admin admin


Başbakan Hangi Kürd'ü Seviyor? (I)

Başbakan Hangi Kürd'ü Seviyor? (I)


Yetmişli yıllardı. Hakkari’de farklı bir siyasal yapılanmaya tahammülsüzlüğün olduğu zamanlarda, MSP’nin orada kendisini ifade etmesi oluşumuna katkıda bulunmuş ve birkaç cesur insanla birlikte çalışmalar başlatmıştık. Bunun neticesinde hayranlıkla baktığımız Sümbül Dağı'nın önünden kıvrılarak akan Zap suyunun acı dolu hikayelerini dinleye dinleye, bir grub arkadaşla birlikte “Zincirler Kırılsın Ayasofya Açılsın” mitingine katılmak üzere ilk kez İstanbul’a gidiyorduk. İfadeleriyle bizi heyecanlandıran, ruhumuzu okşayan ve kimi zaman da cesaretlenmemizi sağlayan kişinin Tayyip Erdoğan olduğunu daha sonraları öğrenecektim. İki sıra halinde Ayasofya Camiini çember içerisine alan askerlere hitaben, “Şimdi istesek bu barikatı canımız pahasına kırıp, Ayasofya’ya gireriz…” dediğinde hemen ardından bize harekete geçme emri vereceğini ve canımız pahasına camiyi Batılılar'ın dolaylı esaretinden kurtaracağımızı düşünürken böyle bir direktif gelmedi. Belki de “gazımızı almak” için böyle bir ifade kullandı, kim bilir… 80 askerî darbesiyle vurgun yiyen güvercinler gibi dağılmasaydık, belki bugüne kadar aynı düşüncelerin peşi sıra sürüklenmiş olacaktım…

     Sonrasında Beyoğlu, Kağıthane ve Büyükşehir Belediyesi'ndeki başarılı çalışmalarını imrenerek izledim. Bu süreç içerisinde kimlerin O'nun elindeki imkanlardan yararlanmak için nasıl taklalar attıklarını da ibretle izlemekle yetindim. Sonra, darbeden önce Fatih Polis Karakolu'nda da yollarımız kesişen Tayyip Erdoğan başbakan oldu. Toplumun bir bireyi olarak, ülkenin huzura, refaha, adalete kavuşması sürecinin başlamış olduğu ihtimalini ümitle bekledim. MSP, MTTB ve Akıncılar döneminde ırkçıların ilkel ve kaba saldırganlıkları karşısında kafatasçılıktan hep nefret eden bir ideolojinin mensupları olarak, hepimizin ağır yaralar aldığı bu zihniyetin zayıflatılması için hiçbir çabadan geri kalmayacağını düşündüm. Sonra, hepimizin içini acıtan kanayan bir yara vardı, İslamî referanslardan beslenen bir başbakan çevresindeki Kürt kadroların da desteğiyle bu sorunu rahatlıkla çözebilirdi.

     Her seçim arifesinde verilen sözlere, kendisinde odaklanan ümitlerin artmasına rağmen çözmedi veya çözemedi. Bunun yerine güven vermeyen pansuman çarelerle ulus devlet ritüelini, teamüllerini daha güçlü bir şekilde savunma noktasına geldi. Ondan önce, binlerce köy yakılmış, yıkılmıştı. Olağanüstü Hal uygulamaları, yollarda arama eziyetleri, cinayet çetelerinin devlet terörü ülkeyi esir almıştı. Köyler muhasara altında tutularak günlerce bombalanmış ve insanlar büyük şehirlerin banliyölerinde sefil bir hayatı yaşamaya, çöplerden geçinmeye mahkum edilmişti. On binlerce faili meçhul vardı. Kazılan her karış topraktan onlarca ceset çıkan bir ölüm tarlaları gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştı. Zindanlar Kürt siyasetçilerle dolmuş, işkence ve baskı bütün zeminlerde sürüyordu. PKK silahlı mücadelesinin bütün merhalelerinde, devlet hükümeti elinde bulunduran kadrolarla örgüt yöneticileriyle görüşmesini sürdürdü. Demirel, Erbakan, Çiller, Bahçeli, Ecevit ve Erdoğan döneminde bu görüşmeler hiç kesintiye uğramadı. Osmanlı'dan beridir süregelen travmaya dönüşen sosyal bir acı, neredeyse bir asra yakın süreçte Kürtler'in kaderi haline getirilmiş şekliyle hayatı ipotek altında tutmaya devam ediyordu. Kürtler'in var olma sorunu vardı ve bunu hiç kimse inkar etmiyordu. 'Sorun yok' demekle sorun bitmiyordu… Bilindiği gibi son günlerde Başbakan, 'Ben Kürt sorunu diye birşey tanımıyorum. Kürt kardeşimin sorununa evet, Kürtçülük'e hayır'' diyor. Ve bunu ne zaman diyor? Tam da ülkede bütün insanların tahmilî olarak barışa inanmak istediği bir zamanda. Düşman olarak ilan ettiği ve kardeşim dediği Kürtler'den ayrı tuttuğu kesimle ilgili çok şey söylemeye gerek yok. Otuz yıla yakın bir zamanda silahlı mücadeleyi yürüten, seçimlerde Kürtler'in oylarının önemli bir kısmını alan, zindanlarda binlerce taraftarı, kadroları tutuklu bulunan, alanlarda gaz bombası, tazyikli suya rağmen varlık sergileyen, batıda en küçük bir ibareden dolayı linç edilen, baskı ve şiddet gören kesime olan düşmanlığı konusunda herhangi birşey söylemeye gerek yok… Zira, devlet teamülleri böyle bir direnmeyi düşmanlık olarak görmektedir. Peki “Kürt kardeşlerim…” dediği veya sevdiğini söylediği Kürtler kimdir?

     Geleneksel rolü bağlamında, yumuşatılmış millîyetçiliğin bir yansıması olan muhafazakâr zeminde, herhangi bir hak ve statü talebi olmayan, modern asimilasyon tezgâhlarında dönüşmeyi gönüllü olarak kabul etmiş; Kürtler'in yaşamış olduğu sorunları PKK sorunu olarak gören Kürtler bu kategoriye girer. Çiler ve Ağar ekibinin devletin ceberrut politikalarını az görüp, yeniden yapılandırdıkları devlet terörüyle ülkenin üzerine bir kabus gibi inmesine, JİTEM / Ergenekon veya değişik isimlerle cinayet şebekeleri oluşturulmasına, köylerin yakılıp yıkılmasına, gündüz vakti insanların alenî bir şekilde infaz edilmelerine, baskıya, siyasî Kürt iradesi diasporasına karşı savaş açılmasına, zorbalığa, siyasî ve sosyal zeminde gönüllü koruculuk yapılmasına, batı illerinde şiddetten kaçmış Kürtler'in ırkçı güçlerin polis desteğinde linç edilmesine ses çıkarmayanlar bu kategoriye girer. Devletin “belki bir gün lazım olur” ümidiyle önünü açtığı muhafazakâr, liberal, sosyalist veya İstanbul İslamcılık'ı çerçevesi içerisinde vitrinde görünmeye çalışan, ancak “Misak-ı Millî Sınırları” savunmasında devlet aklıyla hareket eden Kürtler, bu kategoriye girer ve Başbakan'ın sevdiği Kürtler bunlardır. Çekincelerine rağmen AKP hükûmetinin iyileştirme projelerine ümit bağlayıp, seçim zamanında, fıkhî savunmalarını unutup, kendisini inkâr edercesine çoluk çocuğunu sandık başına götürüp AKP'ye oy vermeye ve bunun dışında hiçbir pratik / düşünce üretmeyen Kürtler, sevilen Kürtler'dir. Adnan Hoca'nın, “Türk - İslam Birliği veya İttihad-ı İslam (Ümmet birliği) projesi gerçekleştiği zaman Kürt kardeşlerimiz de haklarına kavuşacaktır…” türünden siyasî tercihlere göre renk değiştiren sağcı / solcu ekollerin masallarına inanan Kürtler, sevilen kategoride olanlardır. Tarikat, Nurculuk, Süleymancılık, Işıkçılık, Fethullahçılık, Millîyetçilik, Millî Görüşçülük, sağcı muhafazakârlık ve benzeri zeminlerde etnik kimlik sorunu yaşamayan, bunu sorun yapanlara da “Ümmet ve İslam Kardeşliği” kalkanıyla karşı çıkan; varlığı, gerçekliliği, hakikate yakınlığı hiçbir bilimsel ve inanç referanslı bulguya dayanmayan, sadece kutsanan devletin savunmasına yönelik kopyacı / içi doldurulamayan tekrardan ibaret olan teorilerden beslenmeyi yeterli gören Kürtler, sevilme vasfını taşıyan Kürtler'dir.

     Başbakan, Kürt kardeşlerine yapılan haksızlığı bertaraf ettiğini ve onların taleplerini yerine getirdiğini, bu meyanda TRT 6, Kürtçe kurslar, Kürtçe'nin seçmeli ders olması, kitapların basılması veya üniversite bölümlerin Kürt kardeşlerinin hatırı için verdiğini demeye getiriyor. Bu hakları vermek için bu kadar telafisi imkansız acıları yaşamak gerekiyor muydu? Bir şey unutuluyor: 80 askerî darbesinden önce Kürt siyasal hareketinin mücadelesi sonucunda, Kürtçe kasetler, kitaplar alenî bir şekilde satılmaya başlanmış, Kürtçe kurslar DDKD öncülüğünde yaygınlaşmış ve hatta Başbakan Ecevit Kürt illerindeki mitinglerde “Kurda re azadî” deme cesaretini bile gösteriyor olmuştu. Sonra? Kenan Evren iktidara gelince bireysel olarak bile Kürtçe konuşmayı yasakladı. O gün basit bir şeklide çözülebilecek sorun kangrene dönüştürüldü. Şimdi, “Kürt kardeşlerimin sorununu çözeceğim” diyor. İyi de, gönüllü olarak asimile olmayı kabullenmiş, devlet kadroları içerisinde başını ihale ve çıkar kumuna gömmüş o “kardeşim” dediği Kürtler'in zaten böyle bir derdi yoktu ki! Ve bu tür hak talebi için, bunca bedel ödeme cesaretini kendilerinde bulacaklarını da sanmıyorum. Çünkü ceberrut ulus devletinden böyle bir talepte bulunmanın bedeli çok ağırdır. Diyarbakır Zindanı'nı, faili meçhulleri, dört duvar arasında bile güvenliğin olmadığı baskı, şiddet ve zor politikalarının hakim olduğu günleri unutmadık herhalde. Bir de gönüllü entegre olmayı, dönüşmeyi normal karşılayanların bu düşünceden uzak durmak için yeterli bahaneleri de vardı zaten. Hilafet'in yeniden inşâsına kadar, Hayrettin Hoca'nın da söylediği gibi TC ile idare etmekte bir sakınca olmamalıydı ve hedefe ulaşmak için “Ümmet ve İslam kardeşliği” rüyası da birçok sorunu çözerdi. Her türlü hak taleplerini ötelemek, ertelemek için böyle bir bahane de bulunmaz kalkan olacaktı. Hiçbir yasal tabanı olmayan ve çoğu zaman da içi sulandırılan hakların verilmesinde, samimiyet ve kararlılıktan çok lütûf kibri, olayın rengini itici bir şekilde değiştiriyor. Dolayısıyla kutsal bariyerlerin kuşatması altında hak mücadelesini vermek risk almak anlamına gelir. Ölüm, işkence, imha, zindan, baskı, zor politikaları, örtülü ödenekten beslenen güçlerin direnen güçlerin arasına sızarak olayın seyrini değiştirme tehlikesi, yabancı güçlerin kendi ülkelerinin menfaatlerini bu alana kaydırma gayretleri ve yüzlerce tehlike, hak talepleri çevresini saran mayınlı bir kuşatılmış haline gelebilmektedir. Böylesine devâsâ tehlikeler varken hak taleplerinde bulunmanın çok da kolay olmadığı açıktır. Mesele Filistin halkının neredeyse bir asra varan mücadelesine bakın. Hayat acının ta kendisi olmuş.

     Hem sonra, Başbakan'ın “kardeşim” dediği kesimlerin anlayışında, “kardeşinin sahip olduklarını kendisini için hak görmesi ulusalcılığa savrulma” sayılacaktır. O zaman bu haklar, Başbakan'ın, Bahçeli’nin, Adnan Hoca'nın ve benzerlerinin kardeşim dediklerinin ısrarlı taleplerinden dolayı verilmiyor. Zindanlarda onlarca insanın kendisini yakmasının, açlık grevlerinin, işkencelerin, faili meçhullerin, TV kameraları karşısında sivil polislerin kol kırmalarının, linç etmelerin, gaz bombalarının, sokak çatışmalarının, her gün gelmeye devam eden cenazelerin; Kürtler'in korku duvarını panzerlerin paletleri arasında aşmasının ve uluslararası konjektör dinamiklerinin bunda etkili olduğundan kuşku yok. Bunca bedel ödendikten, acılar çekildikten, akan bunca kandan sonra bu hakların verilmesi, zorlanma sonucundan başka hiçbir bahaneyle tarif edilemez. Zorda kalınarak, hiçbir anayasal güvence olmadan verilen bu haklar, rahat sürece gelinmesi durumunda nasıl yozlaştırılıp, işlevsizleştirildiğini bu sorunla karşı karşıya olan devletlerin geleneğindeki tecrübelerden rahatlıkla okuyabilmekteyiz. Seyyid Rıza, Muhammed Qadi ve benzerlerinin son anlarında söyledikleri “Sizin yalan, hile ve kurnazlığınızla başa çıkmadım. Bu bana dert oldu, ama sizin önünüzde baş eğmedim bu da size dert olsun!” ifadesi, ulus devletlerin tarihî paradoksunu tarif ediyor. Gelenek değişmiyor. Sonrasında devlet adına dilenen özürler, Seyyid Rıza’dan dilendi. İhanet içerisinde olan, siyasal, sosyal ve askerî zeminde koruculuk yapanlardan özür dilenmiş değil her halde… Ne hikmetse, hayatları boyunca Kürt kelimesini duymaya tahammül etmeyenler bile, her fırsatta Kürt kökenli kardeşlerinden ve onları sevdiklerinden söz ediyorlar. Peki onların sevgisine nail olmak için ne yapmak gerekir? Zımnen şöyle demeye getiriyorlar:

     Nasıl olsa kardeşiz, dolayısıyla etnik kimliğini önemsemeyeceksin ve hatta imkân dahilinde Oğuz beylerinden gelmiş olabilme ihtimalinin olabileceğini de söyleyeceksin. ‘Kürtler'in insanca yaşama haklarının ve kendi iradelerini belirleme haklarının fıtrata uygun olduğunu, kardeşlerinin sahip olduğu hakları kardeşi için istemeyenin Müslüman olamayacağı’ türünden lakırdılar yapmayacaksın. Yüz kişilik bir toplulukta, sadece bir tek Kürtçe bilmeyen olduğu zaman hemen frekansı değiştirip Türkçe konuşacak, Kürtler'e yapılan bunca zûlmü gözönünde bulundurarak her Müslüman Türk’ün Kürtçe öğrenmesinin dînî bir sorumluluk olduğu türünden temelsiz, eziklik ifade eden savunmalar yapmayacaksın. Başbakan direktif verdiği zaman STK, platform, dernek ve siyasal diyaloglarla savunma refleksi gösterip, sorumluluğunu yerine getireceksin. Zinhar 'Kürdistan, Kürt, Roboski, Savaş, Barış' gibi yasaklı kelimeleri kullanmayacak, dünya Müslümanlarının ilgilendiği resmî konuların dışına çıkmayacaksın. Filistin, Moro, Filipin, Keşmir, Bosna, Çeçenisten, Azerbeycan ve ismini belki de ilk kez duyduğun ülkelerdeki siyasal ve askerî mücadeleleri, egemenlere bir zarar vermeyecek şekilde bütün gücünle destekleyeceksin. Gerekirse, Kürt illerinde bütün imkânları seferber edip, İsrail’e karşı verilen savaşa destek vereceksin. Kürdistanî olma noktasında med - cezirler yaşayan, içinde bulunduğu ikilemle, çevresine döşenen sanal bariyerleri aşma basireti gösteremediğinden, risk almayıp kolaya daha meyilli görünen çevreler, Suriye savaşına müdahil olmuyorlarsa onların gençleri El Kaide düşüncesiyle devşirip, El Kaide militanı olarak Suriye rejimine karşı kutsal savaşa katılmalarını sağlayacaksın. Zinhar, Kürtler'in direnen güçlerinin yanında olmayacak, sempatiyle bakmayacak, verdikleri mücadelenin haklılığından söz etmeyecek, destek vermeyeceksin. Devlet terörüyle onların şiddete yönelmelerini kıyaslayacak ve her fırsatta onları aziz medyanın bolca sunduğu argümanlarla vurmaya çalışacaksın. Sıkıştığın an, Hayrettin Karaman gibi büyük zatların fetvalarına sığınacaksın. O'nun, 'Kundakçı' hikayesi, alim / fakih Abdulkerim Zeydan’ın 'Bölücülere fırsat vermemeli, ısrar edenler cezalandırılmalı' yolundaki 'Seddü'z- zerâi' prensibi yolunu aydınlatıcı dinamikleri inşa etmeli. “Laik bir ülkede İslam'a göre mi hükmediliyor da, siz bunu meşrû görüp farklı teşebbüsleri dîn adına mahkum ediyorsunuz?' diye itiraz edenlere aldırmayacaksın. Ulusalcılığın ümmetin önünde en büyük engel olduğunu bilecek, ancak “Hangi Ümmet'ten bahsediyorsunuz? Kürtler'in içinde olmadığı bir Ümmet olabilir mi?” türünden densizce sorular sormayacaksın. Halepçe, Roboski, Zilan, Dersim, Ağrı ayaklanması, Fırat’ın ötesindeki derin devlet yapılanması, işlenen cinayetler, işkenceler, siyasî tutuklular, linçler, ötekileştirme, inkâr etme, tahkir etme, sindirmeye çalışma ve Nevruz bahanesiyle alenî bir şekilde polis şiddetinin kadınlara ve çocuklara indirgenerek sergilenmesi veya Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde devletin bütün gücüyle imha etme amaçlı katliamlar konusunda hiç konuşmayacak ve eğer imkânı varsa aklını sana 'kardeşimsin' diyenlerin cebine koyacaksın. Gündeminizde, sadece hükûmetin elini güçlendirecek konular olacak, hiçbir şekilde ülke içerisinde sürmekte olan haksızlıklara, adaletsizliklere, öteki görme, inkâr, şiddet ve sindirme politikalarına dair tek kelime konuşmayacaksınız. Siyasal Kürt hareketini dînle vurmaya çalışacak ve Başbakan'ın sıklıkla tekrarladığı gibi onların aslında Mecusî olduklarını ve kıldıkları “Sivil Cuma”larının da sahih / dînen meşrû olmadığını vurgulayacaksın. Bunların bütün Kürtler'in temsilcisi olamayacağını söylemekle birlikte, müzakereden söz edildiğinde 3. güç olarak hemen masanın bir köşesine ilişebilmenin yollarını arayacaksın. Bulunduğunuz yer güvenli değilse ve siyasal Kürt iradesine karşı durma, karşıtlık üzerine politikalar üretme, diasporadaki Kürtler'in parçalanması, infaz edilmesi projesiyle saflarını zayıflatma, onlara sempati duyanları bir şekilde başka yerlere entegre etme, yalan ve iftira kampanyaları yürütmeye gücünüz yetmiyorsa hemen hicret edin ve batı illerinde belediye, hükûmet kadroları veya ihaleler çerçevesi içerisinde bir yer edinin ve bilmiş olun ki önünüz açılacaktır. Ha şu da bilinmelidir: Kürtçe'nin hayattan, anaların dili olmaktan çıkması yani “egemenlerin dilini öğrenip, analarının dilini unutmaları” Kürt kızlarına Türkçe öğretmek ve bu vesileyle onların da kendi çocuklarına Türkçe öğreterek Kürtçe'yi kademeli olarak bitirmek için başlatılan “Haydi Kızlar Okula” projesine destek verin. Hiçbir riski olmayan bu tercihiniz, size devletin bütün imkânlarını sunacaktır.


(Devam Edecek)