Mustafa AKMAN


Hakikat-ı Muhammedî (Nur-ı Muhammedî) Düşüncesinin Kaynakları

Hakikat-ı Muhammedî (Nur-ı Muhammedî) Düşüncesinin Kaynakları


Hakikat-ı Muhammedî (Nur-ı Muhammedî) Düşüncesinin Kaynakları
 
Bu başlık altında nur-ı Muhammedî felsefesine zemin oluşturan levlake hadisine referans değer ifade eden iki temel kaynaktan bahsedeceğiz: Bunlar Hâkim en-Nisaburî ve el-Aclunî’dir. Bunların müelliflerinin sahip olduğu düşünce yapısı ve eserlerinin mahiyeti ile ilmi değerlerini belirtmeye çalışacağız.
 
a. Hakim en-Nisaburî
Kur'an öğretisine zıt olarak, ‘Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım’ formunda rivayet edilen uydurma söze kaynak değer ifade eden el-Hâkim en-Nisaburî 321/933 tarihinde Nişabur'da doğdu. Devrin tanınmış mutasavvıflarından Ca'fer el-Huldî, İbn Nüceyd ve Ebu Osman el-Mağribî'nin sohbetlerinde bulundu. Hâkim en-Nisaburî 405/1014 tarihinde vefat etti.
el-Hâkim'in en önemli ve kendisiyle tanındığı eseri el-Müstedrek ale's-Sahihayn'dir. Müellif bu eserinde, Buharî ile Müslim'in veya onlardan birinin el-Cami'us-sahih'lerini tasnif ederken gözettikleri şartlara uyduğu halde kitaplarına almadıkları rivayetleri derlemek istemiş, fakat eserde çok sayıda zayıf, hatta mevzu rivayet yer almıştır.
Sahih hadislerin 10.000'i geçmeyeceğini, bunların da Sahihayn'da bulunanlardan ibaret olduğunu ileri süren bazı çağdaşlarının görüşlerini reddetmek üzere Hâkim en-Nisaburî'nin Sahihayn tertibinde kaleme aldığı 8803 rivayeti ihtiva eden el-Müstedrek ale's-sahihayn diğer adıyla el-Müstedrek ale'ş-şeyhayn aynı zamanda bu tür kitapların en tanınmış örneğidir. Müellif, Buharî veya Müslim'in şartlarına uyduğu halde kitaplarına almadıkları kanaatiyle -herhalde bir inat uğruna- güvenilemeyecek derecede zayıf ve hatta mevzu bazı hadisleri de derlemiştir. Şemsuddin ez-Zehebî (v.748/1348), Muhtasar'ul-müstedrek'te Hâkim’in bu çalışmasını özetlemiş, bu arada kitabın dörtte birini oluşturan zayıf ve mevzu rivayetleri de göstermiştir. Burada Zehebî, el-Müstedrek'teki 100 kadar mevzu rivayeti el-Müstedrek ale'l-müstedrek adını verdiği bir eserde toplamıştır.
Hâkim'in hayatına yer veren bütün eserlerde onun Şiîliği tartışılmıştır. Onun Şiîlikle itham edilmesinin başlıca sebebi, el-Müstedrek'te Ali'nin faziletine dair mevcut rivayetlerdir.
İbn Hacer, onun büyük bir âlim olduğunu söyledikten sonra hayatının son dönemlerinde hafızasının zayıflamaya başladığına dair rivayetler bulunduğunu, ed-Duafa adlı eserinde kendilerinden kesinlikle hadis alınmaması gerektiğini kaydettiği bazı kimselerin rivayetlerine el-Müstedrek'te yer vermesinin de bunu gösterdiğini belirtmektedir. el-Müstedrek'i hayatının son döneminde yazdığı için onu yeniden gözden geçirmeye fırsat bulamaması, hadisleri ve ravileri iyi tanımasına rağmen tenkit edilmesine sebep olmuştur.
Osman Güner’in ifadesiyle, esasen o, hadislerden çoğunun sahih olduğu şeklindeki görüşünü, ravilerden bir kısmının (illetten) salim olması şeklinde açıklar… İşte onun bu tutumu dolayısıyla, sahih kabul ettiği hadisler arasına pek çok yalan haber de karışmıştır. Belli bir kısmı teşkil eden rivayetler arasında Şeyhan’ın derecesine yükselmeleri şöyle dursun, sıhhat şartlarını taşıyabilen tek bir hadis bile bulabilmek oldukça zordur. Buna göre Müstedrek’te, Buharî ve Müslim’in ya da ikisinden birinin şartlarına uyduğu söylenilen hadisler oldukça azdır.
İbn-i Hacer, Hâkim’in Müstedrek’te gösterdiği tesahülün, eseri faydadan yoksun kıldığını ve orada geçen her hadis hakkında tesahülün olabileceği düşünülerek ondan hadis alınırken taklidi bir kenara bırakıp son derece itinalı ve tenkitçi gözle seçmek gerektiğini ifade eder.
O halde eserdeki hadislerden yararlanmak istendiğinde, mutlaka Zehebî’nin Telhis’inde yer alan tenkitler azami ölçüde dikkate alınmalı, müellifin diğer muhaddislerden ayrı olarak tashih ettiği hadisler dikkatle araştırılmalı ve neticede hadislerin sıhhati açıkça ortaya konulduktan sonra istidlal yoluna gidilmelidir. Ya da en azından Hâkim’in hadisleriyle amel edilirken ihtiyatla yaklaşılmalıdır.
Hadis ilmindeki yeri ve kendisine dair hadisçilerin değerlendirmesi bu olan el-Hâkim'in belirtilen (levlake…) sözü de mütesahil davranarak rivayet ettiği ve bu çerçevede sahih dediği bir söz olduğu anlaşılmaktadır. Esasen onun böylesi sözleri, içinde yetiştiği tasavvuf kültürü çerçevesinde bir nitelemeye tabi tuttuğu anlaşılmaktadır.
 
b. İsmail b. Muhammad el-Aclunî
 
Ebu'l-Fida İsmaîl b. Muhammed b. Abdilhadî el-Cerrahî el-Aclunî 1087/1676'da Aclun'da doğdu. 1707 yılında hilafet merkezi olan İstanbul'a geldi. Bir sene sonra, Osmanlı Devleti tarafından Şam Emevî Camiî müderrisliğine tayin edildi. Vefatına kadar kırk yılı aşkın bir müddetle bu vazifeyi yürüttü, 1162/1749'da Şam'da vefat etti.
Çok sayıda eseri olan Aclunî'nin Keşf'ul-hafa ve müzîl'ul-ilbas amme'ştehere min'el-ehadîs ala elsinet'in-nas isimli kitabı en meşhur olanıdır. Bu, halk arasında hadis diye yaygın olan rivayetlerden hangisinin sahih hadis, hangisinin uydurma rivayet, vecize, atasözü ve hikmetli söz olduğunu belirlemek amacıyla kaleme aldığı bir kitaptır. Ayrıca içine aldığı 3281 rivayetle benzeri çalışmaların en kapsamlısıdır.
Eserde Aclunî'nin, bazı âlimlerin mevzu kabul ettiği rivayetleri savunduğu, bunların zayıf veya hasen li-gayrihî olduğunu ileri sürdüğü, bazen bir rivayeti nakleden herhangi bir kaynağı zikretmekle yetindiği, bir rivayet hakkında âlimlerin görüşlerini kaydetmekle beraber kesin bir kanaat ortaya koymadığı görülmektedir. Hadis olmadığını belirttiği veya tereddüdünü dile getirdiği çeşitli sözlerin manasının sahih olduğunu ifade ettiği gibi bir kısım rivayetlerin de manasının batıl olduğunu söylediğine şahit olunmaktadır.
Aclunî bu kitabında, muhtemelen Hıristiyanlara üstünlük sağlama düşüncesiyle uydurulmuş olan ‘sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım’ anlamındaki levlake hadisinin uydurma olduğunu itiraf etmesine rağmen mitolojisinden[1] vazgeçmemek adına bunun anlam olarak sahih olduğu safsatasını ifade etmektedir. Hâlbuki bir sözü Rasulullah ya söylemiş, ya da söylememiştir. Söylemiş ise hadis olur; söylememiş ise hadis olmaz. Bazı gerçeklere uygun veya anlam bakımından doğru olmak ayrı, bunu Rasulullah'ın söyleyip söylemediği ise apayrı bir şeydir. Mesela güneş her sabah doğar veya insan vakti gelince ölür, gibi sözler hem gerçeklere uygun, hem de anlam olarak doğrudur. Ama bunlar Rasulullah'ın sözleri olmadığı için hadis olmazlar dahası bunları hadis sayanlar Rasulullaha iftira etmiş olurlar.
Hadis ilmi açısından Aclunî'nin Keşf'ul-hafa adlı eseri üzerine bir inceleme yapan Şehmus Ünverdi tezinin sonuç kısmında özet olarak mealen şunları söylemektedir:
Keşf'ul-hafa halk arasında yaygın olarak kullanılan söz ve hadisleri içermekte ve onların kaynak ve sıhhat derecelerini ortaya koymaktadır. Binaenaleyh bu eser halkın meşhur hadisler hakkında daha sağlıklı bilgiye ulaşması bakımından önemli bir başvuru kaynağıdır.
Aclunî rivayetlerin çoğu hakkında, bazen zayıf, bazen de uydurma demiştir. Ayrıca rivayetin senedi varsa senetteki ravi hakkında âlimlerin görüşünü aktarmıştır. Bununla birlikte, araştırmamız sonunda, yüz civarında rivayetin, başka âlimler tarafından uydurma olarak kabul edilmesine veya senedinde hadis uyduran raviler bulunmasına rağmen Aclunî'nin bu rivayetler hakkında bir değerlendirme yapmadığı görülmüştür. Aclunî'nin bu tutumunun temel nedeni, İbn Arabî'den devraldığı keşf görüşüdür.[2] Zira bu mevhum metotla hadisler bizzat! Peygamber'e arz edilmekte ve bu sözüm ona hadisler hakkında böylece bir hüküm verilmektedir. Muhtemelen Aclunî de belirtilen hadisler hakkında bu tarz bir değerlendirme yapmış olacaktır.
Onun, özellikle Deylemî'den naklettiği hadislerde bu durum daha da belirginleşmiştir. Bu nedenle Aclunî'nin özellikle Deylemî'den naklettiği rivayetler hususunda ihtiyatlı davranılmalıdır.
Keşf'ul-hafa'yla ilgili başka bir husus da onun kaynağıyla ilgilidir. Zira Aclunî, Keşf'ul-hafa'nın kaynağının Sehavî'nin (v.902/1496) Makâsıd'ı olduğunu belirtmişse de, asıl kaynağının Necmuddin Muhammed b. Muhammed ed-Dımeşkî el-Gazzî'nin (v.1061/1651) İtkân'u ma yehsun'u min'el-ehbar'id-dairet'i ala'l-elsine'si olduğu kanısındayız. Çünkü Aclunî çok az bir kısmı dışında neredeyse İtkân'ın büyük bir kısmını eserine almıştır.
Eserdeki rivayetlerin bir kısmı bilgilendirme amaçlı olmakla beraber büyük bir çoğunluğu terğib ve terhib ile ilgili hadislerdir. Önemli bir nokta da eserdeki rivayetlerin üçte birinin uydurma veya aslı olmayan rivayetlerden oluşmasıdır. Bu da halk arasında yaygın olan rivayetlerin sıhhat derecesinin ne kadar düşük olduğunu göstermektedir. Buna binaen yapılacak çalışmalarda halk arasında yaygın olan rivayetler toplanmalı ve bu rivayetlerden sened ve/ya metin açısından problemli olanlar ayıklanmalıdır. Böylece halk arasında yaygın olarak kullanılan rivayetlerin sıhhat derecesi yükselmiş ve halkın daha sağlıklı bir din/hadis bilgisine sahip olması mümkün hale gelmiş olacaktır.[3]
 
[1] Bu mitolojiye bağlı olarak şöyle diyor: 'Şeyh'ul-Ekber'in -Allah onun nurlu sırlarını kutsasın- el-Futuhat'ul-Mekkiye'sinde özetle şöyle denilmektedir: Bazı hadisler ravileri itibariyle sahih olabilirler. Ancak keşfte bulunan kişi bu hadislerin sahih olmadığına vakıf olabilmektedir. Çünkü bu kişi durumu Resulullah'a (s) sorarak böylece uydurma olduğunu anlamış olabilir. Bu nedenle rivayetle uğraşanlar, rivayetçe sahih olması dolayısıyla kendisiyle amel etseler bile bu kişi onunla amel etmeyi terk eder. Bazı hadisler de var ki rivayet zincirindeki bir uydurmacı dolayısıyla senedindeki za'fiyetten ötürü kendisiyle amel terk edilir. Ancak böyle bir hadis esasen sahih olabilmektedir. Çünkü keşfte bulunan kişi bunu er-Ruh, Resulullah'a (s) öğretirken işitmiş olabilir.” Aclunî, Keşf'ul-Hafa, I/10. Hadis kabul felsefesi bu olan birinin anlam olarak doğru görmeyeceği bir söz kalır mı? Bütün hadis usulü birikiminin nihaî kriterlerini alt üst eden bu yaklaşım külliyen reddedilmelidir.
[2] Nazari tasavvufun temellerini atan önemli şahıslardan biri durumundaki Zü’n-Nun el-Mısri (v.245/859), yaklaşık yüz yıl önceden itibaren aynı yolun temsilcilerince konuya dair terennümler söz konusu ise de, bilgi kaynaklarına keşfi ekleyen ilk kişi olarak bilinir. Zamanla geliştirilen bu keşf felsefesi, bilgi kaynağı olarak belirtilen çevreler marifetiyle te'sis edilmiştir. Te'sis aşamasından itibarendir ki artık zahir ulema ve marifet ehli ayırımı ile kavramlara farklı anlamalar yükleme devri başlamıştır. Nitekim başlangıçta nerdeyse herkesin yaşam biçimi sayılan zühd hayatı, böylece belli bir zümrenin yaşam tarzı olarak görülmeye başlanmış ve yaklaşık H. IV. asırdan itibaren bu zümre, sûfîler diye ayrı bir kesim olarak olumsuz değerlendirmelere konu olmuştur. Ne var ki iş burada da kalmamış zamanla keşf denilene rüya da eklenmiştir. Dahası bırakın bilgi kaynağı olarak kabul etmek, rüya, hadis tashih vasıtası olarak görülmeye başlanmış, hatta rüyasında Resulullah’la görüşüp tartışmalı hadisleri O’na (s) sorarak sahihliğini iddia edenler ve bunlardan -Beyhaki gibi- nakil yapanlar söz konusu olmuştur. Oysa objektif kriterlerle doğrulanamayan ilham, keşf ve rüyanın bilgi kaynağı kabul edilmesi doğru olamaz. Dahası objektif ve doğrulanabilir olması, elde edilen bilgi ve kaynağının ön şartı olmalıdır. Zira böylesi bir bilgi, başkalarına yansımadan faraza sahibi için bağlayıcı olabilse de, başkalarınca asla ölçü alınamaz ve dahi sunulamaz. O kadar ki bu, başka herhangi bir mezhep veya şahsa nispeti gerekmeden herkesin kendi mantığıyla re’sen reddedeceği bir sabite halinde olmalıdır. Ne ki tasavvufun, ilk kaynaklar dâhil hemen bütün edebiyatında keşf ve ilhama dayanan bir bilgi türü, sıhhatli olmayan bir dillendirmeyle silsile halinde Peygamberimize kadar götürülmektedir. Bu anlamda Hicri II. asırdan itibaren 'keşif'sel bilgi anlayışı yaygın bir şekilde sûfîyye arasında mevcuttur. Sözgelimi İbrahim b. Edhem (v.162/779) bu kanaati taşıyan önemli simalardandır.
[3] Burada şu hususa dikkat çekmekte fayda vardır. Tasavvuf ehlinin gösterişçi bir takva ayağıyla oluşturdukları felsefeleri doğrultusunda uydurdukları rüya, keşf ve ilham yoluyla hadis rivayeti ve bunu istismar etme çabaları, zamanla halkı büyük ölçüde etkilemiş ayrıca muhaddislerin dahi önüne geçemedikleri bir suiistimali doğurmuş ve nihayet sözüm ona bir kısım kendilerini referans bilen hadisçiler (ve kelamcılar) üretmiştir. Kanımca Aclunî bu kategoride değerlendirileceklerden biridir.