Van’da Değişim Beklerken, Suriye Vurgunu Yedik
Yakup Aslan
Depremin vurduğu Van’dan çıkmak zorunda kaldığımızda belki de bilinç altında bizi en çok sevindiren gideceğimiz yerlerde “gaz bombalarının” tehlikesinden, keyfi güvenlik önlemlerinden, öteki görülmekten, elektrik kesintilerinden, uzak kalacağımız duygusuydu. Buna bir de çocukların eğitimini eklersek, “her şerde bir hayır olabilir” esprisinin anlam bulduğu yer tam da burasıydı. Depremin ardından uzun, zorlu, sorunlu bir yıl geçti. Rutin bir şekilde yapılan çalışmalara ilave olarak Büyükşehirli olduk, konutlar ve belirli yerlerde yıkımlar yapıldı. Konutlara yerleşenler şimdilik taksitler olmadığı için rahat gibi görünseler de, “Ortak Giderler”in yüksekliği onların sevinçlerini kursaklarında bırakmış gibi. Büyük oranda bitmemiş olan konutlara yerleşenlerin ciddi sorunlar yaşayacağı söylentisi giderek yayılıyor. Söylentiye göre, konutlarda ‘yardım kömürleri’nin yakılmış olmasına rağmen, Ortak Gider ismi altında yüksek bir rakamın talep edilmesi üzerine anahtarlarını teslim etmek isteyenler olmuş…
Yardım kömürleri… Yıllardan beridir şehrin üzerine kara bir kabus gibi çökmeye devam ediyor ve biz de zehir soluyoruz. İhtiyacı olmayan da alıyor ve bazen yok pahasına satılıyor. Bazı kurumların, yurtların ve sitelerin bu kömürü kullanmasından dolayı uyarı aldıkları söyleniyor. Gaz bombalarının pervasızca atıldığı alanlara ilave olarak, her kış dağıtılan bu yardım kömürlerinin yakıldığı evlerin yakınından geçmek cesaret ister. İşsizlik ve yoksulluktan dolayı bilinçsiz olarak alınan bu yardım kömürlerinin kirlettiği havadan dolayı, hastaneler yetmez oldu. Yenileri açılıyor ve ciddi bir denetim olmadan sağlık hizmetleri verilmeye çalışılıyor. Şehir giderek sahipsiz bir hale geliyor. Eğitim kurumları içler acınacak bir halde. Batıdaki okullarla kıyaslamak mümkün değil. Şehirdeki temizlik sadece çöpleri toplamaktan ibaret hale gelmiş gibi duruyor. Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından dağıtılan kömürlerin şehri zehir solumaya mahkum etmesine rağmen, yetkililer hava kirliliğinin olmadığını söylüyorlar. Ama soluduğumuz hava, karşımızdaki manzara bu açıklamaları doğrulamıyor. İçtiğimiz suda ciddi sıkıntılar var. Elektrik kesintileri devam ediyor. Doğalgaz çalışmaları politik endişelerden dolayı ağırdan alınıyor… Korkular vicdanları susturunca, bu kez ‘birbirini idare etme’ paradoksu inşa ediliyor. Bu yoksul insanlara lütuf olarak verilen kömürler, eğer onların çocuklarını zehirleyecekse ve bunun karşılığında yenisi açılan özel hastaneler zengin edilecekse, yardımların başka anlamlara çekilmesine zemin hazırlanmış olur. Sahipsiz bir şehirde yaşamak hissinden kurtulmak kolay değil. Basit bir örnek… Tuşba yolunda asfaltla sıfır halde olan yüksek bir dere duvarı var. Oradan geçenlerin, araçların aşağıya uçabileceği ihtimali korkusunu yaşadığını düşünüyorum. Bacaları tüten yurtların, evlerin galiz, kesif dumanından ve kokusundan yolumuzu değiştirmek zorunda kaldığımız müddetçe bu duygudan kurtulamayız. Başka şehir ve hatta kasabalarda buna benzer endişeler yaşanıyor mu? Kimsenin umurunda değil… Türkiye ile birlikte Van’ın gündeminde ağırlıklı olarak Suriye var.
2011 tarihinin Bahar aylarından bu yana süren çatışmalarda 50,000 civarında insanın öldüğü söylenen komşumuz Suriye gündemi sıcaklığını koruyor. Göçler, mağduriyetler, katliamlar, insan hakları ihlalleri, vahşet bütün boyutuyla ülkeyi sarmış durumda. Suriye’de sadece Baas rejimiyle muhalefet savaşmıyor, yaklaşık 30 ülke bütün gücüyle müdahil olmuş durumdadır. NATO, bütün gücüyle devrede. Karşı cephede, daha önceleri Varşova veya Bağlantısız Ülkeler olarak varlık sergileyen ülkeler de ciddi bir direniş sergiliyorlar. Daha düne kadar Türkiye’nin dostu olarak görülen Suriye’nin, bir anda düşman ülke konumuna düşmesi ilginç değil mi? Arap Baharı rüzgarının ardından ‘kullanım tarihleri çoktan geçen’ liderler birer birer düşürüldü ve sıra Beşar Esad’a gelince beklenmedik bir dirençle karşılaştılar. Başkalarına göre onun kullanma tarihi daha bitmemişti. Bitti, bitmedi rekabeti mazlum Suriye halkının hayatını kabusa dönüştürdü. NATO, ABD öncülüğünde Modern Haçlı Seferleri misyonuyla, Müslümanların yaşadığı bütün toprakları savaş alanına dönüştürmüş durumdadır. Yanıbaşımızda dış kaynaklı bir tiyatro sergileniyor, 300’ün üzerinde yayın yapan uydu TV kanalı ve bir o kadar gazetenin, derginin oluşturduğu algıyla oturduğumuz yerde, bu oyunun bir parçası haline getirilmişiz. Senaryonun, uluslararası güçlerin amacının, politik dinamiklerin, oluşturulan algının hangi maksada hizmet ettiğini düşünme basiretinden yoksun olmak, hoyratça saldırganlaşmayı da kendisiyle birlikte getiriyor. Muhafazakar geleneğin Türkiye’de hükümete gelmesiyle birlikte “Yeni Osmanlı Güç”, “Modern İslam Halifeliği” veya “Bölgesel Kolonizasyon Çabaları”na komuta arenasında, son dönemin en başarılı çıkışlarının yapıldığı söylenebilir. Ancak, Büyük Ortadoğu Projesi de bütün bilinmezlikleriyle birlikte hayatımızın bir parçası haline getirilmiştir. Dolayısıyla, Suriye’yi yeniden dizayn etme operasyonunu bundan ayrı değerlendirmemek gerekir. Yıllardan beridir Müslümanlara yönelik her ihanete, cinayete imza atan Baas rejimine yönelik devirme organizesinin yerli dinamiklere dayandığını söylemek zor. Ramazan Elboti veya benzeri çevrelerin pragmatik endişelerle sistemle yakınlaşma sürecine bakıldığı zaman, İhvan-ı Müslimin Hareketinin Arap Baharına/İntifade’sine çok da yakın olduğu söylenemez. Muhalif cephenin dizaynı, Suriye Ulusal Konseyi, Özgür Ordu veya vitrine kimliği şaibeli birilerinin getirilmesi takvimine baktığımız zaman da mahalli güçlerin organize içinde hareket ettiğini söyleyemeyiz. Dikkat edilirse ABD, NATO ve yerli korucuları hızlı bir şekilde bütün imkanlarıyla devreye girmişlerdir.
Esat karşıtı gösteriler 26 Ocak 2011’de başladı. 15 mart günü Dera’da çatışmaya dönüşen büyük kitlesel gösteriye kadar, ülkede sıradan münferit olaylar vardı. Arap Baharı'nın etkisiyle devrilen diktatörlerin ülkelerinden ilhâm alan muhalif unsurların özgün bir şekilde silahlanarak topyekün çatışmaya girdiğini söylemek için çok saf olmak gerekir. Diktatör devirmelerinden ilhamla başlatılan hareket, bu projelerin hiçbirinden haberdar olmayan sivil kesimler için ağır bedellerle karşılık bulmuştur. Çatışmalar sürdükçe, Baas rejimi ayaklanmaları bastırmak için savaş uçakları, tankları ve keskin nişancıları devreye sokmuştur. Su ve elektirik kesilmiş, un ve değişik gıda maddelerine el konulmuştur. Baas rejimi ordusundan kaçanların geliştirdiği Özgür Ordu öncülüğündeki iç savaş ülkenin tamamına yayılmıştır. Dera, Duma, Baniyas, Hama, Humus, Halep, Talkalak, İdlip, Rastan, Cisr eş Şuğur, Deyrizor ve Lazkiye şehirleri ağır bombardımanlara, kuşatmalara sahne olmuştur. Muhalif silahlı güçlerle birlikte 42.322’den fazla kişi ölmüş, bir o kadarı yaralanmış, binlercesi hapse atılmış, saldırılarda 3.211'den fazla çocuk öldürülmüş, 1.178'den fazla mahkum zindanlarda işkenceyle katledilmiştir. 4.172 askerin öldürüldüğü çatışmalarda 76.000 kişi kayıp ve 216.000 kişi de tutuklu bulunuyor. Birleşmiş Milletler Suriye Raporundaki bu bilgilere göre 373.566 kişi mülteci olmuştur. Türkiye, daha baştan beri NATO ve bölgedeki ABD yandaşı ülkelerle birlikte, Suriye rejiminin devrilmesinde inisiyatif almaya çabalıyor. ABD’nin izinden “arka bahçesi”nin desteğini de alarak sürüklenip girdiği bu macerada bir bataklığın içine sürüklendiğinin de farkında değil.
ABD ve NATO ile birlikte Arap ülkelerinin bu savaşa bütün güçleriyle müdahil olmaları insani ve vicdani reflekslerle izah edilemez. Buna ilave olarak bu olaya müdahil olanların neredeyse tamamı, kendi halklarının iradesini görmezlikten gelen diktatörlerden oluşuyor. Esat’tan böyle bir talepte bulunanlar, hiçbir zaman talep edilene kurallara uymadılar. Savaş konseptinin yaptığı yardımlardan, özellikle yabancı medyaya yansıyan birkaç örnek… ABD, ilk zamanlarda muhalefete yaptığı 105 milyon dolarlık insani yardıma ilave olarak, her fırsatta para, istihbarat, eğitim, lojistik destek ve silah yardımı yaptı. İngiltere, muhalefete 13 milyon Poundluk yardımın dışında, her fırsatta katkı sunmaktan kaçınmamaktadır. Fransa, Suriye silahlı grublarının daha fazla silah alması için büyük miktarda maddi yardım yaptı. Suriye muhalefetine her türlü desteği veren Suudi Arabistan’ın, Tebük bölgesinde 3000 civarında Suriyeli gence askeri eğitim vereceği haberlerini yine medyadan öğreniyoruz.
Doğrusu Suriye rejimine devirmeye hevesli müttefikler, böyle bir direnmeyle karşılaşacaklarını ve belirli ülkelerin onun ayakta kalabilmesi için bütün kirli yöntemlere başvurabileceklerini hesaplamamışlardı. Bölgede İsrail karşıtı güçlerle birlikte, Suriye’nin düşmesinin kendi varlığı için tehlike olacağını hesaplayan İran, kararlı duruşuyla Baas rejiminin direncine güç katmıştır. Rusya daha önceki tecrübelerde sınıfta kalmasına rağmen bu kez sıranın kendisine geldiğini de hesaplayarak ‘savaşa girebileceği’ sinyallerini de verebilecek ölçüde Suriye rejiminin hamisi kesilmiştir. Baas rejiminin devrilmesi için Özgür Ordunun savaş enstrümanı olarak desteklenmesine rağmen, Beşar’ı destekleyenlerin göstermiş olduğu dirençle birlikte, Türkiye kendi eliyle başına bela açtığının farkına varmış gibi görünüyor. Bu beladan kurtulmak için, NATO’nun Suriye’ye müdahale etmesini talep ediyor. Kürecik’teki radar veya yerleştirilmesi düşünülen Patriot füzeleri böyle bir saldırının habercisi aslında. Ama ilginçtir, bunca fedakarlığa, bedellere rağmen NATO Türkiye’ye güvenmiyor. Yerleştireceği füzelerin kullanımı kendi elinde tutacaktır. Acı veren, AKP’yi var eden iradeye gönüllü olarak teslim olan çevrelerle, arka bahçesinin NATO’nun halkı Müslüman olan bir ülkeye saldırmasını normal karşılayacak bir tarihi kırılma, basiret paradoksu yaşıyor olmasıdır. Aslındaysa bütün diktatörler birbirine benzemektedir. Bunun farkına varamamak büyük bir talihsizliktir. Diktatörler hiçbir şekilde kendi halklarının iradesine saygı göstermezler. Aksini düşünmek, hayal kırıklığından başka netice vermez.