admin admin


Başbakan Hangi Kürd'ü Seviyor? (II)

Başbakan Hangi Kürd'ü Seviyor? (II)


“Azınlıkların ve farklı milletlerin özgürlüklerinin savunulmayacağını ve devletin bekası için her türlü yöntemin mubah olduğu”nu  hükme bağlayan Sait Halim Paşa zihniyetinin hakim olduğu Türkiye politik arenasında, “Kürtler'in de haklarının ve fıtrî taleplerinin olduğu”nu söylemenin nasıl bir mayınlı zeminde cambazlık yaparak yürümek olduğunu bilmiyor değilim. Özellikle Türk ocaklarından, egemenlerin brifinglerinden, mahfilinden veya bu zihniyete yakın çevrelerin istişare grubundan çıkmayı akıl etmeyen vitrin şovmenlerinin, hayatı zehirlemeyi sürdürdükleri, sosyal ve siyasal koruculuk baskısı ve şartları altında İslam’ın hakikatlerinin üzerine örtükleri egemenlik örtüsünü çekip alabilme kabadayılığının çok da kolay olmadığını da biliyorum. Başbakan'ın uluslararası organizeler tarafından işbaşına getirildiği düşüncesini ürkek bir dille gündeme getirirken bile, devletin gani imkanlarından istifade etme ümitlerini yitirmediğini ima edenlerin, itibarsızların itibarlaştırmasına sığınan ruhsalı kayalaşmışların oportünist bakış açılarının kirlettiği, Osmanlı hormonlu aristokrasi rûhunun zorla diriltilmeye çalışıldığı bu mecrada, haklılıktan söz etmenin kolay olmadığını; giderek zorlaşan karamsarlık panoraması içerisinde sert tohumu çatlatıp, kardelenlerin yeşermesine zemin hazırlamanın sanıldığının aksine nefes kesici bir çabayı gerekli kıldığını da bilmiyor değilim. Manipülasyon, provokasyonun ve ilkel ajitasyonlarla daha şimdiden imaj kirliliği yaratabilmek için her argümandan istifade edildiği bu galiz politik platformda, İslamî hassasiyete sahip olanların nasıl bir duruş sergilemeleri gerektiği tezini oluşturmaya ışık tutacak etkili perspektif geliştirmenin hayatî önem taşıdığını da biliyorum. İslam’ın sahih kodlarına dayanmayan bir paradigma geliştirmeden, özgürlük, bağımsızlık ve medeniyet tasavvuru inşa edilemez. Bunu başaramamışsanız, sergilediğiniz ironi ile travmatik bir toplumsal bölünmeyi inşa ettiğinizin farkında da olamazsınız. Diğer yandan, sistem içi araçları paradigmanız haline getirirseniz, devlet imkanlarına kavuşmak için egemen paradigmanın kullandığı bir araç olmaktan, dünyevîleşmekten, tüketim kölesi, küresel zulmün taşıyıcısı modern cehaletin oyuncağı olmaktan, kendini kendi sosyolojisine sevimli gösteren tüm değerlerini ruhsuzlaştıran sapmadan, tüm anlam ve derinliklerinin içini boşaltarak çoraklaştırarak, araçsallaştıran bir vitrin şovmeni olmaktan kurtulamazsınız. Tarih bu tercihi yapanların resmini, gelecek nesillere gösterecektir. Bundan kimsenin kuşkunuz olmasın.

     Bilindiği gibi bu ülkenin insanları yaklaşık yarım asırdan beridir Kürtler'in, hak talepleri zemininde verdikleri mücadeleyi, yaşayarak derk ediyorlar. Ancak, realiteyi tersinden okuma tarzında zihin bulanıkları, kafa karışıkları ve artniyetli insanların düşünceyi zehirleme operasyonunun bütün boyutlarıyla devam ediyor olmasına da şahitlik yapıyorlar. Şimdi, süreç yeni boyutlar kazandı. Olaya iğrenerek baktığını ifade etmekten çekinmeyen çevrelerin bile, sürece müdahil olmak tarzında, çareler aramak için yırtındığı böyle bir zamanda, hangi Kürd'ün kendisine yabancılaşma cenderesinden kurtulabildiği konusunda bazı tespitler yapmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Komplekslerin, ezikliklerin gölgesinde kimin nerede durduğuna dair doğru bir tespitin hayırlara vesile olacağına inanıyorum. Daha önceki yazıda, sevilen Kürtler'in kimler tarafından sevildiğine değinmiştim. Özellikle Başbakan'ın hangi Kürtler'i sevdiğine dair bazı ipuçları vermiş ve o Kürtler'e zımnen bazı tavsiyelerde bulunulduğunu söylemiştim. Özellikle 'devlet malının deniz olduğu' söylenen konumlarda bulunanlara şöyle demeye getiriyorlar:

     “Başkaları ‘yetim malı’ hassasiyetini göstermeden yiyeceğine siz yiyin! Zenginliğinize zenginlik katın. Daha önce bu alanlarda değişik sözler sarf etmiş olsanız da, özür dilemeniz / birkaç takla atmanız, süreç içerisinde dilsiz kesilmeniz yeterli olacaktır. Ondan sonra, kazancınızla emlak alın veya yurt dışına açılın. Onbinlerce insanın öldürülmesiyle ilgilenmeyin; o zeminde mücadele verenler zaten teröristtirler ve en son ferdi imha oluncaya kadar da mücadele süreceğine göre, sizin böyle bir platformda yeriniz olmaz. Irkçı, kafatasçı, marjinal ve hatta cani olduğunu bilseniz bile, eğer siyasî Kürt hareketi önünde karşıtlık politikalarına yakın duruyorsa onları kardeşiniz olarak kabullenin, onların dershanelerinin, yardım kuruluşlarının, okullarının, partilerinin, gazetelerinin, dînî yorumlarının, ümmete bakış açılarının gelişmesi ve güçlenmesi için bütün imkanlarınızı seferber edin. Böyle yaparsanız, sizi kardeşimiz olarak görecek ve seveceğiz. Çocuklarınızın her gün okulda “Türküm, doğruyum, varlığım Türk varlığına armağan olsun!” demesine, özellikle Kürdistan’da dağa-taşa “Ne Mutlu Türküm Diyene!” yazılmasına, eğitimiyle, kültürüyle, edebiyatıyla, dış politikasıyla Türklük'ün öncelenmesine ve Kürd'ün adının olmamasına aldırmayın, alınganlık yapıp bunu ruhsal travmaya dönüştürmeyin. Böyle bir düşünce zaten ırkçılık olur. Aslında, size olumsuz gibi görünen bütün bunlardan maksadımız kardeşliktir. Dolayısıyla sizin aklınızın kardeşinizin cebinde olması ve onun elinin de sizin cebinizde olması ayıp değil, günah hiç değil. Bu size itibar kazandırır, sizi vitrinlere taşır… Filistin’e, Bosna’ya, Çeçenistan’a, Afganistan’a, Suriye’ye gidin ve cihada katılın, yardım götürün ve gerektiğinde ölün! Merak etmeyin, cenazeniz geldiği zaman tabutuna örteceğimiz Türk bayraklarıyla, en üst makamların göndereceği çelenklerle, medyada sizin kahramanlığınızı gündeme taşıyarak sizi onurlandıracağız. Siz ağabeylerinizden iyi mi bileceksiniz? Onlar Seyyid Ahmed Han, Seyyid Emir Ali, Said Halim Paşa, Mehmed Akif, Filibeli Ahmed Hilmi, Mizancı Murad, Şemsettin Günaltay gibi şahsiyetlerin izinde yıllardan beridir bu zeminde İslamcılık yapıyorlar, onların manifestosunu güncelleyebilmek için hayatlarını bu yolda heder ediyorlar. Hükûmete yakın durmalarına, ulusal muhafazâkâr medyada görev almalarına, milletvekilliği yapmalarına veya belediyelerde köşe kapmaca oynamalarına bakmayın, onlar bu ülkenin aydınlanmış insanlarıdır. Esasen Said Hilmi Paşa'nın inşâ ettiği model de, “ıslah, ihyâ, azınlıkların ve milletlerin haklarını savunmama, devletin bekasını koruma” şekliyle en doğru, risksiz seçimdir. Bu yolda ne baskı, ne zindan ve ne de 'öteki olmak' vardır. Necip Fazıl veya bizim fikir-düşünce duayenlerimizin, edebiyat baronlarımızın hükûmetle içli dışlı olması, oradan örtülü şekliyle maddî yardım veya özel birimlerden maaş alması bu kaideyi değiştirmez. Necip Fazıl’ın ve benzeri ideologların, aydınların örtülü ödenekten muazzam yardım almaları, Yassıada mâhkemelerinde tutanaklara düşmesine, medyaya yansımasına aldırmayın… Elbette ki, cüzdan vicdandan önce gelir. Toplumun en değerli insanlarıdır, onlar. Daha ne istiyorsunuz? Ya kutsal devlet mantığına teslim olur, risk almadan yaşarsınız; ya da terörist kategorisinde değerlendirilirsiniz. İkinci tercihte ısrar ederseniz, cezaevi, işkence, faili meçhul, baskı, sindirilme, yıpratılma, dağ başlarında hatta gerektiğinde kimyasal bombalarla imhâ edilme, öteki olma, metropollerin banliyölerinden sefil bir hayat sürdürme, linç edilme, yasalar karşısında düşman görülme, kardeş bildikleriniz tarafından 'ırkçı / ulusalcı' damgası yemek sizi bekliyor. Bundan da önemlisi, ‘hak, adalet, kardeşlik, eşitlik perspektifinde kardeşim neye sahipse ben de aynısına İslam dairesi içerisinde sahip olmak istiyorum ve bu yapılan günahtır, zulümdür, haksızlıktır, insanlık dışıdır’ derseniz, bizim dînî baronlarımız, dîn tüccarlarımız, en duayen aristokratlarımız, sizi ulusalcılığa savrulmakla, ırkçı olmakla ve ümmeti parçalamakla suçlayarak recm edeceklerdir. Geçmişten ders almalısınız. Dünya gelse sizi bu kirden temizleyemez. Boşuna dememişler, 'hiçbir şey yapamıyorsan çamur at veya izbe dehlizlerde bulduğun bir bilgiyi her fırsatta ispiyonculuk zihniyetine malzeme et…' En iyisi mi, siyasal Kürt mücadelesini ne duyun, ne görün ve ne de bu konuyla ilgili tek kelime söyleyin. Bundan sonra eğer yürekliyseniz, haktan, adaletten söz edin. Veya sözde Kürt haklarını savunmaya çalışanların, pelit niyetlerini ve içine girmiş oldukları kirli ilişkilerin kripto şifrelerini çözmeye çalışın… O zaman vay başınıza geleceklere!”

    Basiretleri politik sihirbazlar, ironi ustaları tarafından bağlanmamış her insan, inkâr ve red cephesinde bulunanların “kardeşim!” derken neyi kastettiklerini, neyi murad ettiklerini ve nasıl bir kurnazlık içerisinde olduğunu rahatlıkla görebilir. Herhalde Bahçeli’ye kadar bütün millîyetçi, muhafazâkâr, liberal ve hatta ortama göre sağcı veya solcu olan ulusalcıların “Kürt kökenli kardeşim!” dediği kesimin, nasıl bir vasfa sahip olduğu ve bunların kimlerden oluştuğunu bu toplumda yaşayan insanların bilmediğini düşünmek doğru olmaz. Başbakan da bu pazarda ipliği olmayanlara “kardeşim” denilmesi tezini pekiştirici açıklamaları aralıksız bir şeklide yapmaya devam ediyor: “Bizim medeniyetimizde ırkçılık, ayrımcılık olamaz. Geleceğimizi de ortaklaşa inşâ edeceğiz. Kibrin, tekebbürün, red ve inkârın diliyle konuşmuyorum. Irkçılığın diliyle asla konuşmuyorum…” diyerek olayı özetliyor. Ama, kendisine göre belirlemiş olduğu bu geçiş süreçlerinden sonra yeniden asabileşiyor ve kibir ritüelini bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarıyor: “Otur oturduğun yerde yahu. Daha ne istiyorsun? Makamsa makam, milletvekilliğiyse milletvekilliği. Parlamentoya da giriyorsun, cumhurbaşkanı da oluyorsun. Tutturmuşlar bir Kürt sorunu. Ben Kürt sorunu diye bir şey tanımıyorum… Biz Kürt kardeşlerimize gönlümüzü açtık, biz teröristlere bomba yağdırdık. Seni oraya (İmralı’ya) gönderen bir Başbakan'a…”  diyor. Bu ironi sadece Başbakan'la sınırlı değil, tabiî.

     Düğmeye basılmış gibi, herkes devrede. Ne ilginçtir, kendisine misafir olarak gelen Kürt kardeşlerinin sorunlarıyla ilgili olarak alenî konuştuğunda 'resmi dil'i kullanan ve onların yanında fotoğraf vermemek için kapalı kapıların arkasına gizlenenlerden tutun, Bahçeli, F. Gülen ve AKP sularında seyretme stratejisini kanıksamış olanlar ve egemenlerin değirmenine su taşımaktan yorulan çevreler de Başbakan'ın direktifiyle birlikte girdiğimiz süreci olumlu görmeye ve biz “Kürt kökenli kardeşlerimizi seviyoruz” demeye başladılar. Samimi olduklarına inansak, “tam da İslam’ın Müslümanlar'dan istediği tavır budur” diyeceğiz. Ama maalesef, hem bir türlü netleştirme başarısı gösteremedikleri düşüncelerinde ve hem de egemenlerin rızasını kazanmak maksadıyla sergiledikleri pratiklerinde bu samimiyeti gösteremediklerinden, gülünç duruma düşüyorlar. Yani, eğer Başbakan'ın veya uydusu çevrelerin seveceği kıvamda bir Kürt değilseniz, o zaman her türlü ikiyüzlülüğün, alçaklığın, kurnazlığın, hilenin, karalamanın mübah görüldüğü düşman kategorisinde değerlendirilirsiniz. Bahçeli de, diğerleri de “Kürt kökenli kardeşlerimiz” diyor. Onlara bunu söyleten veya kibirli statükoya rağmen devletin göstermelik de olsa, başka niyetler de taşısa vermiş olduğu yasal hiçbir güvencesi olmayan hakların, “Başbakan'ın sevdiği Kürtler'den veya onları ciddiye aldığından dolayı verilmiş olduğu”nu söylemek yanlış tarih okumaktan ibarettir. Bir insanın böyle düşünmesi için vicdansız, rûhsuz, inançsız ve kısacası zalim / cani olması; hak, hukuk ve adaletten nasibini almamış olması gerekir. Kendilerinde olmayanlar ve kendine yabancılaşanlar fotoğrafın gerçek yönünü asla göremezler. Kendi içindeki tutarsızlığı dindiremeyenler, soysuzlaşma dünyasında kaybolduklarının farkına da varmazlar ve derunî acıyı dindirmek için çakma kimliklerle kendisini bulmanın yerine dünyayı kurtarma donkişotluğuna soyunurlar… Dolayısıyla kardeşinin acılarına, dertlerine, mağduriyetlerine ilgisiz, umursamaz kesilir, onu dinlemez veya kendisini kaybetmiş bir şekilde “sesini kes, daha ne istiyorsun” deme densizliğine, kibrine de düşürürler. İşte kendisini yitirenlere rağmen, son günlerde moda haline gelen “kardeşlik” söylemlerinin hakikat bandrolü taşımadığını ve pratiklerin bizzat kendisinden de anlaşılacağı gibi başka niyetler taşıdığını, ezberlerimizi değiştirmemiz gerektiğini belirtmek istiyorum.

     Gündeme taşınan bu kardeşlik söylemlerinin sadece Kürtler'in hak taleplerini sabote etme, değişik kutsanmış bahanelerle onları soysuzlaştırma, onları sosyal korucular haline getirme çabalarından öte birşey olmadığını söylemek abartılı olmasa gerek. Her fırsatta, “unutmayacakları acılar yaşatacağız, evlerini başlarına yıkacağız” diyenlerin ortak konsepti içerisinde olanların, onların diliyle olaya yaklaşmasında samimiyet aramak hiçbir derde deva olmuyor maalesef. Yalanlarıyla, samimiyetsizlikleriyle, kardeşi kardeşe düşman etme meziyetleriyle, densizlikleriyle yüzleşmeyenler ve bugüne kadar durdukları yerin aslında Kürtler'e acılar yaşatan inkâr ve imhâ cephesinin mevzisi olduğunu gizlemeye çalıştıklarını da fark edemezler. Osmanlı'nın yeniden inşâsı ve daha önce hilâfetin sömürgesi Müslüman ülkelerle diyalogu sıcak tutmak; Osmanlı'nın şeklini değiştiren Kemalizm ve laik vesayeti zayıflatma mücadelesinde “Kardeşim” dedikleri Kürtler'i kullanma peşindeler. Bu operasyonda da ekonomik, siyasî ve fizikî güçlerini harmanlayıp rüzgâra savurdukları; en basit olayda bile samimiyet sınavından geçmelerini istedikleri Kürtler'e güven duymadıklarını mahfillerinde her fırsatta tekrarlamaktan çekinmiyorlar. Figüran, köprü ve parçalama enstrümanı olmasına rağmen samimiyet sınavından geçmesi gereken yine Kürtler kabul ediliyor. Kürdistanlı aydın ve alimlerini bu samimiyet sınavında test eden çevreler, bir kez olsun kendilerinin bu samimiyet sınavından geçmeleri gerektiğini hiç düşünmüyorlar mı? Yarın eğer barış ortamı olursa ve bunları silahların vesayeti olmadan konuşur ve tarihin sayfalarını geriye doğru açmaya başlarsak, başları önlerine düşmeyecek mi?

     Bizim derdimizi dinlemeyen ve bir türlü bizi samimiyet sınavıyla test etmekten usanmayan kardeşlerimizin umursamazlıklarından olsa gerek, barış kelimesini duyduğumuzda buruk bir sevinç duyarız. Çünkü, barıştan söz edenin çok kolay sözünden cayabileceğini, aldatma ve hilelerle olayı rahatlıkla sabote edebileceğini, Habur ajitasyon ve manipülasyon tecrübesinde gördüğümüz gibi, “üniformalarla gelmişler, zafer gösterisi yapıyorlar, şımarıyorlar” türünden sudan bahanelerle barışın sabote edilebilineceğini, derin güçleriyle provokasyonlar düzenleyebileceklerini, bir yandan “barış” derken diğer yandan imha, tasfiye, katliam, bombardıman ve parçalama faaliyetlerinden de geri kalmayacaklarını iyi biliyoruz. Hükûmet, medya ve savaş yanlıları, kamuoyu algısını kötü yönetip manipüle ederek sürecin çökmesinde başat rol oynamışlardı. 1999’da akan onca kana, acıya rağmen Kürtler hak taleplerini ertelemiş ve barış olacağına inanmış, PKK güçlerini sınır dışına çekme kararı almıştı. Ancak geri çekilen 500 gerilla değişik noktalarda pusuya düşürülüp öldürülmüştü. Barış laflarına inanıp gelenler de, belli bir süre sonra zindana atılmıştı. Devlet başlattığı müzakerede zaman kazanmayı, oyalamayı, aldatma ve hile politikalarını sürdürmeyi önceliyor. Korkuları, öfkeleri ve gururları akıllarından büyük olanların izbe kavuklarına sığındığı arenada, hükûmet ciddi bir muhalefetle karşılaşmayınca da imparatorluk ahlakını sürdürmeye devam ediyor. Hak talebi zemininde iyi Kürt, kötü Kürt ikilemi paradoksunun etkili olması için bütün argümanlar son damlasına kadar kullanıyor. Diasporada birbiriyle meşgul olmakla fırsatları heder eden Kürtler ise, ayaklarındaki uydu olma prangalarını kırma iradesi gösteremediklerinden, potansiyel, birikim ve tecrübeleriyle örgütlenme ve diplomaside önemli adımlar atabilme, kendisi olma ve kendi haklarını savunmayı başkalarına bırakmama alanında politik handikaplarını rahatlıkla aşamıyor ve savaşı barışa dönüştürebilme vizyonuna sahip olamıyor. Değişik ideoloji, eğilim, ilişki, zaviye kaybetme korkusu ve bireysel paradigmalar böyle bir basiret gösterilmesine izin vermiyor. Oysa onun karşısındaki zulüm cephesi, imha zemininde vahdetini, sözbirliğini koruyor. Böylesine ajitasyonların, provokasyonların, kurnazlıkların kol gezdiği netameli bir süreçte, hak taleplerini öteleyen veya toplum nezdinde hakikati yozlaştıran barışın taşıdığı tehlikeler üzerinde konuşmak da kolay değil. Celladın kılıcının gölgesinde kimsenin konuşma cesaretinin olmayacağı ve konuşanları kimsenin duymayacağı da cabası… Medya da mum kesilir genellikle. Konuştuğunda, kamuoyunu yanlış yönlendirmek için her türlü yalan, düzmece haber, kara ironi, manipülasyon, provokasyon ve analize başvuracağından da kuşku yok. Medyanın beyin yıkayıcıları tarafından yönlendirilen kamuoyu savaş sürecinin gizli destekçisi haline getirilmekte, dolayısıyla akan kana ilgisiz kalması sağlanmaktadır. Milliyetçi, muhafazakâr, militarist bir karakter üzerine yetişen geri bırakılmış ülke halkları, medyanın güdümünden kendilerini kurtarma iradesi ve fırsatı bulamadıklarından, mazluma karşı acımasız oluyorlar ve denilebilir ki bu zeminde oluşturulan algının etkisiyle Müslüman Kürt alimler, aydınlar evlerinde çocuklarıyla Kürtçe konuşmaktan bile korkar hale gelmişler. Son birkaç yılda hangi alimlerimizin, aydınlarımızın ırkçılık linç ve suçlamasıyla karşı karşıya kaldıklarını düşünürseniz bu algının hangi tehlikeli boyutta olduğu daha iyi anlaşılır. Hatta şunu da söyleyebilirim ki, ulusal muhafazakâr Türk pentatlon sahasında kurtlar sofrasında yer almak amacıyla takla atanlar bile, böyle bir karalama kampanyasından kendisilerini kurtaramamışlar ve her zeminde öteki olmuşlardır. Böyle bir halet-i ruhiye içerisinde hak talep etmenin yerine “barışı”  istemenin bile, nasıl risklerle donatılmış olduğunu düşünebiliyor musunuz? Bize her hakkı, 'kundakçı', 'sedd'üz- zerâi' hikayeleriyle haram görenlerin oyunlarından ders almayanlar karalama riskine de razı oluyorlar. Aynı tuzağa defalarca düşüyoruz, her defasında aynı delikten ısırılıyoruz. Kürtlük'le Müslümanlık arasında bizi tercih yapmak zorunda bırakarak iç çatışma yaşamamızı kaçınılmaz kılan AKP versiyonu imparatorluk bakiyesi statüko taraftarı siyasî ve sosyal korucuların, kardeşlik” ayartmalarına hep aldanıyoruz. Diyanet İşleri Başkanı bile bu çakma kardeşliğe itiraz / isyan etme noktasına geldi, ama biz henüz kendimizi ayartmaya kurban ediyoruz. 'Kardeşlik edebiyatı yetmez, kardeşlik hukuku da lazım' diyerek bu suistimali deşifre eden bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı’dır. Kardeşliğin kuru bir edebiyata tutsak edilmesinin hakikatin kendisi olmadığı, kardeşlik ayartmasıyla Kürtler'i haklarından feragat etmeye çabalamanın, onları kimliğinden soyutlamaya zorlamanın, “bireysel haklar çerçevesinde demokratik adımlarla sorunun çözüleceği”ni temel yaklaşım olarak sergileyenlerin ikiyüzlü olduğu ve bu hassasiyeti başka zeminlerde göstermediklerini yüzlerine çarpıyor bu kısa ifadeler…

    Bu nasihatin çok da etkili olduğu söylenemez. Zira aynı ritüel, kurnazlık geleneği, politik oyun tekrarlanıyor. Başbakan'ın zamana ihtiyacı olduğunda, “Kürt kardeşlerimin haklarını vereceğim, ben onları seviyorum” diyor, işi bittiğinde de “Tek millet, tek bayrak, tek vatanmesajı veriyor. Entegre projeleri içerisinde tecrübeye dayanan toplum mühendisliği perspektifi içerisinde, Kürtler'i oyalayıp, daha sonra başına inip, imha etme ahlakı hiçbir dönemde değişmiyor. Bu ironiye tepki göstermesi gerekenler susuyorlar ve izbe / karanlık egolarına sinmeyi tercih ediyorlar. Başbakan destek noktasında talimat verince de İstanbul merkezli kampanyaların, oluşumların, ilişkilerin hızının arttığını görüyoruz. Kişiliklerine, vicdanlarına, inandıklarına ihanet ediyorlar aslında. Dolayısıyla bu handikap içerisinde bocalıyorlar. “Kürt kardeşlerimin hakları” diyerek bölücülük yapılıyor. Ama şu unutularak: Zaten 'kardeşim' dediğiniz insanların sizin korkunuzdan böyle bir talepleri hiçbir zaman olmadı ki! Ve bu insanlar onlardan olduğunu ispatlamak için kendisini en kaba şekliyle inkâr etmekten de çekinmiyorlar. O zaman, kardeşim” dediğin insanların sorunu yok, topyekûn Kürtler'in hak taleplerinin engellenmesi sorunu var. Bu realiteyi gözeterek, görüş belirttiğiniz zaman kendi inandıklarınızla çatışmamış olursunuz. Bunun aksi sizi garip bir şovmene dönüştürür. Egemenlerin gölgesindeki güvenlikli kavuklarınızdan çıkıp, gerçekleri görmeyi deneyin. Bilmediğiniz ve kimler tarafından itildiğiniz müşahhas olmayan deryalarda yüzmeyi terk ederek, ahkam kesmeyi terk edin, Kürt Müslümanlar'a ümmet, ulus, tevhid dersi vermenin yerine onların derdini dinlemeyi deneyin. Onların geliştirmiş oldukları mücadele modeli, teorik çabaları ve oluşumları anlamaya çalışarak, kendi cenahınızdan desteklemeye çalışmanın daha doğru bir çıkış olacağını düşünüyorum. Kendim için neyi istiyorsam Kürt kardeşlerim için de aynı şeyi istiyorum. Türkler Kürtler'in abisi değil, eşit kardeşleridir…” derken neyi kastettiğinizi biliyoruz. Çünkü hemen ardından, kendinize kardeş kabul ettiklerinizle diğerlerini birbirinden ayıracaksınız. Ama yanlış yapıyorsunuz, sorun böyle çözülmez. Sonra, bulunduğunuz makam, herkesin inlerine sindiği ve bunu söylemeye cesaret etmediği zamanda bunu ısrarla dile getirmenizi gerekli kılıyordu. Böyle yapsaydınız anlamlı olurdu. Moda olduktan sonra söylemeniz anlam ifade etmiyor, çünkü daha önce söylediklerinizle çelişiyor… Zaten bir figüran olmaktan ibaret kılmaya çalıştığınız “Kürt kardeşlerim” diye vasıflandırdığınız insanları, ya kardeşlerinden ayırdınız ya da Suriye’ye Baas rejimine karşı savaşmaya gönderdiniz…

     Müslüman Kürtler'in, hak taleplerini ve boyunları üzerinde duran ceberrut demokrasi kılıcı algısı ve pratiği içerisinde çekmiş oldukları zulümleri anlamaya yanaşmadan, onları savunuyor gibi görünüp devlet aklına hizmet eden omurgasız politik çıkışlarınızdan bıktılar ve artık bu zemindeki bütün sahte ütopyaları, kurnazlıkları biliyorlar. Kibir, gurur ve ulusalcılığın Şeytan'ın vasfı olduğunu söyleyenler, bunu sadece kendilerini gizlemek için yaptıklarının farkındadırlar. Kürtler'in hak talepleri sözkonusu olduğunda hemen araya “Türkler de başka etkinlikler de zulüm gördü” demenin ardından, “Hükûmet'i bu anlamda destekliyoruz” deneceğini de biliyorlar. Kardeşliği yıpratan, İslamî dil yerine resmi dili tercih eden, en duayen kadrolarımızın beyinsel gücünü AKP hizmetine sunmaya müsaade eden, kavramlarımızın içini boşaltan, mücadelemizi marjinalleştiren, sorunlar karşısında etkili perspektif üretemeyen, kutsal değerlerimizi egemenlerin hizmetine sunan bu zihniyettir işte. Dolayısıyla bu zihniyet değişmediği müddetçe de hak ve adalet adına bir adım atılması imkânsızdır. Teori ve pratiklerimizin neticeleriyle yüzleşmeden, yüzyüze olduğumuz hakikati doğru anlamadan kendimize oluşturduğumuz kabuğumuzu ve hatta zihinsel zindanımızı kırmaya muktedir olmayız. Bu iradeyi göstermediğimiz müddetçe de iradesiz ve vizyonsuz figüran olmakla yetineceğiz