayrıma tabi tutulmuştur. Buna göre, Peygamber'in (s) dinle ilgili söz, eylem ve davranışları müminleri bağlayıcı kabul edilmiş, dünyevî tutum ve davranışları bağlayıcı sayılmamıştır. Burada dinî, dünyevî ayrımı, Peygamber'in (s) söz ve eylemlerinin kaynak ve niteliğini anlamak açısındandır. Başka bir deyişle, Muhammed [*] aleyhisselam'ın herhangi bir eyleminin kaynağı, vahye mi yoksa kendi bilgi ve tecrübesine mi dayanmaktadır? Bu eylem, dinin inanç, ibadet alanıyla veya diğer kurallarından biriyle mi ilgilidir yoksa birey veya toplumla ilgili rutin bir insanî davranış mıdır? Aslında İslam dinine göre insanın bütün söz, eylem ve tutumlarının dinî bir değeri vardır. Dolayısıyla dinin değerlendirmesi dışında kalan herhangi bir insan faaliyeti söz konusu değildir. Dinin amacı, insanın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak olduğuna göre, bütün insanî eylemlerin; doğru yanlış, günah sevap gibi dinî değerlendirmelere tabi tutulması doğaldır. Ancak bu durumda kendisine itaat edilmesi ve örnek alınması Allah tarafından emredilen bir peygamber, hangi yönüyle örnek alınacak ve insanlara model olacaktır? hususunu açıklığa kavuşturmak gerekecektir.
Bilindiği üzere Kur'an, Muhammed aleyhisselam'ın üstün ahlakî kişiliğine, insanî erdemlerine değindiği halde, onun fizikî özelliklerine, giyim kuşamına, yeme içmesine, dünyevî becerilerine temas etmemiştir. Kur'an, O'na itaat edilmesini isterken peygamberlik misyonuna, O'nu örnek gösterirken de ahlakî meziyetlerine dikkat çekmiştir. Bu durumda, Muhammed aleyhisselam'ın söz ve eylemlerinin bağlayıcılık yönü, O'nun peygamberlik görevi ve ahlakî kişiliğiyle sınırlı olmalıdır.
Şüphesiz Peygamber'in (s), Allah'tan alıp insanlara tebliğ ettiği vahiy çerçevesinde açıklamak, uygulamak, öğretmek, tavsiye etmek şeklinde tezahür eden sünneti bağlayıcıdır. Buna göre sözgelimi namaz, oruç, hac ve zekât gibi konularda yaptığı açıklama ve uygulamalar bağlayıcı, fakat tıp, ziraat, ticaret, sanat vb. alanlarda yaptıkları ise bağlayıcı değildir. Bu doğal ve gerekli ayırımı destekleyen veriler, hadis kaynaklarında da mevcuttur.
Peygamber'in (s) fiillerinin müminler için bağlayıcı olan ve olmayan şeklinde bir ayırıma tabi tutulması, esas itibarıyla O'nun sünnetinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan zorunlu bir taksimdir. Muhammed aleyhisselam'ın vefatından sonra O'nun misyonunu iyi kavrayamayan bazı kimseler, bir yandan insanüstü nitelikler atfederek O'nu her şeyden haber veren bir kâhin durumuna düşürmüşler diğer yandan peygamberlerin her şeyin en üst bilgisine sahip oldukları varsayımından hareketle, Muhammed aleyhisselam'ın her alanda rehberlik edebilecek bilgi ve becerilerle donanımlı olduğu düşüncesine kapılmışlardır. Buna göre, O aleyhisselam, Allah'ın elçisi olmasının yanı sıra örneğin; en iyi tabip, en başarılı tüccar, en bilgili çiftçi gibi tasavvur edilir olmuştur. Hâlbuki Peygamber'in (s) bu tür bir iddiası olmadığı gibi, bunlar O'nun peygamberlik görevinin olmazsa olmazları da değildir. O, Allah'tan aldığı kutsal görevi eksiksiz yerine getirirken, ahlakî kişiliği; ilkeli, tutarlı, azimli, sabırlı ve fedakâr tutumuyla toplumun her kesimine örnek olmuştur. Kaldı ki O'nun sünneti, nasıl iyi bir tüccar ya da doktor olunacağının değil, nasıl iyi bir insan ve olgun bir Müslüman olunacağının göstergesi niteliğindedir. Bu nedenle Peygamber'in (s) bir beşer olarak kişisel zevk ve tercihleri ile içinde yaşadığı toplumun örf ve adetlerine tabi olarak yaptığı eylemler, bağlayıcı sünnet kapsamında yer almamıştır. Bu kabilden O'nun tercih ettiği yiyecek ve giyecek türleri, giyim kuşam tarzı, yemeği yerde ve eliyle yemesi, diş temizliği için Erak ağacını (misvak) kullanması ya kişisel tercihleri veya yaşadığı toplumun gelenekleriyle ilgilidir
Bu yüzden daha sonra bazı kimselerin Peygamber'in (s) sevdiği gerekçesiyle bazı yiyecekleri tercih etmeleri veya O yemedi diye bazı şeyleri kendilerine yasak etmeleri, O'nun giyindiği gibi giyinmeye çalışmaları bireysel açıdan Muhammed aleyhisselam'a duyulan sevgi ve muhabbetin bir tezahürü kabul edilse de, sağlıklı ve doğru bir sünnet anlayışını yansıtmamaktadır.
Öte yandan hadiste yerellik denilince Peygamber'in (s) eylemlerine yansıyan, kendi dönemine özgü tarihsel, bölgesel sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik özellikler akla gelmelidir. Bu özellikleri taşıyan hadisler, vermek istedikleri mesaj bakımından kuşkusuz evrensel nitelikte de olabilir. Ancak, kişilerin özel durumuyla ya da dünyevî bilgi ve beceri isteyen konulara dair söylenmiş hadislerin herkese yönelik bir mesaj taşıması gerekmez. Bunun gibi hadiste evrensellikten kastedilen şey, sünnetin bütün insanlara yönelik bir mesaj içermesi ve uyulduğunda Peygamber'in (s) gözettiği amacın gerçekleşmiş olması durumunu ifade etmektedir.
Esasen sünneti bize aktaran hadisleri bağlayıcılık itibariyle yerel ve evrensel açıdan değerlendirme arasında sıkı bir ilişki vardır. Hadislerin varit olduğu tarih ve coğrafyanın, muhatap aldığı birey ve toplumun dikkate aldığı örf, adet ve kültürün rivayetlere kattığı yerel unsurlar, günümüze olduğu gibi taşınamayacağına göre, bu tür hadislerin bağlayıcılık cihetiyle evrensel mesajları ön plana çıkarılmalıdır. Misalen; Peygamber, toplu halde yemek yerken herkesin önünden ve iki üç parmağıyla yemesini tavsiye etmişse, doğal olarak aynı kaptan ve elle yenilen bir yemek kültürüne atıfta bulunmuş demektir. Burada ortak kaptan elle yemek yemenin sünnetle bir ilgisi olmadığı halde, başkalarının hakkına riayet ederek kimseyi rahatsız etmeden ağır ağır yemenin sünnetle doğrudan bir ilgisi vardır. Çünkü Peygamber'in (s) bu vesileyle vermek istediği mesaj, başka bir deyişle O'nun buradaki örnekliği kendini böylece göstermiş olacaktır.
Bu bağlamda bir kısım hadislerde görülen yerel unsurlardan elde edilebilecek evrensel mesajlara şu örnekleri vermek mümkündür:
Temizlik, İslam dininin çok önem verdiği bir konudur. Nitekim Muhammed aleyhisselam da diş temizliğine çok önem vermiş ve her vesileyle temizlenmesini tavsiye etmiştir. O gün diş temizliği için kullanılan en uygun araç, erak ağacının dalı veya kökünden elde edilen misvaktı. Bugün misvak yerine daha elverişli diş temizleme araçları geliştirilmişse misvakta ısrar etmenin bir anlamı yoktur. Çünkü Peygamber'in (s) konu ile ilgili hadislerinden çıkarılacak evrensel ve değişmez mesaj diş temizliğidir. Görüldüğü gibi ilgili hadislerde bulunan yerel unsur olan araç değişebilmekte ama evrensel unsur olan amaç ise değişmemektedir. Zira araçları, zaman, mekân ve imkânlar belirler. Bize düşen sünnetin uygulanmasının altında yatan asıl maksadı günümüze taşımaktadır.
Keza temizlik ile ilgili olarak, bazı hadislerde köpeğin yaladığı bir kabın önce toprakla sonra suyla yedi kere yıkanması, bir rivayette de önce yedi kere yıkanıp sonra sekizincisinde ovulması tavsiye edilmiştir. Şimdi eskiden toprağın temizlik aracı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Peygamber (s) de pislenen kabın daha iyi temizlenmesi için kendi döneminde suyun yanı sıra kullanılan bu temizlik aracını tavsiye etmiştir. Bugün topraktan daha kaliteli hijyen-temizlik araçları bulunduğuna göre, hadiste mündemiç amacı gerçekleştirmek için bu araçları kullanmak gereklidir.
Peygamber, ramazan orucunun başlangıç ve bitiş zamanlarını tespit etmek için ramazan ve şevval aylarının hilallerinin görülmesini, hava kapalı olursa Ramazan'ın 30 güne tamamlanmasını istemiştir. Kameri takvimin aybaşlarını tespitte o gün bilinen en pratik yöntem bu idi. Ancak günümüzde astronomi biliminin gelişmesiyle, Ay'ın, Güneş'in ve diğer gök cisimlerinin hareketleri aylar, yıllar öncesinden çok hassas biçimde bilinebildiği için, Ramazan ayının başlangıç ve bitiminde ayın gözetlenmesinin artık pratik bir yararı kalmamıştır. Bu nedenle, hadiste Ay'ı görüp oruç tutun, Ay'ı görüp bayram yapın. Buyruğu var diye gökyüzünde ay takibi yapmak, amacı bırakıp araçla oyalanmak olacaktır. Bu konunun günümüzde hala ciddi ciddi tartışılıyor olması ise, sünnete ne kadar şekilsel yaklaşıldığını gösteriyor olsa gerektir.
Peygamberden nakledilen tıpla ilgili birçok rivayet hadis kaynaklarında mevcuttur. Bunların bir kısmı halk sağlığıyla ilgili pratik önlemler, bir kısmı da çeşitli hastalıklar için öngörülen tedavi yöntemleridir. Kuşkusuz Peygamber (s) tabip olmadığı gibi, bu konuda her şeyi bildiği iddiasında da değildi. Aksine hastalanan arkadaşlarına kendi döneminin en bilgili hekimlerine gitmelerini önerirdi. Kendisi de tıpla ilgili bilgilerini hem bu hekimlerden hem de toplum içindeki konuyla ilgili bilgi ve tecrübe birikiminden edinmiştir.
Peygamber'in (s) hastalıkların tedavisi konusunda yaptığı tavsiyelerin önerdiği tekniklerin büyük bir kısmı günümüzde önemini yitirmiş, onların yerini, yeni tedavi yöntem ve teknikleri almıştır. Örneğin, yaraları kızgın demirle dağlama yöntemi terk edilmiş, eski kan alma yöntemi olan hacamat uygulaması yerini yeni tekniklere bırakmıştır. Dolayısıyla Peygamber'in (s) konu ile ilgili hadislerinde görülen ve kendi döneminin tıp bilgisi ve anlayışını yansıtan yerel unsurlar, her zaman değişmeye açıkken onun tedavi olmayı emreden ve en iyi hekimlere gitmeyi öngören tutumu hiçbir zaman değişmeyecek evrensel bir mesajdır.
Nihayet Resulullah'ın, risalet öncesi/dönemi tıbbi bilgi ve kabule dayanarak, karın ağrısından muzdarip kimselere deve idrarı içmeyi tavsiye ettiğini, bugün Peygamber (s) önerisidir diyerek böyle bir meşrubatın içilip içilemeyeceğini veya içeceğe sinek düştüğünde bunun, sineğin içine batırıp atılarak içilebileceği hususunun konuşulması dahi abes olacaktır.
Peygamber'in Örnekliğinin Günümüzdeki Önemi
Evrensel bir dinin Peygamber'i olan Muhammed aleyhisselam'ın örnekliği de evrensel olmak durumundadır. O yüzden ilk muhatapları kendi kavmi olsa da getirdikleri inanç, ibadet ve ahlak ilkeleri bütün insanlığa yöneliktir. Peygamber'in (s) bu örnekliğini diğer bir deyişle O'nun sünnetinin işlevselliğini sürekli kılmanın yolu, O'nu nasıl örnek alacağımızı bilmekten geçer. Nitekim örnek almak daima bilinçli ve sistemli bir davranıştır. Başka bir deyişle örnek almak, öze ilişkin bir faaliyetken bunun karşıtı sayılan taklit etmek biçimsel bir eylemdir.
Peygamber'in (s) sünnetini doğru anlamak ve onun örnekliğini iyi kavrayabilmek adına taklit ile örnek alma arasındaki farkların dikkate alınması kaçınılmazdır. Çünkü Kur'an bizden Muhammed aleyhisselam'ı taklit etmemizi değil, örnek almamızı istemektedir. İnsan olması itibariyle Peygamber'in (s) maruz kaldığı bazı yanılmalara işaret etmesi O'nun bütün davranışlarını taklit etmememiz gerektiğini göstermektedir. Esasen Peygamber'in (s) birçok konuda ashabına danışarak çıkan sonuca göre hareket etmesi de kendisinin körü körüne taklit edilmesini istemediğini ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda başta imam hatip liseleri ve ilahiyat fakültelerinde verilen hadis öğretimiyle imam-hatiplik, müezzin-kayyumluk, Kur'an kursu öğreticiliği, vaizlik ve müftülük olarak halka yönelik aydınlatma faaliyeti yürütülürken kullanılacak hadis rivayetlerinin seçim ve yorumlanması ve kaynakların kullanımında olabildiğince hassas davranılmalıdır.
Buna göre geçmiş hadis bilginlerinin uydurma (mevzu) olarak tespit ettikleri rivayetler, içerikleri ne kadar doğru olursa olsun Peygamber'e asla atfedilmemelidir. Örneğin, ‘Kendini bilen Rabbini bilir’ sözü kullanılmak isteniyorsa, bunun, Peygamber'e nispet edilmeden de anlamlı ve hikmetli bir söz olduğu rahatlıkla belirtilebilir. Zira her hikmetli sözü mutlaka Resulullah'ın söylemiş olması gerekmemektedir ya da ancak O (s) söylemiştir vehmine kapılmamak icap etmektedir. Kaldı ki bu O'nun için bir nakisa da oluşturmamaktadır.
Bu manada biçimsel ve lafızcı bir anlayış yerine, amacı ve hikmeti gözeten bir sünnet anlayışı benimsenerek sünnet denilenin bütününden elde edilecek temel ilkeler ışığında Peygamber'in (s) örnekliği her zaman ve yerde dikkate alınmalıdır.
Sözgelimi Peygamber, kokularından rahatsız olacak kişileri düşünerek soğan sarımsak yiyen kimselerin mescide gelmemelerini istemişse, bugün kirli çoraplarla mescide gidenlerin veya insanların rahatsız olabilecekleri ortamlarda sigara içenlerin veya yaydığı kokuyu önemsemeyenlerin daha ağır bir kusur işlediklerini söylemek gayet doğal sayılmalıdır.
Hadis rivayetleri arasından yapılacak dikkatli bir seçim, hadisleri güncelleştirmenin bir başka yoludur. Hadis kitaplarımızın içeriğinin önemli bir bölümünü; evrenin yaratılışı, geçmiş peygamberlerin ve toplumların hikâyeleri, peygamberlere atfedilen mucizeler, peygamberler sonrası meydana gelecek siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel olaylar; mehdi, deccal, İsa'nın (a) yeryüzüne tekrar dönüşü gibi olağanüstü olaylar içeren kıyamet alametleri, zahitlerin yaşantı ve temennilerini dillendiren züht ve rakaik rivayetleri oluşturmaktadır. Sıhhati yönünden hemen hepsi tartışmalı olan bu rivayetler yerine kişiyi inanç ve ibadet yönünden bilgilendirecek, ahlaki yönden olgunlaştıracak, tarihi açıdan ders ve ibret almayı sağlayacak güçlü hadisler tercih edilmelidir.
Hadis ve hatta sünneti öğrenme ve öğretmenin amacı, Peygamber'i örnek alarak O’nun getirdiği dinin mutlaka daha iyi anlaşılır ve yaşanır olmasını sağlamak olmalıdır. Buna göre, bu amaca hizmet etmeyen zayıf ve içeriği tartışmalı, olumlu ve yapıcı mesaj içermeyen rivayetlerin gündemden düşürülmesi uygun olacaktır. Hatta içerdiği örtük mesajı, problemler ihtiva ediyorsa böylesi rivayetleri en basitinden unutmaya terk etmelidir. Misalen İbrahim aleyhisselam'ın hanımıyla yaptığı yolculuğu veya Muhammed aleyhisselam'ın mirac hadisesini aktaran rivayetler bu gruba dâhil kabul edilmelidir. Zira bunların hem içerikleri çok makul gözükmemektedir ve hem de arka planda garip anlamlar yüklü gibi durmaktadırlar. Sözgelimi Mirac hadisinde (namaz hadisi) Allah ile ciddi bir pazarlık ve Resulullah'ın, Musa (s) karşısında git geller ile komik duruma düşürülmesi vaziyeti söz konusudur. Bu nedenle bahsi geçen hadisin, bir de bu açıdan tahlili gerektirmektedir.
Buna göre örtük mesajı (arka planı) olumsuz çağrışımlar yapan -hadisleri belki sadece bu sebepten olmayabilir; zira çoğu söze bakış açısına göre olumsuz manalar yüklemek olasıdır. Ancak kendini hissettiren, ben buradayım diyerek gösteren- hadisler bir de bu yönüyle değerlendirmeye alınmalı ve icap ediyorsa cerh edilebilmelidir, diye düşünüyoruz.
[*] Okuyucu böylesi isimlerin başında ‘Hz./Hazreti’ ifadesini kullanmadığımızı fark etmiştir. Arka planında kabulü olanaksız bir felsefenin yattığı bu nitelemeyi farkında olarak kullanmadığımızı belirtmeliyiz. Şöyle ki Âlemin oluşumunu sudur ve tecellî teorisine göre açıklayan İbn'ul-Arabî'ye (560–638/1150–1240) göre varlıklar, Allah'tan zuhur etmek suretiyle (O'nun parçaları olarak) derece derece O'ndan uzaklaşıp aşağıya inerek meydana gelir. Bu durum ‘tenezzülât’ sözüyle ifade edilir. Allah'a ulaşmak (tekrar O'nunla birleşmek) isteyen sâlik, bu tenezzülâtı aşarak yeniden yukarıya doğru çıkmak zorundadır. Bilinmeyen şeylerin bilindiği, görünmeyenlerin göründüğü, yani gaiplerin hazır hale geldiği bu mertebelere hazret denilmiştir. Bir sâlik bu hazretlerden ne kadar çoğunu kat ederse manevî derecesi o kadar yükselir ve kutsiyet kazanır. Velî ve/ya şeyh denilenlerin isimleri anılırken başına ‘Hazret-i …’ gibi hazret unvanının getirilmesi bundandır. Burada hazret, ‘pek çok makamı aşarak en yüksek hazrete, ilâhî huzura çıkan ve kutsiyet kazanan şahsiyet’ anlamına gelir. O'nun geliştirdiği bu hazret teorisi yavaş yavaş dinî ve siyasî hayatı da geniş ölçüde etkilemiş, bunun neticesi olarak terim sûfî olan olmayan herkes için kullanılmaya başlanmıştır (bkz. Mehmet Demirci, Hazret Maddesi, DİA, 17/146-147). Ve böylece İbn'ul-Arabî ve bilahare Nakşîlik zihniyetinin gölgesinde neşvünema bulan günümüz Türk Müslümanlığının, kutsallık halesine büründürülmek istenen şahıslar için kullanılan argümanı haline gelmiştir. Tüm bu sebeplerden ötürü sırf saygı amaçlı bile olsa belirtilen kavramın kullanılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca Türk Müslümanlığı ile kastımız, toplumumuzun geneline hâkim zihniyettir. Bu söylem ve nitelemenin içeriği nerede ve kimde olursa mahkûm edilmeli ve yerine peygamberlerin mirası vahiy kültürü ikame dilmelidir. Değilse bütün ırklar ve İslam özelinde ise dâhili olan bütün ırk mensupları tabi ki saygın ve şereflidir. Birinin ötekine, kendinden kaynaklı bir üstünlüğü olamaz.






