Hadis – Sünnet İlişkisi ve Bunların Anlaşılma Sorunu
İslamî bilgi, ölçü ve kuralların temel dayanağı, Kur'an-ı Kerim’dir. Ancak bu, onun yegâne kaynak olduğu anlamına gelmemektedir. Zira Elçi'nin (s)Kur’an’ı tebliğ ve talimatı demek olan sünneti, onu tamamlayan bir kaynak olarak yanı başında durmaktadır. O’nun sünneti Kur’an’ın onayından geçmiş bir rehberlikti(r). Elbette bunun gibi ilave başka ‘onaylı kaynaklar’ da mevcuttur. Ancak bu ilave kaynaklar, hiçbir zaman Kur’an’ın yanında ayrı ve müstakil birer kaynak mesabesinde olamazlar. Şu halde sünnet, Kur’an’ı anlama ve yaşama geçirmede temel bir rehberdir. Onsuz Kur’an’ı anlama çabaları beyhude ve temelsiz girişimler olmaya mahkûm kalacaktır.
Sünnetin kelime anlamı ‘yol’ demektir. Yolun iyisine de kötüsüne de sünnet denilebilmekle beraber yalın halde kullanıldığı zaman daha çok ‘güzel yol’ anlamına gelmektedir. Bu kelime Kur'an'da ‘adet, kâinatın düzeninde geçerli olan tabiî kanunlar, gidilen yol’ gibi anlamlarda kullanılmıştır. Sünnet kelimesi, sünnetullah şeklindeki terkip kullanımında ise, Allah'ın koyduğu kurallar, toplumların hayatlarında görülen ilerleme- gerileme ve hatta yok olmada geçerli olan ilahî kanunlar anlamına gelmektedir.
Kavram olarak sünnet, Peygamber'in (s)tebliğ ettiğini yaşayarak yorumlaması demektir. Bu yönüyle sünnet, hadisten daha kapsamlı olmaktadır. Fakat günümüzde sünnet, hatalı bir şekilde Resulullah'a (s)nisbet edilen şeylerin yazılı metni manasında kullanılan hadis yerine de kullanılmaktadır. O kadar ki bugün hadis deyince sünnet, sünnet deyince hadis anlaşılmaktadır.
Sünnet kelimesinin çoğulu sünendir. Bu kelime aynı zamanda Nebi'nin söz, fiil ve takrirlerine ait hadisleri içeren kitaplardan bir kısmına ad olarak da kullanılmıştır.
Bütün peygamberler gibi Muhammed aleyhisselam da ümmetine, Allah Teâlâ'nın istediği tarzda yaşamaları için gerekli talimatları uygulamalı olarak iletmiştir. Bu manada Peygamberimizin de iki temel görevi olmuştur: Tebliğ(Maide 5/67)ve beyan(Nahl 16/44). Nitekim Peygamber (s)vahiy yoluyla Allah'tan (c)aldığı ayetleri, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda onları açıklıyor ve görevi gereği yaşama geçiriyordu. Çünkü tebliğ ettiklerini açıklayıp anlatmak onun asli göreviydi.
Peygamber aleyhisselam, vahiy gibi diğer insanların ulaşması olanaksız bir bilgi kaynağıyla uzun süre temasta bulunan beşeri aklın en üst seviyesine sahip idi. Bunun O’nda bu yönde bir içtihat kabiliyeti ve birikimi oluşturmuş olacağı muhakkaktı(r). Bu yetenek sayesinde Peygamber, başkalarının intikal edemediği birtakım ilahî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara anlatırdı. Zaten sünnetin ulaşılmaz boyutu ve başkalarının yorumlarından üstün oluşu da buradan kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifade ile Peygamber'in (s)ilahî iradenin beyanı niteliğindeki açıklamaları, ilahî denetim altındaki nebevî misyonundan doğmaktaydı ve zaten sünnetin bağlayıcılığı da buradan neş'et etmektedir.
Sünnet, öz anlatımla ‘Kur'an Kültürü’ demektir. Muhtelif kıta ve iklimlerde yaşayan Müslümanlar arasında çağlar boyu görülegelen ortak değerler ve uygulama benzerlikleri, sünnetin bu vasfını işaret etmektedir. Kur'an kültürünün karşıtı olan bid'at ise, bu kültüre ters düşen, onda yeri olmayan ve fakat ondanmış gibi görülmeye ve gösterilmeye çalışılan yabancı unsur/lar demektir.
Bilindiği gibi sünneti bize nakleden en önemli araçlardan biri hadistir. Hadis, kendisini rivayet edenlerin adlarının bulunduğu sened ile metin'den meydana gelen bir sözdür. Buna göre hadis deyince, sened ve metinden oluşan bir yazılı yapı anlaşılmalıdır. Eskiler, hadisin terim anlamını, Peygamber'in (s)sözü, fiili, ashabının yaptığını görüp de reddetmediği davranışları (takrir) ve O’nun yaratılış veya huyu ile ilgili her tür bilgi şeklinde biraz genişçe ifade etmişlerdir.
Bu bağlamda hadis, iki ayrı bölümde incelenmektedir:
1. Rivayet'ul-hadis, Peygamber'in (s)sözü, fiili, takriri ve bunların rivayet ve zabt edilişi ile ilgili bölümdür. Hadis metinlerini ihtiva eden kitaplar, bu kısma ait kaynaklardır. Hadisin bu bölümü, daha çok hadisin naklinde hatadan uzak kalma temeli üzerinde yoğunlaşır. Bu konunun nasıl anlaşılması gerektiği ile bu alanda yapılmış çalışmaları değerlendirir. Başka bir deyişle rivayet'ul-hadis ilmi daha çok hadisin birinci kısmını oluşturan sened bölümünü esas almıştır.
Hadisçiler genelde, rivayetleri (hadisleri) nakletmeye (rivayet'ul-hadis) yoğunlaşmış ve devamındaki metnin içeriğini fazlaca dikkate almadan sağlam senetli hadisler rivayet etmeyi amaçlamışlardır.
2. Dirayet'ul-hadis, Hadis Istılahları İlmi olarak da anılan bu ilim, esasen kaide kurallarını tespit etmenin yanında hadisin metin kısmını anlama ve hakkında bir takım değerlendirmeler yapma alanıdır. Diğer bir ifade ile dirayet'ul-hadis ilminin esas meşguliyet alanı metnin tahlili ve teknik anlamda kritiğinin yapılmasıdır.
Hadis ilminin ana gayesi, rivayetlerin sahih ve doğru olanlarını belirlemek, Peygamber'in (s)söylemediği bir sözü -mümkün mertebe- O’na söyletmemek, yapmadığı bir işi -olabildiğince- yaptırmamaktır. Özetle bu ilmin hedefi, Peygamber'e nispet edilen sözün O’na ait olup olmadığı ve O'na ait olduğu kanaati hâsıl olmuş ise bunun ne anlama geldiğini tespit etmek olmuştur.
Bu konuda ilk nesilden bu yana ulemanın değerli gayretler sarf ettiğini ve bu arada kıymetli eserler ortaya koyduğunu belirtmeliyiz. Tabi ki bu, onların bu çerçevede ortaya koydukları yahut ifade ettikleri her hususa birebir katılmayı icap ettirmemektedir. Zira bir rivayetin senediyle, metniyle sahih olduğu anlaşılmış ise, onu Peygamber’in söylemiş olma ihtimali yüksek olmakla beraber yine de mutlak olarak bunu Resulullah’ın söylediği iddia edilemez. Çünkü rivayetin içtihada dayalı sübutu katiyet sağlamadığından sahih de denilse sonuçta ahad olmak hasebiyle zan taşımaktadır.
Bu arada bazı hadisler senet ve metin olarak sağlıklı görünseler bileilk bakışta kolayca anlaşılmayabilmektedir. Çünkü Peygamber'in (s)söz ve uygulaması hakkındaki bu rivayetler 1400 küsür yıl öncesindeki tarihî ve toplumsal şartların izlerini taşımaktadırlar. Dolayısıyla o döneme dair olan bu rivayetleri okuyan herkes en az bir kısım yerlerini anlamakta zorlanabilmektedir. Çünkü o günden bugüne, sosyal alışkanlıklar, kültürel unsurlar, siyasî ve ekonomik sistemler büyük ölçüde değişime uğradı. Bu nedenle; bir hadis o günün şartlarında maruf, fakat bugün bilinmeyen bir konuyla ilgili ise onun ne maksatla söylendiğini anlayabilmek için o dönemin ortamınıdaiyi bilmeyi gerektirir.
Bu bağlamda sözgelimi iki çelişik hadisten (rivayet) biri, Kur'an, sünnet, akıl, tarih gibi kriterlerden biri veya birkaçıyla ters düşüyorsa, bu durumda, hadislerin arasını uzlaştırma gibi bir çabaya girmeden, çelişik olan rivayet peşinen reddedilmelidir. Ne var ki hadis tarihinde zaman zaman, aralarında çelişki bulunan bütün haberleri uzlaştırmak gibi zoraki bir çabaya girişilmiş, metin tenkidi ölçütlerine göre baştan reddedilmesi gereken bazı rivayetler garip yorumlarla tevil edilmeye çalışılmıştır.
Araları zorla uzlaştırılmaya çalışılan çelişik hadislere örnek olarak İbn Kuteybe'nin (213–276/828–889)Te'vil'u Muhtelif'il-Hadis'inden şu rivayetler gösterilebilir: Peygamber, her doğan fıtrat üzere doğar, sonra anası babası onu Yahudi veya Hıristiyan yapar, buyurmuştur. Buna karşın bir başka rivayette ise, bir insanın iyi mi (said) kötü (şaki) mü olacağının anne karnında yazıldığı, Allah'ın Âdem'in sırtını sıvazlayıp neslinden bir avuç alarak cennetlik, bir avuç daha alarak cehennemlik yaptığı, nakledilmiştir.
Birbirleriyle gerçekten çelişik olan bu rivayetlerin aralarını uzlaştırmak mümkün gözükmemektedir. Nitekim aktarılan rivayetlerin arasını cem etmeye çalışan İbn Kuteybe de tatmin edici bir açıklama yapamamıştır. İlk rivayet, insanların telkin ve eğitim yoluyla, çeşitli dinlere mensup olabileceklerini dolayısıyla, iyi ya da kötü olmanın eğitim, öğrenim ve yetiştirilmeyle doğrudan ilişkili olduğunu vurgularken diğer rivayet, insanların daha anne karnındayken, hatta Âdem'in sulbünde iken iyi veya kötü olarak Allah tarafından belirlendiğini ifade etmektedir. Bu durumda ikinci gruptaki rivayetler, Kur'an'ın öğretisine, Peygamber'in (s)sünnetine, kısaca İslam'ın sorumluluk anlayışına ters düştükleri için herhangi bir tevil ve uzlaştırmaya gitmeden, baştan reddedilmesi gereken haberlerdir.
Şüphesiz hadisin doğru anlaşılması günümüz için de oldukça önemlidir. Örneğin; bazı Arap ülkelerinde sünnete uyma iddiasındaki bazı kişiler, elbiselerinin eteğini kısaltmayan erkekleri uyarmaktadırlar. Çünkü Peygamber (s)erkeklerden elbiselerinin eteklerini uzatmamalarını istemiştir ve onlara göre bugün de bunu aynen uygulamak sünnete uymanın bir gereğidir. Hâlbuki Peygamber (s)yoksulluğun hâkim olduğu kendi döneminde, bazı varlıklı kişilerin övünme amacıyla etekleri yerde sürünen uzun elbise giymelerini hoş görmemiş ve bu maksatla uyarıda bulunmuştur. Bugün her türlü lüks ve konfor, hatta israf içinde yaşayan insanların eteklerini bir karış kısaltarak sünnete uyduklarını düşünmeleri, Peygamber'in (s)sünnetini doğru ve amacına uygun anlamadıklarının bir göstergesidir. Hadisi amacına uygun olarak anlamak doğru anlamanın ilk şartıdır. Onun için âlimler, bütün fiillerinde Peygamber'e benzemenin sünnet olarak algılanmasının yanlış olduğunu vurgulamışlardır.
Peygamber'in (s)bir konuyla ilgili söz ve davranışının gerçek amacını anlayabilmek hususunda bunların meydana geliş/söyleniş sebebini (sebeb-i vurud) bilmek çok önemlidir. Çünkü hadisin dayandığı sebebi bilmek, o söz ve tatbikatın dinî açıdan ne ifade ettiğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Sözgelimi hadis kitaplarında özellikle erkeklerin cuma günü gusletmesi (yıkanması) ile ilgili birçok rivayet yer almaktadır. Bu rivayetler, İslam bilginleri arasında, cuma günü, gusletmenin gerekli (farz) olup olmadığı konusunda tartışmalara bile yol açmıştır. Hâlbuki rivayetin sebeb-i vürudu, bunun temizlik amacıyla bir önlem olmak üzere tavsiye edildiğini göstermektedir.
Bu açıdan Peygamber'in (s)23 yıllık bir süreçte ortaya koyduğu öğretilerin tarihsel bağlamını belirlemede tarih önemli bir bilim dalıdır. Sahih olan ve olmayan rivayetlerin tespitinde de tarih iyi bir yardımcıdır. Peygamber (s)sonrası tarihî olayları ve gelişmeleri tasvir eden pek çok rivayetin durumunu bu yolla anlayabilmekteyiz. Bu itibarla günümüzde hem sahih hadis metinlerini doğru anlayıp doğru değerlendirmedeve hem de kaynaklarımıza girmiş birçok uydurma hadisi tespitte modern bilimlerin katkısı son derece önemlidir.
Diğer bir açıdan hitaba karşı sorumluluk yönüyle Kur'an'a muhatap insanların anlayış seviyeleri farklı olduğundan onu herkesin doğru olarak anlayıp kavraması mümkün olamamaktadır. Oysa sorumluluk için duymak, başka bir ifade ile tebliğe sadece muhatap olmak değil, aynı zamanda anlamak da gerekmektedir. İnsanları anlamadıkları şeylerden sorumlu tutmak da mümkün olmadığına göre, neyi anlamak ihtiyacında ise, onlara onu anlatmak lazımdır. Elbette bunu, en güzel biçimde tebliğ eden Peygamber olacaktır. Böylece insanlar Peygamber'in (s)açıklamaları sayesinde, nasıl kulluk edeceklerini öğrenmiş olacaklardır.
Sünnet, Peygamber Efendimizden Kur'an’ın uygulaması olarak sadır olmuş her tür söz, fiil ve takrirden oluşmaktadır. Onun tarifinde peygamberlik kaydı, vazgeçilmez bir unsurdur. Buna binaen Peygamberimizin, peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar, elçilikle vazifeli olduğu hususlarda, Kur'an dışında söylemiş olduğu söz veya yaptığı fiiller sünnet içinde yerini almış olmaktadır. Bunun ümmete yönelik genel bir hüküm getirmiş olması ile özel kişilere veya kendi zatına yönelik olması arasında pek bir fark yoktur.
Kitap- Sünnet ilişkisinde hangisinin daha öncelikli olduğu konusunda sünnetin birinci kaynak olduğu hususunda birtakım görüşler bulunmakta ise de Kitap, lafız olarak Allah katından indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş ilahî bir beyan olması ve sünnetin ise böylesi bir vasfa sahip olmaması hasebiyle, bunun yanlış bir düşünce olacağı açıktır. Bu açıdan bakıldığı zaman, delillerin sıralanmasında sünnet, elbette Kitap'tan sonra gelse gerektir. Kaldı ki klasik dönem edille-i şeriye hiyerarşisini çağrıştıran bu sıralamanın kendisi de anlamsızdır. Zira birinci değil aksine sıralama olmadan temel kaynak Kur’an’dır ve bu vasfıyla onun yanında herhangi bir kaynağın bahsi olamaz. Mamafih meşruiyetini yine ondan alan ve onu anlama adına başka başvuru kaynakları da olsa gerektir. İşte sünnet, bu özelliği haiz en önemli dayanaktır.
Bu bağlamda sünnetin, Kur'an'a yönelik üç temel görevi vardır: Te'kid (pekiştirme), Tefsir (beyan) ve Teşri' (yasama).
Te'kid: Sünnet herhangi bir mevzuya Kur'an gibi delalet eder; her yönüyle Kur'an'ın tâlimatına uygun bir beyanda bulunur. Mesela, ‘Namazı kılın ve zekâtı verin’, ‘Ey inananlar, oruç size farz kılındı’, ‘Kabe'ye gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır’ (Bakara 2/43, 184; Al-i İmran 3/96–97)ayetlerinde mutlak olarak ifade buyrulan İslam'ın şartlarını bir de ‘İslam beş temel üzerine kurulmuştur’ hadisi, -uygulamaya yönelik ilave bir açıklama getirmeksizin- sadece hüküm açısından beyan etmektedir. Yine ‘mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin...’ (Bakara 2/188)ayeti ile ‘hiç bir müslümanın malı, kendi gönül rızası bulunmadan helal olmaz’ hadisi tam bir uyum içinde aynı manayı ifade etmektedirler.
Burada sünnetin Kur'an'a verdiği destek ve teyid, Kur'an'ın buna gereksinim duyması dolayısıyla değildir elbette. Bu husus, Sünnet ile Kur'an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu göstermesi yönüyle önemlidir. Değilse Kur'an'ın bu tür bir takviyeye gereksinimi yoktur. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki birlikteliğin ve uyumun göstergesi olsa gerektir.
Tefsir: Sünnet, Kur'an'da bulunan herhangi bir hükmü, bir şekilde açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel) hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin açıklanması, mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid), genel hükümlerin özelleştirilmesi (tahsis) de denilebilir. Sözgelimi namaz ve zekâtın uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık getiren hadisler, yine ‘beyaz iplik siyah iplikten sizin için ayırt edilinceye kadar’ (Bakara 2/187)ayetindeki beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu belirten ve yine ‘inanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar.’ (En'am 6/82)ayetindeki zulümden kastın, ‘şirk’ olduğunu açıklayan ifadeler, sünnetin bu özelliğini ortaya koymaktadır.
İşin özünde sünnetin en yoğun şekilde icra ettiği misyon Kitab'ı açıklamaktır. Nitekim bu anlamda ‘Sünnet Kitab'ın açıklayıcısıdır’ denilmiş ve esasen Kitap ile Sünnet arasındaki ilişki de açıklanan (mübeyyen) - açıklayan (mübeyyin) şeklinde gözükmektedir.
Teşri: Kur'an'ın herhangi bir hüküm getirmediği konu(lar)da sünnetin bir hüküm ortaya koyması veya şöyle Kur’an’ın, meydanı elçinin sünnetine terk ettiği alan demektir. Burada sünnetin müstakil değil temsilen bir salahiyeti söz konusudur. Esasen bu mevzu geçmişten bu yana ihtilaf konusu olagelmiştir. Bazıları, Allah Teâlâ, Peygamber'e itaati farz kılmış ve Peygamber'in (s)kendi rızasına uygun davranacağını bildiğinden Kur'an'da hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber'e hüküm koyma yetkisi vermiştir, demişlerdir. Bazıları ise; bütün sünnetlerin mutlaka Kur'an'da bir aslı bulunmalıdır; tıpkı namazın nasıl kılınacağını gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini içeren ayete dayanması gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka bir ayete dayanmalıdır. Peygamber neyi haram veya helal kılmışsa, onları Allah tarafından bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur, demektedirler. Bazı âlimler de, Peygamber'in (s)sünnet olarak ortaya koyduğu her şey, onun kalbine Allah Teâlâ tarafından konulan hikmetten ibarettir. Peygamber'in (s)kalbine konulan şey, onun sünneti olmaktadır, demişlerdir.
Bu minvalde ileriye sürülen görüşlerin ekseriyeti, sünnetin ortaya hüküm koyabileceğinde birleşmekte, ancak Peygamber'in (s)böylece ortaya koyduğu hükmü, doğrudan doğruya Allah'ın (c)yardımına dayanarak kendiliğinden mi ortaya koyduğu, yoksa kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine ilka ve ilham mı edildiği noktasında birbirlerinden ayrılmaktadırlar.
Esas ihtilaf da işte bu değerlendirme ve ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır. Kitap'ta olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab'a muhalefet anlamına gelmeyeceği açıktır. Çünkü Kitap üzerine ziyade -eğer böyle bir şey varsa- ya önceden mevcut bir hükmü ortadan kaldırıcı veya bir konuya ait münhasır kılıcı olacaktır. Bu iki halde de şöyle bir durum söz konusudur: a. Kitab'ın (ayette belirtilen konunun) beyanı. b. Kitab'ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü, kendisine tanınan yetki ve alan ile açıklaması.
Tahsis edici olan hüküm, bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dâhil olanların bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın kapsamından çıkarılanların hükmünü beyan etmiş olmaktadır. Sözgelimi ‘bunların dışında kalanlar size helal kılındı.’ (Nisa 4/24)ayetinden sonra Resulullah (s)‘kadının, halası ile aynı nikâh altında birleştirilmesi haram olur. Nesep yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur’[*] buyurmuştur. Bu şu demektir: Ayetteki ‘bunların dışında kalanlar’ ifadesinden maksat, dışında kalanların hepsi değil, bazılarıdır. Bu durumda ayet, bu bazılarının helalliğine delalet etmiş, fakat hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış olmaktadır. Resulullah'ın beyanı ise muhassıs (sınırlayıcı) olarak hem bu bazı fertlerin o genel hükmün dışında olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış olanların haramlığını açıklamış,böylece muhassıs hem ayetin hükmünü açıklamış ve hem de ayetin sükût ettiği noktanın hükmünü ortaya koymuş olmaktadır.
Şu halde sünnet, yetkisini Kitap’tan alan bir teşri kaynağıdır. Esasen fıkıh kitaplarında görülen ‘bu konunun meşruiyeti sünnetle sabittir’ ifadelerini de bu anlama hamlederek kabul etmek isabetli olacaktır. Ancak fukahanın ekseriyetinin sünneti müstakil bir teşri kaynağı kabul ettiği malumdur. Onların bu yaklaşım ve muhakeme sistemlerini tasvip etmek olanaklı gözükmemektedir. Buna binaen sözgelimi onların formüle ettiği edille-i şeriye (kitap, sünnet, icma, kıyas vs.) söylemi, terk edilmek durumundadır. Elbette bu mesela icma ve kıyasın geçersiz, değersiz olduğu dolayısıyla terk edilmesi gerektiğini göstermez. Tam aksine bunların her biri kendi başına büyük önemi haizdir. Lakin bu, Kur’an’ın yanında, ondan ayrı, müstakil konumları olduğu anlamına da gelmez. Zira onların da meşruiyetlerini, ancak temel kaynak olması gereken Kitab’ın müsaadesiyle sağlaması mümkün olabilecektir. Dolayısıyla tevarüs edilmiş olan edille-i şeriyye dörttür şeklinde ifade edilen ya da kitap, sünnet, icma, kıyas diye devam eden şablonu terk etmek icabet etmektedir. Zira bu, temel kaynağın salahiyetini haiz başka müracaat kaynaklarının varlığını da kabul etmek demeye gelmektedir. Kaldı ki bu sıralama şablonu dahi zamanla ve özellikle de günümüzde tersyüz edilmiş, Kur’an’a müracaat en sona itilmiş, mahza taklitten mütevellit mezhep büyüklerinin! sözleri ‘temel’ ve hatta yegane kaynak haline getirilmiş veböylece toplum ve büyükleri! Kur’an kültüründen bihaber duruma gelmiştir. Üstelik neredeyse her bir ‘büyük ve/ya kanaat önderi’ kendi kuruntu ve kuru bilgilerini, Kur’an kültürü ve İslam diye sunup müşteri bulabilmiştir.
Buna göre şu hususa dikkat edilmesi yerinde olacaktır. Nebi aleyhisselam, herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten korunmuştur. Bu hüküm, ister kimilerinin dediği gibi müstakil bir hüküm koyucu, ister beyan edici veya isterse teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk açısından fark etmemektedir. Şüphesiz burada temel espri Resulullah'ın, Allah'ın yanında ya da Sünnet'in Kitap'la beraber ya da ayrı bağımsız bir teşri kaynağı olduğu değil, aksine birinin (‘sünnet’in) ötekinden aldığı bir meşruiyeti, Kitab'ın cevazı ile sünnetin de varlık gösterebilmesi olmalıdır. Nitekim peygamber olarak gönderilmenin şartları arasında kendisine mutlaka bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır. Bu durum, o elçinin risalete dair şifahî beyanlarının ilahî cevaz ile nass durumunda olduğunu gösterir.
Sünnetin bir bütün ve kavram olarak bağlayıcılığı kesindir. Nitekim Peygamber'e uymayı, verdiği hükme razı olmayı, O’nun hükmü karşısında mü'minlere seçim hakkı tanınmadığını belirten ayetler, sünnetin müslümanların hayatındaki etkin ve bağlayıcı rolünü ortaya koymaktadır.
Ancak Peygamber'in (s)değişik vasıflarla ortaya koyduğu sünnetin bağlayıcılık derecesinin ve çerçevesinin aynı olmadığı da açıktır. Zira malum olduğu üzere Peygamber; a. Risalet (peygamberlik), b. İfta (müftilik), c. Kaza (hâkimlik) ve d. İmamet (devlet başkanlığı) vasıflarından biri ile tasarrufta bulunurdu.
Risalet vasfıyla ortaya koyduğu sünnet, genelde ayetleri özelliklerine göre açıklama (tefsir), belli bir şarta bağlama (takyid), muayyen fertlere özel kılma (tahsis), helal ve haramı açıklama, akaid ve ahkâmı beyan etme özelliğini taşır. Bu çeşit sünnet, ilahî ahkâmın bir beyan ve tefsiri demek olduğundan, hükmü devam edecek olan bir teşri anlamındadır. Zira Peygamber bu tebliğ ve beyan tasarrufunda bir tebliğci ve nakilci durumundadır. Allah katından kendisine bildirilen gerçekleri nakil ve beyan etmektedir. Peygamber'in (s) bu sıfatla ortaya koyduğu tasarruf bütün ümmeti bağlayıcıdır.
İfta, Allah Teâlâ'nın hükmünü delillerden çıkararak dini soruları cevaplandırmak, ahkâmı Allah adına haber vermek, tebliğ ve izah etmektir. Peygamber bu tasarrufunda delillere bağlıdır. Şüphesiz bu yolla ortaya koydukları da ümmeti bağlayıcıdır.
Kaza, iki veya daha fazla kişi arasında cereyan eden anlaşmazlıklarda, sebep ve delillerin meydana getirdiği kanaate göre, haklıyı haksızı belirlemek (adalet) maksadıyla verdiği hükümlerdir. Peygamber (s)burada yeni bir hüküm ortaya koymaktadır. Fakat Peygamber'in (s)kaza tasarrufu olarak ortaya koyduğu bu sünnet, sadece davacı ve davalıyı bağlamakla beraber, hüküm verirken takip ettiği usul, dikkate aldığı esaslar, hukuk usulünde bize örnek oluşturur.
Bu bağlamda O(s), kendisine getirilen davalar hususunda genel durumu ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur:
‘Davanızı bana getiriyorsunuz, ben ancak bir beşerim; hanginizin haklı olduğu konusunda bana bir vahiy gelmiş değildir. Vahiy gelmeyen konularda ben ancak re'yimle hükmediyorum. Olur ki biriniz, diğerine nispetle delilini daha iyi ortaya koyar, ben de onu haklı zannederek lehine hükmederim. Her kime kardeşine ait bir hakkı verirsem, sakın onu almasın. Ben ona bir ateş parçası vermiş olurum.’
İmamet (devlet başkanlığı) tasarrufu, ilk üç vasfıyla yaptığı tasarruflardan farklı ve onlara ilave bir salahiyet ve tasarruftur. Bunda bir yaptırım gücü söz konusudur. Öte yandan peygamberliğin devlet başkanlığını gerektirmediği de ortadadır. Çünkü bazı peygamberlere hükümdarlık verilmemiştir. Hem devlet başkanı hem de peygamber olan Efendimizin bu iki vasfıyla ortaya koyduğu tasarruflar birbirinden farklıdır.
Peygamber'in (s)devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları, hem peşinden gelen devlet başkanlarını bağlamaz ve hem de zamanın devlet başkanı izin vermedikçe, benzeri haklar mü'minler tarafından doğal bir hak olarak kullanılamaz. Devlete ait mal varlığının uygun bir şekilde kullanılıp harcanması, cezaların infazı, orduların teşkili ve sevki, kaynakların özel şahıs veya kuruluşlarca işletilmesi gibi hususlar bu tür tasarruflardır. Başkan veya temsilcisi hüküm ve izin vermedikçe, bunların icra ve infaz edilmesi doğru değildir. Bu konulara ait tasarrufları, sonra gelen başkanlar değiştirebilir. Mesela Osman (r)isyancıların üzerine asker sevk etmezken Ali (r)sevk etmiştir.
Bu durumda Peygamber'in (s)tasarrufları konusunda en önemli husus, onun herhangi bir tasarrufunun hangi vasfının gereği ve sonucu olduğunun tespit edilebilmesidir. Âlimler, bu noktadaki farklı tespitleri nedeniyle birçok konuda değişik sonuçlara varmışlardır. Mesela Peygamber ‘bir yeri isteyerek kullanılır hale getiren ona malik olur.’ buyurmuştur. Peygamber'in (s)bu hükmü, ifta ve tebliğ sıfatıyla ortaya koyduğu kabul edilirse, bir başkasının mülkiyetinde olmayan toprağı işleyip kullanılır hale getiren kişi, oraya sahip olabilecektir. Nitekim İmam Şafii, bu hadisi fetva ve tebliğ tasarrufuna bağlamış, ‘çünkü Resulullah'ın asıl işi ve sıfatı budur, aksine delil bulunmadıkça hadisleri buna göre yorumlamak gerekir’ demiştir. Böyle olunca da bu hakkı kullanmak hiç kimsenin iznine tabi olmaz. Herhangi bir kişi toprağı ıslah ederek kendiliğinden ona sahip olabilir.
Peygamber (s)bu hadisi, devlet başkanı sıfatıyla söylemişse, bu hüküm diğer başkanları bağlamaz, onlar kendi çağ ve ülkelerinde kamu yararını gözeterek devlete ait topraklar üzerinde tasarrufta bulunurlar ve toprak imarının mülkiyet sebebi olması, sürekli olarak devletin iznine bağlı bulunur. Ebu Hanife bu görüştedir. Çünkü toprak üzerinde onu birine bağışlamak (ikta) vb. şekillerde tasarruf hakkı ve görevi devlet başkanına aittir.
İmam Malik, bu konuda şehir ve mücavir alan topraklarını birbirinden ayırmış, şehir topraklarını devlet başkanlığı sıfatıyla ilgili görmüştür. Çünkü buralarda oturan insanların huzur ve menfaatlerini korumak devlet başkanının sorumluluğu altındadır.
Bu misalde de görüldüğü gibi Peygamber'in (s)ortaya koyduğu tasarrufların, onun hangi vasfına ait olduğunu tespit etmek fevkalade önem arz etmektedir. Zira sünnetin bağlayıcılık çerçevesini ortaya koyabilmek, bu noktanın doğru olarak tespitiyle alakalı bulunmaktadır.
Kesin olan şu ki sünnetin bağlayıcılığı, tartışmasız bir ilkedir. Cereyan ettiği konuya ve dayandığı vasfa göre kapsam ve fıkhî hüküm açısından (vacip, mendup, müstehab gibi) farklılık göstermesi onun temel niteliği olan bağlayıcılığını ortadan kaldırmaz, sadece uygulama alanı ve değer hükmünün belirlenmesini sağlar.
Sünnetin hayatın bütün alanlarını kucaklayıcı bir yapıya sahip olduğu açıktır. Bu durum, sünnetin evrensel bütünlüğü demektir.(A'raf 7/158)Bütün toplum kesimlerinin ihtiyaçlarını ferd, aile, millet seviyesinde ve evrensel çerçevede karşılayıp şekillendirmek sünnetin sorumluluğu ve özelliğidir. Allah Teâlâ'nın Peygamber'i ‘en güzel örnek’ (Ahzap 33/21)diye tanıtması, O’nun hayatında bütün bu hayat şart ve şekillerine göre İslam çerçevesinde örnek alınabilecek ahenkli bir çeşitlilik ve uygulanabilirlik bulunduğunu göstermektedir. Peygamber'in (s)hayatını ve ondaki çeşitliliği ashab-ı kiram, ‘O bir peygamberdir, bizden farklıdır. Biz kendi işimize bakalım’ yorumu ile değil, ‘O'nun bütün hareketlerinin bize bakan bir yönü mutlaka bulunmaktadır. Biz O'nu örnek almalıyız’ yaklaşımı içinde algılamışlardır.
Peygamber (s)sünnetinin, evrensel karakteri, O’nun ashabı tarafından bile değiştirilmesine mani olmuştur. Nitekim Ayşe: ‘Eğer kadınların yeni icad ettikleri halleri Resulullah görseydi, -İsrail oğullarının kadınlarının men olunduğu gibi- onları mescitlere gitmekten menederdi’ demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gitmiş, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istemiştir. Çünkü ‘Allah'ın hanım kullarını, Allah'ın mescitlerinden men etmeyiniz!’ buyruğu onu bundan menediyordu.
Öte yandan sünnete yöneltilen itirazlarda Kur'an-ı Kerim'in ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Bir kısım anekdotlarda bunun tarihinin, hicri birinci asra kadar gittiği görülmektedir. Bu anlamdaki rivayetlere konu olan durumun, gerçekte yaşanıp yaşanmadığından çok, böylesi bir tartışmanın en azından o günden buyana aktarıldığını anlıyoruz. Bu ve benzeri olaylar, ta sahabe döneminden bu yana görülegelmiştir. Bilindiği gibi İmam Şafii bu istikametteki görüş sahipleriyle tartışmaya giren ilk müelliflerdendir.
Zaman içinde uzun süre hiç seslendirilmeyen ya da bastırılan bu yöndeki söylemler, Batı sömürgeciliğinin etkisiyle son bir iki asırdır İslam dünyasında yeniden gündeme gelmiş durumdadır. Bunlar ‘Kur'an'la yetinmeli’ çağrıları yapmaya başlamış, ‘sünnetsiz İslam arayışı’ içine girmişlerdir. Her konuda ayet aramakta, ayet dışında kendilerini bağlı hissedecekleri bir başka ‘la raybe fih (şüphe içermeyen)’ delilin bulunmadığını ileri sürmektedirler.
Bu anlayışın varacağı nihaî noktayı, Ehl-i Kur'an Cemiyeti'nin kurucusu Gulam Perviz Ahmed'in (1903–1985)hayatında izlemek mümkündür. Bu kişi, ‘Kur'an dışında herhangi bir söz ile amel edenlerin, -isterse bu söz Peygamber'e ait ve mütevatir sahih bir hadis olsun- ‘Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir’ ayetinin hükmüne girerler’ deme cür'etini göstermiştir. Buna karşılık devrin âlimleri de kendisinin küfre girdiğine dair fetva vermişlerdir.
Elbette Kur'an'ı anlamakta Peygamber'in (s)sünnetine ihtiyaç vardır. Tabiî ve doğru olan budur. Bunun dışındaki iddialar ne adına yapılırsa yapılsın, nasıl takdim edilirse edilsin, külliyen yanlıştır.
İslam ümmetinin kimlik ve kişiliğini dokuyan husus, Peygamber'in (s)sünnetidir. Bu sebeple sünnet, İslam'ı anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçü ve yorumdur. Onun verilerine yani hadislere yöneltilecek hiçbir tenkit, sünnetten uzak kalmayı haklı kılamaz. Özetle ne sünnetsiz Müslümanlık olur ne de sünnete rağmen Müslümanlık.
[*] İbrahim Sarmış, Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak isimli kıymetli eserinde(I, 200), Peygamber böyle bir kararı ancak toplumun örfünden kaynaklanan maslahat gereği idari bir kararla almıştır, değilse Allah, kızın teyzesi veya halası ile birlikte nikâhlanmasının haram olduğu açıklamasını Peygamber’e bıraktığı için değildir, demektedir. Biz bu kanaatin muhtemel olduğunu kabul etmekle beraber, Peygamber’in, bunun dışında başka birçok meselede aynı şekilde davrandığını da belirtmek istiyoruz. Esasen Resulullah yaşadığı coğrafyada, örf/adet bile olsa tebliğ ettiği dinin temel parametrelerine ters düşmeyen cari uygulamaları çoğunlukla aynen benimseyerek tesis etmiştir. Şüphesiz bunu aldığı talimatların (Araf 7/199; Al-i İmran 3/104, 114; Tevbe 9/71) yönlendirmesiyle yapmıştır. Hele ki bu uygulamalar temelde dini bir referansa, mesela İbrahim’den (a) kalma bir mesnede istinat ediyorsa. Nitekim ‘Cahiliye Mekke’sinde Yaşayan İbrâhimî Örf’ (Kur’anî Hayat, 7/2009) isimli çalışmamızda bunun birçok örneğini verdik. Buna göre -kanımızca- Resulullah, belirttiği bu hususu sırf bir maslahat gereği değil, dinin hükmünün öyle olması gereğinden dolayı vermiştir. Bu nedenle yaşanarak bugüne gelmiş bu yaklaşımın tarihe gömülmesi söz konusu olamaz. Başka bir ifade ile Sarmış’ın, bu rivayetin bizleri bağlayıcı olmadığı yönündeki vurgusu rivayet özelinde doğru kabul edilebilse de muhtevasının o günden bu yana uygulamayla/ tevatüren ulaştığı hususu da görmezden gelinemez. Malumdur ki Resulullah’ın böylesi kabulleri, etek giymek veya sakal türü örflerdeki kabullerden farklıdır. Keza O’nun saçları boyama nevi örflerde konjoktöre göre davrandığı, kimi zaman yasağa, kimi zaman da cevaza hükmettiği ve bu emir ve nehyin tarihte kaldığı da bilinmektedir. Lakin nikâh örneğimizdeki gibi maslahat olarak görülemeyecek, üstelik rivayetlerin ötesinde nesilden nesile karar kılmış böylesi bir buyruğun, değişmez dinî bir hüküm olarak bilinmesi daha doğru olacaktır. Artık bu hükmün dayanağının içtihat mı veya ne olduğu o kadar da önem arz etmemektedir. Fakat büyük ihtimalle sahih örfün benimsenmesi yönündeki ilahî talimatlar çerçevesinde şekillenen bir içtihat/teşri ile tesis edilmiş olduğu söylenebilir. Ayrıca, Kur’an mantığıyla çelişmeyen bu içtihad, şekil itibariyle örnek alınabilir uygulamalardandır. Ancak belirtilen örneğin ahad aktarım olduğunu, nihayetinde bu uygulamanın mütevatiren gelen bir uygulama olmadığını, aktaran kaynakların da mütevatir olmadıklarını, dolayısıyla bu uygulamanın da usül açısından ‘farz’ hükmünde bağlayıcı olmadığını söyleyen Bülent Gökgöz’ün (Allah Rasulü’nün İçtihatlarına Bakış, Haksöz dergisi, sayı: Nisan/217, İstanbul 2009., 50) iddiasının aksine rivayetin ahad aktarım olduğu ve bu uygulamayı aktaran kaynakların da mütevatir kaynaklar olmadıkları söylemi doğru olmakla beraber ‘bu uygulamanın mütevatiren gelen bir uygulama olmadığı’ ifadesinin reel durumu resmetmediği açıktır. Zira bunun yaşamsal bir uygulama olarak bugüne geldiği ve kitaplarda geçen ihtilafları değil, halkın zihnindeki kabul ve icra boyutunun daha bir görünür olduğu ortadadır. Ayrıca bkz. Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur'an, Ekin Yayınları, İstanbul 2002., 222, 289-291.