Mustafa AKMAN


DİL VE KÜLTÜR FESTİVALİ (XI. TÜRKÇE OLİMPİYATLARI)

DİL VE KÜLTÜR FESTİVALİ (XI. TÜRKÇE OLİMPİYATLARI)


DİL VE KÜLTÜR FESTİVALİ
(XI. TÜRKÇE OLİMPİYATLARI)
 
Geçen yılki Türkçe Olimpiyatları’yla ilgili değerlendirme yazımda konu bağlamında yürütülen faaliyetlere dair bir takım tespit ve endişelerimden bahsetmiştim. Bu sene yine aynı etkinliklerin icra edileceği döneme geldik. Bu yıl, geçen yılki ‘TÜRKÇE OLİMPİYATLARI ÜZERİNE’ başlıklı yazımda değindiğim; cemaat mühendislerinin, mensuplarının genlerine işlediği ‘vatan, millet, Sakarya’ şeklindeki amacın bihakkın yerleştiği kanısından mı, daha bir küreselleşme derdiyle hedefi büyütmek amacından mı yoksa Türkiye’de ilerleyen Kürtlerle barış ve yaşadıkları sorunlara çözüm sürecinin dayatmasından mıdır bilinmez, olimpiyatların ismi ‘Dil ve Kültür Festivali’ olarak değiştirildi.
Bilindiği gibi yaşadığımız bu yüzyılda tüm dünyanın küresel sisteme entegre edilmesi için uygulanan politikalar baş döndürücü bir hızla sürdürülmektedir. Popüler kültür yoluyla dünyevî olanı kutsallaştıran ve böylece aşırı tüketime dayalı bir yaşam biçimi oluşturmayı hedefleyen hegemonik sistem, kendisine her gün yeni pazarlar üretmektedir. Bu manada İslam coğrafyası da gıdadan giyime, elektronik ürünlerden eğlence sektörüne, silah sanayinden otomotive kadar hayatın hemen her alanında aşırı tüketime teşvik edilmekte ve bir anlamda zorlanmaktadır.
Medeniyetin uzunca geçmişine dönüp bakıldığında toplumu yönlendiren, bireylerin zihniyet ve şahsiyetlerinin oluşmasına öncülük eden unsurların, devlet yönetimlerinden daha çok sosyal yapılanmalar ve toplumsal müesseselerin olduğu açıkça görülecektir. Filhakika aynı durumun yani sosyal oluşumların, toplumsal yapının şekillenmesindeki belirleyici rolünün, bugün de cari olduğunu söylemek mümkündür. Dahası bu yapıların kimi yaklaşım ve uygulamalarıyla, ‘emperyal güçlerin çıkarlarını zedelemeyecek sekülerleşmiş (ılımlı) bir İslam’ algısının oluşturulmasına katkı sağladıkları da bilinmektedir. Nitekim yıllardır siyasî kanalların da marifetiyle toplumsal zemine yayılan bu ‘ılımlı İslam’ zihniyetinin meşruiyet kazanmasına, bugünkü cemaat denilen yapılanmaların ileri derecede katkı sağladığı malumdur. Günümüzde ise özellikle kendisini ‘muhafazakâr dindar’ olarak tanımlayan cemaat, kurum ya da vakıfların bu sürece fazlasıyla ortak olduğunu görmekteyiz.
Sayılan bu unsurlardan belki de en önemli olanı, artık gelenekselleşen ve esas adıyla Türkçe Olimpiyatları olarak gerçekleştirilen organizasyondur. Bu organizasyonun çeşitli şölenlerinde yaşanan enstantaneler, organizasyonu gerçekleştiren sosyal yapının, esasen mesafeli olduğu düşünülen bir yaşam biçimini bugün artık büyük bir iştahla sahiplenildiğini ortaya koymaktadır. Zira bu festivallerde, dünyanın dört bir tarafından gelen çoğu ergen yaştaki süslü kız katılımcılar, halk ve pop müzik starlarının danslarıyla süsledikleri hit şarkılarını sunarak yarışmaktadırlar. Üstelik gittikleri vilayetlerin ‘Hocaseverler’i tarafından hediyelere boğularak böylece gönüllerinde pekişen Türkiye ve Türkçe sevgisi ile memleketlerine dönmüş olmaktadır. Bireysel ve toplumsal yaşama dair benimsenmiş anlayışın (Ehl-i Sünnet örfünün) çiğnendiği bu programlara hükûmet yetkilileri de en üst düzeyde destek vererek, ortaya çıkan bu tablonun hiçbir kritiğe tabi tutulmadan ülke çapında kabul görmesini sağlamaktadırlar. Böylece topluma rehberlik etmesi gereken kurum ve yapıların, küresel sistemin dayattığı kültür ve ahlak anlayışının yaygınlaşmasına katkı sağlamış olma durumuna geldikleri müşahede edilmiş olunmaktadır.
Burada Süheyb Öğüt’ün bu olimpiyatlar hakkında yazdığı ‘Biz Türkler ve Kolonyalizm’ başlıklı sosyolojik değerlendirmesine işaret yerinde olacaktır. Ona göre bu olimpiyatları düzenleyen okullar, mevcut küresel hegemoniye karşı bir karşıt hegemonik mücadele aracı olarak tezahür etmişlerdir. Ne var ki cemaatin tertip ettiği son dönem Türkçe Olimpiyatları, okulların karşıt hegemonik siyasetini nakzeden bir mahiyet arz etmektedir. Nitekim olimpiyat müsamerelerinde boy gösteren farklı etnik ve ulusal kökenden çocuklar, Türk kültürünü çok iyi öğrenmiş talebeler olmak yerine Türkleri çok iyi taklit eden kolonyal taklitçiler haline getirilmektedirler. Bu da aslında bir ölçüde karşıt hegemonik bir mücadele olarak başlayan hareketin, mevcut Batı hegemonisini bertaraf edecek şekilde teşkilatlanmak şöyle dursun; onu tam da en menfi hususiyetleriyle taklit eden ve bundan fazlasıyla keyif alan bir failliğin ürettiği hem kolonyal hem de kolonyalist bir siyasete inkılâp ettiği anlamına gelmektedir.
‘Türk Okulları’ hareketinin Türkçe Olimpiyatları enstrümanıyla başlattığı ve esasen yaygın küresel hegemoniye alternatif olmak üzere sürüme soktuğu bu karşıt hegemonik mücadele -ki bunu ‘Osmanlı yayılmacı ruhunu yeniden diriltme çabası’ olarak da okuyabilirsiniz- geldiği safhada artık küresel sömürü ve asimilasyonun canlı bir aktörü haline gelmiş ve buna gönüllü olarak rıza göstermiş durumdadır. Görünen tek farkla ki o da bu harekette, cemaatin dünya konjonktüründe kendisine belli bir manevra alanı açmak için lâfzîleştirdiği ‘hoşgörü’ zemininde Türk, Türklük ve Türkçe malzemesini kullanmasıdır.
Bu arada Kaşgarlı Mahmut’un, Meşrutiyet'in ilk yıllarındaki şoven öncülerin uydurduğu düşünülen Divan-ı Lügat'it-Türk'teki ifadesine göre: ‘Buharalı bir imamın rivayetine göre Peygamber (s) şöyle demiş: ‘Türkçeyi öğreniniz, öğretiniz; çünkü Türkler uzun zaman dünya hâkimiyetini ellerinde tutacaklardır.’ Kaşgarlı bu nakilden sonra şöyle diyor: Eğer bu söz doğru ise Türkçe öğrenmek dinin bir emridir; eğer doğru değilse başka milletlerin Türkçe öğrenmesi bir zorunluluk haline gelmiştir. Zira Türklerin hâkimiyet alanı genişlemiştir; başka milletler için bu bir zaruret halini almıştır. Şimdi merak bu ya acaba Fethullah Gülen’in, Türkçeyi bir dünya dili hâline getirmenin vücûbiyetine olan inancının menatı burası mıdır? Ve değilse acaba hangi vizyon ve misyon cemaate, neredeyse dünyanın tüm ülkelerinde kurduğu ağla Türkçe öğretmeyi zorunlu kılmıştır?
İmdi bilindiği gibi Sayın Gülen, her ne kadar usûl-ü hadisce kabul görmese de, Celâleddin es-Süyûtî ve İmam Buhârî gibi bazı insanların zaman ve mekânı aşarak, doğrudan doğruya Nebi’den hadis almalarını mümkün görmektedir. Oysaki böylesi yaklaşımların doğruluğunu iddia etmek, sahabe tanımına kadar bütün hadis tahammül sistemini çökertmek demektir. Değil mi ki, hadislerin kimlerden ve nasıl alınacağının usul ve kavramları, Hadis Usulü’nce zapturapt altına alınmış bir meseleydi. Nitekim cemaatin hadisçi hocası İbrahim Canan şunu söylemektedir: Bazı kitaplarda rastlanan mükaşefe ve rüya yoluyla Peygamber’den (s) telakki edildiği söylenen sözlere hadis denemez, onların, dini hiçbir değeri yoktur. Zira hadis kabul yolu, objektif şartlara ve belli kaidelere göre, her zaman kontrol ve tahkiki mümkün rivayetlerden geçer. Bunun aksini söyleyen ve sübjektiviteyi esas alan tek bir Sünnî muhaddis çıkmamıştır.
Elbette hareketin genel siyaset ve duruşu -içinde rol aldığı mevcut küresel hegemoninin aksine- seküler değildir. Zira cemaatin Osmanlı’dan devraldığı sûfîmeşrep bir ‘Türk Müslümanlığı’ misyonu vardır. Ancak bunu, küçük Osmanlı olarak atıldığı bu hegemonik meydandaki faaliyetlerine hemen hiç yansıtmadığı da ortadadır. Hareketin dindarlık misyonu cihetiyle yapıp edebildiği, bütün faaliyetlerini misafirperverlik, komşuluk, dostluk ve hayâ gibi değerler temelinde vücuda getirmeye çalışmaktır.
Kaldı ki cemaatin, büyümesi ve gelişmesine paralel küresel ölçekte bir oyuncu olabilmek uğruna sergilediği etkinlik ve kullandığı bu dili de, Batılı gibi görünen bir Doğulu izlenimi vermektedir. Çünkü sergilenen taklitte ya da ifa edilen görevde bir metonimi (mecaz-ı mürsel) söz konusudur. Burada yerli failin temsilinin yerine; Batılı’nın temsili geçmekte, yerli fail kendisini Batılı gibi göstermektedir. Fakat görünen Batılı temsilini metonimik kılan, bu temsilin Batılıyı değil Doğuluyu kastetmesidir. Ancak kolonyal fail her ne kadar Batılı gibi görünse de o, yine de bir Hindistanlıdır, bir Afrikalıdır, bir Türkiyelidir. Yani yerli fail Batılıyı taklit eden kolonyal bir faile inkılâp ettiğinde kendisini, taklit ettiği Batılı üzerinden ortaya koymuş olmaktadır.
İşin garibi kolonyal failin taklit etmesini en çok da kolonyal efendi arzu etmektedir. Zira taklit etmeyen bir fail, kolonyal efendi tarafından tanınamayan, simgeselleştirilemeyen ve tahakküm edilemeyen tekinsiz bir vücut mesabesindedir. Oysa taklit, yerel faili kolonize edip ‘ıslah’ eder, düzene sokar, tebaalaştırır ve anlamlandırır. Dahası kolonyal efendi için yerel failin müzakere edilebilir, diyalog kurulabilir bir öteki haline gelmesi ancak ve ancak onun taklitçi olmasıyla mümkündür. Zaten kolonyal fail taklit ettikçe kolonyal efendi tarafından hem takdis edilir ve hem de zelilleştirilir. Evet, takdis(!) de edilir çünkü o artık ‘ilkel’ halinden kurtulmuş, Batılılaşmış ve üstelik aydınlanabilmiştir.
Tıpkı kolonyal fail - efendi ilişkisindeki gibi Türkçe Olimpiyatlarında yer alan talebeler de öylece ‘Türkler’i taklit etmektedirler. Bunlar sadece Türkler gibi konuşup şarkı söylemekle kalmamakta aynı zamanda Türkler gibi yağlı güreş yapmakta, çiğ köfte yoğurmakta ve geleneksel Türk kıyafetleri içinde halk oyunları oynamaktadırlar. Dahası Türk’ü Türk yaptığı düşünülen ne kadar ulusal keyif enstrümanı varsa bütün bunların hepsini ses ve bedenleriyle temsil etmektedirler. Böylece Türkler taklit edilen bir efendi mertebesine yükseltilmekte, talebeler de taklit eden kolonyal fail derekesine düşürülmektedirler. Müsamereleri izlemeye gelenlerin gözlerini yaşartan ise, hep kolonyal tebaa olmak zorunda kalmış olan Türklerin sonunda sahip oldukları efendilik payesidir. Nitekim Türkçe Olimpiyatları aslında kolonyal efendiye benzeye benzeye kolonyal efendinin yerine geçmiş olan yerel laik (Batıcı) kesime karşı ‘siz bizi yerel kimliğimizle adam yerine koymadınız ama bakın biz artık bu kimliğimizi dünyaya kabul ettiriyor, onu öykünülecek bir şey haline getiriyoruz’ mesajı verme amacı da taşımaktadır.
Bu arada olimpiyatlarda yeni adıyla festivallerde yer alan talebelere bilhassa şarkı söylerken kendi yerel kıyafetlerinin giydirilmesi, onların ‘ötekilik’lerinin Türkler tarafından kabul görmesi ve ağırlanması için değil, onların taklitçi kimliklerinin muhafaza edilmesi amacına matuftur. Ki böylece seyircilere sürekli olarak bu çocukların aslında Türk olmadıkları ama buna rağmen Türkleri taklit ettikleri ihsas edilmektedir. Taklidin imkânı ve istikrarı, taklidin arkasında bir fail olduğuna dair inancın kuvvetlendirilmesinde yatmaktadır. Hâlbuki taklidin ‘arkasında’ artık herhangi bir kendilik falan da kalmamaktadır; bilakis taklitle beraber yepyeni bir ‘kendilik’ durumu tebarüz etmektedir. Ve taklit, arkada olduğu varsayılan kendiliği gerçekten de arkada bırakmakta, metonimik olarak onun üzerini de tamamen örtmektedir.
Öte yandan Türkler, kendilerini taklit eden bu çocuklarla Kur’an’da vahyedildiği tarzda ‘tanışmış (tearuf)’ olmuyor elbette. Tam aksine onları tek taraflı olarak dolayısıyla yanlış biçimde tanıyor ve onları kendilerine benzetmeye çalışıyor olmaktadırlar. Buna rağmen ciddi bir yanılsama ile onlar, sergilediklerinden (taklitlerinden) bağımsız faillermiş gibi tahayyül edilmeye devam edilmektedir. Oysa burada görmezden gelinen, onların sadece taklitçi oldukları ve kılındıklarıdır. Üstelik taklitçilik artık onların kolonize edilmiş kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmektedir. Çünkü onlar taklit ettikçe kolonize ediliyor, (kültürel) kolonize edildikçe de taklit ediyor duruma gelmiş olmaktadırlar. İşte tam da bu bağlamda onlar üzerinden bu kez de Türkler kendilerini yanlış tanımaya başlamaktadırlar.
Kısacası burada bizim yaptığımız şey; kendimizi ‘öteki’de görerek tanımaya çalışmak değil ötekiyi ötekiliğinden çıkartarak bizleştirip kendimizi bu biz olmuş ‘öteki’de görerek tanımaya çalışmaktır. Hal böyle olunca ‘öteki’ bizim hayat tarzımızı ispat ediyor, ‘biz’i ‘biz olmayan’ olarak ikrar ediyor ve bizi sübjektiflikten kurtararak bir nebze de olsa objektifleştirmiş oluyor.
Mamafih Türkçe Olimpiyatları’ndaki talebelerin içine düştükleri kolonyal failliği anlamanın en kolay yolu kendimizi hatırlamak olacaktır. Nasıl ki kolonyal efendiye öykünüp balolarda vals yaptığımızda, frak ve şapka takıp klasik müzik konserlerine gittiğimizde kolonyal bir taklide dûçâr oluyor idiysek işte aynı şekilde yağlı güreş yapıp çiftetelli oynayan Nijeryalı, Şilili, oralı buralı çocuklar da böylece kolonyal bir taklide dûçâr olmaktadırlar.
Öte yandan dil ve kültür festivali olarak lanse edilen bu organizasyonda çeşitli ülkelerden gelen öğrenciler, verilecek ödülü alabilmek için öğrendikleri Türkçe ve çeşni olsun diye öğretilen diğer dillerle şarkılar söylemekte, danslar etmekte ve halay çekip horon tepmektedirler. Oysa bu programları, hocalar ve dindar kimlikli kişiler organize etmektedirler. Şimdi organizasyon sıradan bir Türk iş adamının veya devletin bir faaliyeti olsaydı garipsenecek bir şey olmazdı elbette. Ancak bunlar tam tersi, dinden imandan vaaz edenler, Said Nursî’nin izinden gittiği bilinen kimselerdir. Elan cevabı olmayan soru şu: acaba Said Nursî, bu olimpiyatlara nasıl bakardı? Bu sorunun tabii ki muhtemel cevaplarından biri; Şakirdin görevi, dilini veya kültürünü değil risaleleri öğretip yaymak olacak idiyse de mevcut konsepte rezerv mi koyardı yoksa haber7.com yazarı Meryem Aybike Sinan gibi ‘ulema’nın dediği gibi şayet yaşıyor olsaydı bu olimpiyatlara bizzat destek verip teşvik mi ederdi. Bu hanımefendi zihniyetinde olanlara göre evet, çünkü onlara göre bir Müslüman dilini de kültürünü de öğretmekle vazifelidir. Zira bu unsurlar vatan mefhumunun birer parçasıdır. ‘Vatan sevgisi imandan gelir’ düsturu gereğince vatan ve milletle ilintili her unsuru bir vatansever, tanıtmak, öğretmek, korumak ve geliştirmekle vazifelidir. Aybike Hanım’ın kehanetiyle Türkçe Olimpiyatları, bu milletin dünya kadranında kendini anlattığı, kendini başka kültürlerden duyduğu, dinlediği bir büyük aks-i sadadır. Dünya’ya hükmetmiş büyük bir imparatorluk dilinin yayılması serüvenidir, kendini bulması, anlatması ve yeniden dirilmesi hikâyesidir. Evet, konuyla ilgili bir önceki yazımda anlattığım ırkçı, şoven ve faşist bir zihniyetin(!) fotoğrafıdır bu.
Bu fotoğraf İttihat Terakki ile başlayan ve 12 Eylül askeri darbesi ile zirveye çıkan Türkçülük ve Türkleştirme şenaatidir. Özellikle ikinci dönemdekiler eliyle yürütülen uygulamalarda Türk İslam sentezi projesi, Kürt İslam sentezi gibi alternatiflerini doğuracak biçimde olabildiğince geliştirildi. Burada İslam tentesi ile esasen Türk dindarlığı aşılanmaya özen gösterildi. Ne yazık ki bu asimileci ve ırkçı anlayış, dinî hassasiyeti yüksek Kürt ve Arap halkının yoğunlukta olduğu yerlerde Türk ırkçılığı rengini alan bir dindarlık kimliği ile bilinen taşeron cemaatler aracılığıyla sürdürülmeye çalışıldı.
Bu arada olimpiyatların görülmeyen ya da örtülmek istenen işlevsel boyutuna da dikkat çekmek gerekmektedir. Bu, olimpiyatların İslam’ı ve İslam dünyasını ılımlılaştırma projelerindeki koordinatlarıyla ilgilidir. Nitekim aynı çevrenin şu kadar yıldır düzenlediği Abant Toplantıları da, gerek teknik düzenlemeler ve gerekse sahiplerine, sistem ve seküler toplum nazarında sağladığı imaj bakımından ‘başarılı’ olmakla beraber, siyasî İslam düşüncesi açısından taşıdığı ‘konsil’ mahiyetiyle, aynı koordinatı göstermektedir.
Doğrusu olimpiyatlar, Türk kültürünü yaymakta, Türkçeyi ve Türk müziğini sevdirmektedir. Ne var ki bunların hepsi de seküler kazanımlardır. Şu halde Türkçe Olimpiyatları tamamen ve baştan sona seküler bir programdır ve sekülerizm neye hizmet ediyorsa, bu olimpiyatlar da aynen ona hizmet etmektedir. Olimpiyatlar, seçilen şarkılar, şarkıların icrası, doğurduğu etki itibarıyla sekülerdir. Okunan şiirler arasında istiklal marşı ve benzeri dinî içerikli şiirlerin olması, olimpiyatların sekülerlik vasfını kesinlikle değiştirmemektedir. Kaldı ki, İstiklal Marşı zaten baştan beridir, Kemalist bir dinin fatihası gibi işlevlendirilmiştir. Dolayısıyla buna ve okunma ritüellerine dinî bir mahiyet atfetmek olası değildir.
Türkçe olimpiyatlarını hemen her yelpazeden insanın beğeniyle izlemesi, iddia ettiğimiz sekülerlik vasfının ve ulusal değerlere hizmet ettiğinin bir kanıtıdır. Hemen her konuda birbirine en edep dışı hakaretlerle muhalefet eden siyasetçilerin, Türkçe olimpiyatlarının yararlılığı üzerinde duygusal bir edayla ittifak etmeleri, bunun daha açık bir kanıtıdır. Olimpiyatlarla seküler bir etkinlik üzerinden, seküler hedefler çerçevesinde seküler bir konsensüs sağlanmakta ve bu vesileyle ulusal değerler yüceltilmektedir. O halde bilinmelidir ki Türkçe olimpiyatları, vatan, bayrak, ulus gibi ulusal değerlerin bir parçasıdır ve öncelikle bu değerlere hizmet etmektedir.
Günden güne daha da sağlamlaştırılmak istenen İslam dışı bir hayat tarzının değirmenine su taşıyanlar, beklenen, teşvik ve taltif edilen seküler icraatlarıyla, dindar insanları da teshir etmekte, büyülemektedirler. Türkiye’de adalet ve hakkaniyete (İslamî) dayalı bir düzen mi kurulmak istenmektedir, yoksa var olan gayrı İslamî düzenin daha da sağlamlaşması mı hedeflenmektedir? İstenen elbette ikincisidir. Türkiye’de Kemalizm en başından beridir Hanefî renkli bir Türk İslam’ı, üstelik militan laiklikle bağdaşabilecek bir İslam yaratmak istemiştir. Nitekim Elmalılı’ya sipariş edilen tefsirin sözleşmesinde de önemli parametrelerden birinin Sünnîliğin Hanefî boyutunun olduğunu Hamdi Yazır dibacesinde kendisi kaydetmektedir.
İslamî bir toplumu sekülerleştirmenin elbette farklı yöntemleri olmalıdır. Bu yöntemlerin en kaba ve hoyrat, dolayısıyla en sindirilemez ve itici olanı, tepeden inmeci (Jakoben) laiklik programlarıdır. Toplumlarca en sindirilebilir olanı ise, ılımlı laiklik anlayışıdır. Türkiye’de uygulanagelen birinci türden otoriter laiklik politikasının devamı durumunda, halkın gözünde rejimin meşruiyeti tartışmalı hale geleceği düşüncesiyle laikliğin Anglosakson tipi sekülerliğe dönüştürülmesi projesi ile rejimin ömrünü uzatma programı başlatıldı. Böylece toplumun, tarihinde hiç olmadığı kadar sekülerleştirilme imkânı doğmuş oldu. Zaten laiklikle istenen de tam olarak bu değil midir? Yeter ki siz, müesses nizamı Kur’an’a dayandırmak gibi bir amaç gütmeyin, bu durumda elbette ‘dinî görünümlü’ örgütlenme hakkınız en ileri seviyede tanınacaktır!
Yeter ki İslam siyasal bir dindir demeyin, okullar açmanız, sakıncanın ötesinde bilakis teşvik edilir. Yeter ki ‘İslamcı Terör’ü lanetlemede klişe isim haline gelin, İsrail ve Amerika’nın yapıp ettiklerine ilişmeyin; Türkçe olimpiyatları yapmanız, ‘barış köprüleri’ kurmanız, hoşgörü ve diyalog toplantıları tertip etmeniz, hoşgörü ödülleri alıp vermeniz, Allah’ın değil, Amerika’nın razı olacağı bir ‘İslam’ yaymanız son derece sevaba(!) geçecek bir inisiyatiftir. Abant toplantılarıyla, Kur’an’dan istinbat edilen dinî hükümlerin sulandırılması, İslam’la laikliğin, İslam’la demokrasinin bir sorununun olmadığı fikrinin dindar kitlelere benimsetilmesi kimler için sakınca, kimler için yarar teşkil eder? Sahi siz bu yolla kimlere hizmet ve kimlere hıyanet etmiş olursunuz? Türkçe olimpiyatlarının spot cümlelerinde, faaliyetin amacı belirtilirken sevgi, hoşgörü ve diyalog gibi terimler ön plana çıkartılmaktadır. Bu söylem, sizce de Kur'an ve Temsilcisi’nin düşmanı Batı medeniyetine bir tür müdahane ve tabasbus değil midir?
Ahmet Dursun’un da yerinde tespitiyle normal durumda ‘dindar’ insanların, sözleriyle, icra biçimi ve ortamıyla meşru görmeyeceği, sakıncalı bulacağı, hatta belki bireysel olarak dinlese ya da mırıldansa bile, bunu alenileştirmekten sakınacağı birçok şarkı ve türkü, olimpiyat ayinlerinde meşruiyet kazanmakta; yine normalde ‘günahhane’ olarak tesmiye edilecek bu ortamlar, ‘İslamî usulde’ şarkılı-türkülü cergebez ‘eğlencehane’ye dönüşmektedir. Bu yetmezmiş gibi, ismi bazen açık, bazen örtük şekilde anılarak, olimpiyatların manevî mimarı olduğu deklere edilen ‘Hoca Efendi’ bir kat daha yüceltilmekte ve böylelikle ona mesihî bir şöhret kazandırılmaktadır.
Esasen Gülen Hareketi’nin siyasallıktan uzak ve ferdiyetçi Anadolu (Türk) İslam’ını temsil ve aynı zamanda Şiî ve Vehhabî türü ya da Kur'an merkezli İslam’a karşı dalgakıran tarzı bir rolü de vardır. Keza -her ne demekse- ‘İslamî Radikalizm’ denilene sed rolü de bilinmektedir. İşte Türkçe olimpiyatlarını anlamak ve değerlendirmek ancak bu bağlamda reel ve sağlıklı olabilecektir. Nitekim cemaat aklının öncülük ettiği diyalog ve hoşgörü felsefesi de yine bu konseptte anlaşılır olabilecektir.
İmdi zaman zaman aksi yönde uygulama ve ilişkilere şahit olunsa da, şu anda sadece Türkiye’de değil bütün dünyada Fethullah Gülen ve cemaati, özel bir operasyonel yapım olarak bizzat ‘büyük devletler’ eliyle büyütülmekte, eğitimden siyasete, ekonomiden medyaya her alanda bir numaralı lobi olması için her türlü tedbir alınmaktadır. Doğrusu bunun bir takım anlaşılır nedenleri de vardır. Kur'anî söylemin önüne geçmenin yolu başka neyle ve nasıl olabilir ki? Nitekim cemaat okullarının muazzam başarısının, topyekûn FBI ortaklığı şeklinde yürüdüğüne dair kanaatler de vardır. Zira bilineceği üzere şu andaki konum ve gücüyle dünya ölçeğinde yapılacak işler, Amerika’dan daha rahat idare edilebilir ve hatta şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden ve desteğini almadan ve Amerika istemeden, kimse dünyanın bu kadar değişik yerinde bu çapta bir iş yapamaz. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar, dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar/ şubeler açıyorsa ve bu, Amerika’nın çıkarlarıyla örtüşmüyorsa gerçekleşmesi olanağı yoktur.
Bilindiği gibi komünizmle mücadele dernekleriyle başlayan devletin ‘din bastonu’, özellikle 11 Eylül’le başlatılan ‘İslamcı Terör’e karşı topyekûn bir mücadelenin tek yetkili servisi misyonuna evrilmiştir. İşte görüldüğü kadarıyla olimpiyatların böylesi bir vasattan neşet eden bir gerçeği de vardır.
Koca bir toplum, şöyle veya böyle referansı İslam olan bir ülke halkı, itina ile siyasî bilinçten yoksunlaştırılmakta, Kur'anî parametrelerden teker teker ayıklanmakta, onca laik-demokratik operasyona rağmen damarlarında hasbelkader kalmış olan İslamî bilinç iğdiş edilmektedir. Müslümanların ümmet gerçekliğini gösterememeleri, edilgen, korkak, çıkarcı, fırsatçı, Batı hayranı bir paçavra kütlesine dönüştürülmesi için epeyce girift mühendislikler uygulanmaktadır malesef.
 
Not: Yorum yazarak veya yüz yüze, telefon ve a-mail ile yazılarımı kısa tutmamı isteyen okuyucularımdan özür dileyerek şunu belirtmek istiyorum: Yazılarım, esasen kendim de olabildiğince kısa yazmayı arzuladığım halde işlediğim konuların tabiatı icabı ve bir de neredeyse aylık yazıyor olmam hasebiyle uzamaktadır. Bu konuda mazur görülmek istiyorum.