Sahabe ve Hadis Rivayeti
Kur'an'ın vahyi sürecinde Elçi'nin (s), Kur'an metnine ait olmayan hiçbir beyanat ve uygulamasının kayda geçirilmesini istemediğini biliyoruz. Genel ve fiili uygulamanın böyle olduğu malumdur. Keza Resulullah'ın kendi açıklama ve pratiklerinin kayda geçirilmesi yönünde bir beklentisi ve bu yönde bir ihsası söz konusu olmamıştı. Ne zaman ki insanların kendilerine özgü nedenlerle kendilerinden gelme talepleri varit olmuş ise ancak o vakit çeşitli cevazlar söz konusu olmuştur. İşte bu, o dönemde, daha sonraları ‘profesyonelce’ icra edilerek devasa kültürel bir birikime dönüştürülen hadisçiliğe ve hatta içeriğine dinî bir mahiyet atfedilmediğini göstermektedir.
Diğer bir ifade ile Peygamber, din eğitimi çerçevesinde kendisinden duyulan tavsiye ve talimatların başkalarına nakledilmesini teşvik etmiş olmakla beraber hayatı boyunca, söz ve uygulamalarının yazıya geçirilmesi için bir istekte bulunmamış, bu konuda bir talimat da vermemiştir. İnen Kur'an ayetlerini yazdırmak için kâtipler görevlendiren Peygamber aleyhisselam, gerek görse, söz ve uygulamalarının kaydedilmesi için de kâtipler bulundurabilirdi. Kur'an'la karışır endişesiyle böyle bir girişimde bulunmamış olmak yerine daha kuvvetli bir ihtimalle, bunu farkında olarak yapmamıştır. Zira Peygamber, ağzından çıkan her sözün yahut sergilediği her davranışın bir kanun gibi algılanmasını istememiştir. Kaldı ki Kur'an ile karışması endişesi nedeniyle bile olsa sonuçta böyle bir ihtiyacın ve gerekliliğin hissedilmemiş olduğu ortadadır. Değilse Resulullah şu veya bu sebeple ümmeti, yazılı ikinci bir kaynaktan mahrum etme hakkını kendinde göremezdi.
Sahabe ve Yaşayışları
Söylenegeldiği gibi o kadar da sade ve tabiî bir yaşamı yoktu, sahabenin. ‘Sade ve tabiî yaşayışları sebebiyle zihinleri berraktı’ şeklinde başlayan argümanlar, onların olsa olsa bedevî hayat süren kesimiyle alakalı olabilir idi. Çünkü çağının medeniyetler merkezi durumundaki Mekke ve Medine gibi kentlerinde yaşayan o insanlar, bugünkü moda deyim ile ulusal ve uluslar arası (yerel ve beynelmilel) çapta çok komplike ilişkilere sahip idiler. Onların yaşayışını adeta tahkir ederek çölde yaşayanlarının düzeyine indirgemek, etik olmasa gerektir.
Şu halde her kesimden bazılarının zihinleri berrak ve işittikleri uzun bir şiiri veya hitabeyi ezberleyebilecek kadar güçlü bir hafızaya sahip olanları olmuş olabilir. Keza Peygamber'in (s) bazı önemli sözlerini üst üste tekrarlaması ve kelimeleri sayılacak derecede yavaş telaffuz etmiş olması sebebiyle dinleyicilerden bazılarının bu söylenenleri kolayca öğrenip ezberlemiş olmaları gayet mümkün olmuş olabilir.
Öte yandan ashabın, Peygamber'in her buyruğunu ve hareketini büyük bir dikkatle takip ederek hafızalarına nakşettikleri doğrudur. Ancak bu, onların adeta birer kayıt cihazı durumunda olduklarını da göstermez.Zira onlar da tıpkı çağdaş zihniyetteki insanlar gibi yazılı kaynaklara önem veriyordu. Nitekim hayatları, yaşamın muhtelif alanlarında kayıt altında idi. Onlarda da bir devlet geleneği ve yerleşik kültürel kodlar mevcuttu. Antlaşmalar yapıyor, sözleşmeler imzalıyor ve daha ötesi antolojiler hazırlıyor ve ayrıca ensab şecereleri düzenliyorlardı. Şu halde onların yazıya önem vermedikleri tezini savunmanın backgroundunda farklı nedenlerin bulunması ihtimali üzerinde durulmalıdır.
Buna göre hadislerin yazılmamış oluşunu izah etmek adına bilahare kurgulanmış ve bu amaçla üretilmiş değilse konuyla ilişkilendirilen rivayetlerin kendi bağlamlarında yeniden okunmaları icap etse gerektir. Değilse hadislerin yazılmamış oluşunu izah sadedinde onlara, alakalı olmadıkları bir zihin yapısı nispet edilmiş olunacaktır.
Onlardan bazıları, ziraat ve ticaret gibi sektörlerde çalıştıklarından -meşguliyetleri dolayısıyla- Resulullah'ın yanında bulunamadıkları sürede irad olunmuş beyanları ilk fırsatta öğrenmek adına çaba sarf ediyorlardı. Resulullah'ın meclislerine nöbetleşe katılan ve buyruklarını dinleyip bellemeye gayret eden sahabe böylece duyup öğrendikleri mevzuları kendi aralarında müzakere etmiş oluyorlardı. Ashabın son derece önem verdiği bu müzakere geleneği daha sonra da devam etmiştir.
Burada bir hususun atlanmaması gerekir: Yeni dini öğrenme süreci yaşayan sahabe, bugün anladığımız anlamda hadisler deryası oluşturma gayesiyle değil, dine dair olup bitenleri ve tabii ki yaşanmış anekdotları kavramaya çalışmaktaydı. Değilse ve tabir caiz ise belleklerine bir mp3 işlevi gördürerek o gün henüz teknik anlamını sağlayamamış ve hatta kimsenin muhayyilesinden geçmeyen ‘hadis’ derleme misyonu icra ediyor değillerdi. Bilindiği gibi bu misyon, ancak sahabe hayatının geç dönemlerinde yavaş yavaş ‘Resulullah ve O'nun yapıp ettiklerine dair sözler’ anlamında teknik bir kavram halinde anlaşılmaya başlandıktan itibaren oluşmuştur. Nitekim Resulullah'ın vefatından sonra çeşitli nedenlerle farklı şehirlere yerleşen sahabenin Peygamber'den bizzat duymadıkları havadisi birbirlerinden istedikleri bilinmektedir.
Bu durumda Peygamber'in (s), sahabeye kendi beyanlarını dinleyip öğrenmelerini emretmesi ve kimi zaman öğrendiklerini başkalarına tebliğ edenlere hayır duada bulunması, onların bu çerçevede bilebildiklerini yahut gördüklerini başkalarına nakletmelerini sağlamıştır. Ancak bu, onların asla bir ravi mesabesinde hadis nakilciliği yaptıkları anlamına gelmemelidir. Bunun bir nakisa teşkil edecek olmasından değil elbette. Zira Allah'ın elçisi hakkında keza yaptığı Kur'an beyanatına dair doğruluğu kanıtlanmış bir hususu öğrenip öğretmek bir onur vesilesidir şüphesiz. Esasen yine bu onur gereği O'na ait olmadığı anlaşılan ya da olduğu kanıtlanmamış merviyatın, kimden gelirse ve hangi kaynakta bulunursa bulunsun ifşa edilerek terki de bir zorunluluktur.
Ehl-i Suffa’nın Durumu
Mescid-i Nebevi'nin bitişiğine yerleşen Ehl-i Suffa'nın fiili durumunu da, Resulullah'ta müşahede ettiklerini yahut O'ndan (s) öğrendiklerini hadis tahsil etme olarak değil, günlük yaşamlarını O'nun gözetiminde ve talimatları muvacehesinde geçirme gayreti olarak bilmek gerektir. Malum olduğu üzere insan birinin beyanatını hayatının mihveri haline getirmiş ise ona dair olanları -arşivlemek yahut nakilciliğini yapmak adına değil- detayıyla öğrenip yaşamak ve hatta olursa soranlara öğretmek isteyecektir. İşte sahabe yahut özelde Ehl-i Suffa'nın gayretini böylece anlamak gerektir.
Hadislerin Yazımı
Peygamber'in (s), kendisinden, Kur'an vahyi dışında dine dair öğrendikleri bilgileri (‘hadisleri’) yazmak isteyen herkese izin vermediği bilinmekle birlikte O'nun bunları yazmayı kesinlikle yasakladığını söylemek de mümkün değildir. Nitekim Abdullah b. Amr gibi okuma yazma bilen genç ve dikkatli sahabeyle hafızasının zayıflığından şikâyet edenlere notlar tutma konusunda izin vermiş, bir konuşmasının yazılıp kendisine verilmesini isteyen Yemenli Ebu Şah gibi kimselerin isteklerini de reddetmemiştir. Daha sonraki yıllarda ise hem söylenegeldiği gibi muhtemelen ayetlerin çoğunun nazil olması, bunların yazımında gerekli titizliğin gösterilmesi ve hem de Müslümanların ekseriyeti tarafından Kur'an üslubunun kavranması ve artık kendi sözlerinin Kur'an'la karışması ihtimalinin tükenmesi veya daha çok bu yazılı notlarla meşgul olup Kur'an'ı ihmal etme endişesinin kalmaması üzerine ‘hadis’leriyazmak isteyen daha çok sayıda kişiye izinler verdiği belirtilmiştir.
Resulullah'tan bu konuda duygusal ve/ya kendine özgü daha farklı sebeplerden izin alabilen az sayıda sahabe duyup öğrendikleri malumatı hem ezberlediler hem de yazdılar. Nitekim ‘Sahife’ adıyla anılan bu ilk yazılı kaynaklardan biri, Ebu Hureyre(r) tarafından talebesi Hemmam b. Münebbih'e yazdırılan Sahifet'uHemmam b. Münebbih denilen belge günümüze kadar gelebilmiştir. el-Cami'us-sahih'inde, Peygamber devrinde hadislerin yazılmasıyla ilgili olarak ‘Kitabet'ul-ilm’ adıyla bir bölüm açan Buhari'nin aksi görüşe dair bilgi nakletmemesinden hareketle Asr-ı Saadet'te hadislerin yazıldığı kanaatini taşıdığı söylenebilir.
Bu arada Peygamber'in (s) hadis yazımını yasakladığına dair yaygın bir rivayet kaynaklarımızda yer almakla beraber, yapılan bazı araştırmalarda bu rivayetin zayıf olduğu veya rivayet eden sahabenin görüşü olabileceği halde yanlışlıkla Peygamber'e atfedildiği ifade edilmiştir. Bu rivayete göre Peygamber aleyhisselam, Kur'an'la karışır endişesiyle kendisinden bir şey yazılmamasını, yazılmış olanların da imhasını istemiş, bu tehlike geçince izin vermiştir.
Söz konusu hadisin içeriğinde yer alan bazı ifadeler, bu rivayetin Peygamber'in (s) vefatından sonra ortaya çıktığı izlenimini vermektedir. Zira o dönemde cari olan, Kur'an vahyinin devam ediyor olması ve Resulullah'ın bunu uygulayarak yaşama geçirmesidir. Diğer bir ifade ile sözlü bir yasaklama beyanı olmadan ancak yazıya geçirilmesi yönünde herhangi bir gereksinimin duyulmamış olması ve Elçi aleyhisselam'ın bu yönde bir imasının bile olmayışıdır. Peygamber yaşayıp anlatmakta ve insanlar bunu görüp duymakta ve derken en güzel şekilde icra etmeye çalışmaktaydılar. Genel manada teamül böyle idi.
Buna göre o dönemde, yazının sosyal ve kültür hayatta kullanımının gelişmemiş olması zannı gibi absürt izahlar serdederek hadislerin yazılmamış olduğunu böylece gerekçelendirmeye çalışmak doğru olmasa gerektir. Zira onların hayatında yazının önemli bir yeri vardır. O kadar ki Kur'an, onların ağzıyla, kendisinin başkalarınca yazdırıldığı (Furkan 25/5) iddiasından bahsetmektedir. Tek bu argüman bile top yekûn o toplumun yazı hayatından uzak olmadığını göstermektedir. Bu sebeple yazı tecrübesinin zayıf oluşundan dolayı ve bu noktadan hareketle hadis yazımının yasaklanmış olduğunu belirtmek, yerinde gözükmemektedir. Kaldı ki o gün, bazı insanların, kendi çapında amatörce bir takım yazı çalışmalarının varlığı malumdur. Ne var ki bu çalışmaların hem devlet idaresince yapılan bir görevlendirme sonucu olmadığı ve hem de kamuoyuna mal olacak şekilde yaygın olmadığı kesindir. Muhtemelen bunun yegâne nedeni gereksinim duyulmamış olmasıdır. Değilse Kur'an'la karış(tırıl)acağı endişesi hiç değildir. Doğrusu böylesi bir vehimde bulunmak, o insanların aklına derin bir güvensizliği işaret etmektedir.
Yeniden ifade edecek olursak, Resulullah'a dair anekdotların yazılması ya da kayıt altına alınması talebinin ve yaygın bir yazma faaliyetinin olmayışı yazı kültürünün zayıf, alet edevatın yetersiz oluşundan ötürü değildi. Aksine Kur'an'ın yazımı, envaiçeşit şiir çalışmaları, antolojileri veya ticari faaliyetleri için bulabildikleri malzemeyi daha sonraları hadis denilecek söz veya anekdotları kaydetme için de bulabilirlerdi. Ne var ki risalet makamından böyle bir ferman, istek söz konusu olmadığı gibi bir ihsas da mevzubahis değildi. Kaldı ki gereksinim de yoktu. Allah'ın (c) vahyinin emini olan Elçi (s) gözettiği toplumunu eğitiyor, vahyin yönlendirmesiyle çeşitli istişarî ve içtihadî faaliyetler sonucu biçimliyordu. Böylece ortaya bir ortak akıl sonucu gelişen ve vahyin te'yidinden geçmiş gelenek (sünnet) teşekkül etmiş oluyordu. Bunun ise kayıt altına alınıp hayatın donuklaştırılmasına gerek yoktu. Bu durum daha çok sonraki dönemlerde yaşanan sosyal çalkantılar ve bunun neticesi oluşan kültür hayatının bir sonucudur.
Hadis Rivayeti ve Halifelerin Tutumu
İlk halifelerin hadis rivayetindeki titizliği malumdur. Onların bu hassasiyeti, rivayetin teknik özelliklerine ağırlık vermek suretiyle rivayetin içerdiği konular üzerinde yeterince düşünmeyi ihmal etme ve muhtevasını güncelleştirmeden hayatı o içerikte hapsetmek gibi bir endişeden kaynaklanmış olsa gerektir.
Risalet zamanında dahi ufak tefek bazı örnekleri görülen ve dolayısıyla hakkında şiddetli uyarıların bulunduğu Peygamber aleyhisselam'a iftira, O'nun dediği, yaptığı veya onayladığı herhangi bir hususu yanılma veya unutmak suretiyle de olsa farklı şekilde aktarmanın olabileceğini kabul etmek doğaldır. Bu durum, Peygamber hayatta iken hem inen vahyin ifşa edecek olması (Tevbe 9/64) endişesi ve hem de Elçi'ye (s) teyidinin söz konusu olması dolayısıyla gayet nadir ve zor olmuştur. Olan teşebbüsler de mutlaka bir şekilde akamete uğramıştır. Ancak yine de Resulullah temkinli davranarak ileri düzeyde uyarılarını dile getirmiştir. Dile gelmiş bu uyarıların gölgesinde münafıklar Resulullah'ın söylemediği bir sözü O'na isnat etmekten çekinmişlerdir. Fakat daha önemlisi Peygamber'in (s) vefatından sonra nakillerin kabulünde daha titiz davranma gereği duyan Hulefa-i Raşidin ve sair sahabe, Resulullah'tan bizzat duymadıkları bir hadisi rivayet edenlerden ya Ömer'in (v.24/644) yaptığı gibi o hadisi Allah'ın resulünden duyan bir şahit getirmelerini istemiş veya Ali'nin yaptığı gibi hadisi Peygamber'den duyduğuna dair yemin ettirmiş yahut da Ayşe annemizin yaptığı gibi ravisinin iyi öğrenip öğrenmediğini anlamak için aradan uzun zaman geçtikten sonra tekrar sorarak anlatılanı kontrol etmiştir.
Ebu Bekir ve Ömer (r) gibi bazı idarecilerin, çok ‘hadis’ rivayet edilmesine karşı tavır almalarına bakarak onların hadislere itimat etmedikleri veya buradan hareketle sünnete kaynak değer vermedikleri sonucunu çıkarmak doğru değildir elbette. Ancak rezerv durumda bir ihtiyatlarını ifade etmek de icabetse gerektir. Onlar Kur'an merkezli bir anlayış ve bu anlayışı biçimleyen sünnet kültürüyle davranıyorlardı. İdari vizyonları bu içerikle donanmış idi. Resulullah'la yaşamış, O'nun Kur'an'ı yorumlayış ve yaşama geçirişini müşahede etmişlerdi. Bu perspektifle kendilerine Kur'an vahyinin miras kaldığını ve bunu da nasıl algılayacaklarını, yaşadıkları süreçte gayet iyi öğrenmişlerdi. Peygamber aleyhisselam'ın kendisine ait herhangi bir şeyin kayda geçirilmesini talep etmediğini, böyle bir isteğinin olmadığını görmüşlerdi.
Ebu Bekir'in derleyip yazdığı söylenen 500 ‘hadis’i yakması, rivayet sırasında herhangi bir şekilde hata yapılmış olabileceği endişesinden kaynaklanmış olabileceği gibi, biraz da gelen telkinler üzerine, bunun beraberinde taşıdığı sakıncalar dolayısıyla gereksizliğine kanaat etmiş olması da mümkündür. Nitekim ‘hadisler’in yazılmasını düşünen Ömer'in, ileri gelen sahabe ile bir ay boyunca istişare ettikten sonra bu düşüncesinden vazgeçmesi de bu işin Kur'an'ın ihmaline yol açabileceği kaygısına dayandığı söylenmiştir.Esasen bu iki halifenin de dâhil olduğu önde gelen sahabenin (r)Resulullah tarafından öngörülmemiş böylesi bir işi ihdas ederek kalıcı hale getirmesi zaten beklenemezdi.
Ömer'in (r), Irak bölgesine gönderdiği adamlarıyla birlikte Medine dışına kadar yürüyerek onlara gittikleri yerdeki insanların yeni Müslüman olduklarını, bu sebeple henüz Kur'an'ı doğru okuyamadıklarını hatırlatması ve bu durumdaki kimselere önemli meselelerde ihtiyaçlarına yetecek kadar ‘hadis’ rivayet edip fazlasından kaçınmalarını özellikle tembih etmesi de aynı endişeye dayanmalıdır. Burada akla gelen soru şudur: Ömer (r) böyle davranarak acaba Resulullah'a karşı tavır almış olmuyor muydu? Veya hadis inkârcılığı yahut sünnete muhalefet etmiş olmuyor muydu? Öyle ya ne demek az hadis rivayet etmek? Zaten hadis denilenler Peygamber'e (s) ait talimat veya açıklamalar değil miydi? Bunlar işin özünde zaten kaynak değeri olan dini buyruklar değil miydiler?
Kuşkusuz bunlar -risalet makamına aidiyeti mevsuk olmak şartıyla- dini değeri olan sözlerdi. Ve bugünün penceresinden bakan bizler için bunların Kur'an'la beraber anlatılıp aktarılmasında bir mahzur gözükmemektedir. O muhataplar da bizler gibi bu vesileyle Kur'an'ı daha iyi öğrenip belleyeceklerdi. Ne var ki hadisenin durduğu zemin burası değildi(r). Başta mevzuumuza konu olan şahsiyet olmak üzere o insanların perspektifi bu değildi. Onlar kendileri, vahyi talimat ve tavsiyeler ile risalet makamının desteği sonucu edindikleri vizyonla karşılaştıkları problemlere kendilerinden hareketle çözümler arıyor ve bu arada çözüme katkı ya da bizzat çözüm olacak izahı bulabilecekleri bir arayışa giriyorlardı. Ayetlerde çözümünü bulamadıkları sorunlar için bugün yapılageldiği gibi doğrudan doğruya hadis arayışına başvurulmuyordu. Aksine oluşmuş Kur'an bilincinin imkânları dâhilinde istişarî bir anlayışla değerlendirmeler yapılarak neticelendirmeye gidiliyordu. Bu arada birisinin meseleye dair hafızasında geçmişten kalma bir hatıra, bir söz varsa o da bunu aktararak katkıda bulunuyordu. Ancak bu durumda dahi hemen dört elle sarılacak şekilde üstüne atlayıp kabul etme söz konusu olmamaktaydı. Aktaran o kişiye, anlattığı hususla alakasına bakılıyordu. Belki yemin, olmadı, bahsettiği hususu te'yid amacıyla şahitler bulmasını, mevzuyu kendisiyle birlikte yaşamış bir başka şahsın onayı isteniyor veya bir şekilde hafızası kontrol ediliyordu.
Onların, sonraları teknik tabir olarak ravi ismiyle anılacak olan bu aktaran arkadaşlarından, bahsettiği hususa dair te'yid edici ikinci yahut farklı bir enstrüman istemeleri, kişisel olarak birbirlerine güvensizlikten kaynaklanmıyordu diye düşünüyorum. Bu daha çok sorunu Peygamber aleyhisselam'dan bu türden bir telkine maruz kalmamış olmaları ve dolayısıyla geçmişe ait bir örnek üzerinden çözümlemeye çalışmanın kendilerine garip gelmesinden kaynaklanmış olsa gerektir.
Bugün bizde, bütün bunlara geriye dönüp baktığımızda günlük sorunlarını çözmede onların sanki ‘hadis’lere pek itibar etmediği gibi bir his uyanmaktadır. Oysa olayın esası böyle değildir. Olan şuydu: Risalet çağından o güne kadar, sonraki dönemlerde ortaya çıkan ve bugüne dek ağırlığını hissettiren rivayetlerin hâkimiyeti mevzubahis değildi. Onlar Kur'an gölgesinde ümmetin oluşmuş ortak aklıyla sorunlarının üstesinden gelmeye çalışmaktaydılar. Bir sorun yahut durumla karşılaştıklarında bugün yapıldığı gibi hemen rivayetlerde ne var deyip konuyu oraya (‘hadis’lere) taşımıyor, böyle bir yaklaşım mantığı olmadığından meseleyi günün şartları çerçevesinde müşavere ile hal yoluna gidiyorlardı.
Ömer'in (r) sahabeyi az hadis nakletmeye zorlamasını, onun ‘hadis’ rivayetine karşı olduğuna yorumlamak doğru olmasa gerektir. Zira bu konumlandırma daha sonraki ilmi yapılanmalarda belirlenen bir ithama işaret etmektedir. Dolayısıyla bahse konu bu fiili durum, onun yaşadığı vasatta bugünkü gibi bir konsensüsün bulunmayışına bağlanmalıdır.
Ömer'in (r) bu yaklaşımı belki de kimi zaman kendilerine özgü sebeplerle böylesi girişimlerde bulunan şahısların bu tür faaliyetlerine çekidüzen verme, bir nevi sınırlama gayreti olarak da okunabilir. Değilse yaptıklarının adına ‘hadis’ aleyhtarlığı demek, çok da yerinde bir niteleme gibi gözükmemektedir. Keza buna muhtemel bir sebep olarak rivayet konusunda onları mümkün olduğu kadar titiz davranmaya sevk etmek tarzı izahlar, pek de ilgili değil gibidir. Çünkü bu tür çabalar, sonuçta risalet çağından itibaren alışkın oldukları genel teamüle uymayan nevzuhur türünden girişimler olduğundan ihtiyati yaklaşım olarak okunsa daha doğru olacaktır. Ona, feraiz ve sünneti Kur'an öğrenir gibi öğrenmeyi tavsiye ettiği ve Kadı Şüreyh'e çözümünü Kur'an'da bulamadığı bir mesele için Resulullah'ın sünnetine başvurmasını emrettiği şeklinde nispet edilen rivayetler -bilahare üretilmiş olmaları ihtimali saklı olmak kaydıyla- onun sünnet kültürüne verdiği önemi göstermekle beraber burada rivayet kültürüne ehemmiyet atfetmekten çok noktasal özel durumlar olarak görülmelidir. Değilse onun genel talimat ve muamelatına uygun bir değerlendirme olarak izah edilemeyecektir.
Hulefa-i Raşidin'in genel tutumu ihtiyat ve sakındırma merkezli olmakla beraber çözümünü Kur'an'da bulamadığı birçok meselede hadislere başvurduğu, hatta kimi zaman ortaya çıkan problemlere uygun çözümler sağlayacak hadislerin mevcut olup olmadığını tespit etmek için sahabeyle istişare ettiği bilinmektedir. Bu onların kökten bir rivayet karşıtlığı yapmadıklarını ve hayatlarında sünnetin fiili olarak yer ettiğinin alametidir.
Bununla beraber sahabenin (r) genelinin, Resulullah'a atfen anlatacakları konularda veya O'na nispetle aktaracakları sözlerde -ki bunların hadis olarak tanımlanması daha sonraki bir döneme aittir. Yoksa onlar hadis metini rivayet etme kültürüne sahip değillerdi.- fazlalık veya eksiklik türünden hatalara sebebiyet verebilecekleri ve böylece Peygamber'e (s) yanlış sözler isnat edebilecekleri endişesini taşıdıkları malumdur. Nitekim bilahare bir temkin supabı mahiyetinde olan ‘her duyduğunu rivayet etmesinin insanı yalancı durumuna sokabileceği’ni ifade eden bir söz icat edilmiş ve onların konuya, bunu meslek olarak icra eden sonraki insanların rivayet formatında sergilememiş oluşlarına gerekçe kılınmıştır. Bunun adına da ihtiyatlı davranmak ve bu nedenle az hadis rivayet etmek denilmiştir.
Nitekim bu manada ilk dört halife ile Zübeyr b. Avvam, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Zeyd b. Erkam, Abdullah b. Ömer gibi sahabenin bu konuda son derece ihtiyatlı davrandığı ve üstelik risalet dönemine ait aktarımları (‘hadis’leri) duyup öğrendikleri gibi lâfzen rivayet etmeye itina gösterdikleri belirtilmiştir.
Aynı bağlamda hadis rivayetinde ihtiyatlı olmakla beraber bilgisini başkalarından esirgeyenleri kınayan ayet ve hadislerin tesiriyle Ayşe, Enes b. Malik, Abdullah b. Mes'ud, Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hureyre gibi sahabenin ise bu konuda daha rahat davrandığı ve hadislerin mana ile rivayet edilmesine karşı çıkmadıkları vurgulanmıştır.
Fakat bu yaklaşımların da risalet sonrası geç sahabe dönemlerinde cereyan ettiğini, artık kültürel kodların değiştiğini ve oluşan ahenksiz siyasî ve sosyal atmosferde insanların artık kabuğuna çekilip yönü Raşit Halifeler dönemindeki gibi geleceğe değil, geçmişe dönük bir toplumsal zihin yapısına sahip olmaya başlamalarıyla ilişkili olduğunu belirtmekte fayda vardır.
Hadislerin Toplanması
Kaynakların aktardığına göre ilk devirlerde hadislerin kitap haline getirilmesi durumunda onların Allah'ın kitabına denk tutulacağı veya Kur'an'dan çok hadisle meşgul olunacağı endişesini taşıyanlar, hadislerin ezberlenmesini tavsiye etmiş, daha müsamahakâr olanlar ise ezberlemeden önce yazılabileceğini, fakat ezberlendikten sonra yazılı metinlerin imha edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Ne zaman ki yaşanan ortamın şartları değişmiş, bu manada halifeler şehit edilmiş, fetihlerle toplum bünyesine çeşitli niyetlere sahip kimseler dâhil olmuş işte o zaman bunu kendine meslek edinmiş olan insanlar için, bu mesleklerini icra hususunda yaşadıkları sıkıntıları gidermek ve daha kalıcı çalışmalar ortaya koymak adına artık yazmak ve bunları kitaplaştırmak bir zorunluluk halini aldı, işte o zaman tedvine taraftar olmayan muhaddislerin de konuya yaklaşımları değişmiştir.
Böylece hadisler, onları rivayet etmeyi ibadet sayan gayretli kişilerin himmetleri sayesinde kaybolmaktan kurtulmuştur. Bir tespite göre hicretin I. asrında tabiinden olan talebelerine hadis yazdıran sahabenin sayısı elliyi bulmuştur.
Hadis rivayetiyle meşgul olan tabiiler sahabeden çok daha fazladır. Tabiiler içinde, önceleri hadislerin yazılmasına karşı iken sonradan bu fikirden vazgeçenlerle hayatlarının ilk dönemlerinden itibaren hadisleri yazmadığına pişmanlık duyanların çok oluşu, bu nesilde hadisleri yazma işinin büyük tasvip gördüğünü ortaya koymaktadır.
Halife Ömer b. Abdülaziz, ileri gelen âlimlerin hadisleri yazma işine artık karşı çıkmayacağını anlayınca hem samimiyetsiz kişilerin hadislere zarar vermesini önlemek, hem de o güne kadar bir araya getirilmemiş olan sahih hadisleri kaybolmaktan kurtarmak için tedvin işini resmen başlatmaya karar vermiştir.
Sözün özü
Resulullah'ın kendi açıklamalarının kayda geçirilmesi yönünde bir talimatı varit olmamıştı. Bu durum yazı faaliyetinin yetersiz oluşundan değildi. Nitekim bu yönde gelen taleplere müsamaha göstermişti. Buna göre Resulullah'ın bunu bilerek yaptırmadığı açıktır. Bu durum O'nun, daha sonraları kültürel bir birikime dönüştürülen hadis(çiliğ)e dinî bir mahiyet atfetmediğini ve her söz ve davranışının bir kanun gibi algılanmasını istemediği anlaşılmaktadır. Değilse Resulullahaleyhisselam ümmeti, böylesi bir kaynaktan mahrum etmezdi.
Sahabenin yazıya önem vermediği, hadisleri de bu nedenle yazmadığı tezi, onların fiili durumlarıyla örtüşmeyen bir iddiadır. Onların hadisleri yazmamış olmaları ve hatta risalet sonrası geç döneme kadar genel manada bir ‘hadis’ meşguliyetine sahip olmamaları, onların Resulullah'tan bu yönde bir telkine muhatap olmamalarındandı. Buna binaen onlar Resul ve risalete dair hususları aktarmada haris davranmıyor, aktardıklarında ise olağanüstü ihtiyatla davranıyorlardı. Şayet bugün adına hadis dediğimiz, onların görüp duyduklarını aktarmaları, dini bir önemi haiz olsaydı, onlar bu ödevi ihmal edemezlerdi.
İlk günden itibaren hadislerin yazılmamış ve bir hadis bankasının oluşturulmamış oluşu, yazı kültürü ve alet edevatın yetersizliğinden değildi. Aksine sahabe toplumunun, Önderlerinin (s) de programlamasıyla, böyle bir ihtiyaç içerisinde olmayışındandı. Onların Peygamberle yaşadıkları hayatta oluşan Kur'an kültürünün sünnet olarak niteleyebileceğimiz rengi hayata sinmişti. Böylece oluşan ortak irade ve akıl yoluyla yaşamı sürdürüyorlardı.
Sahabe toplumunun geç dönemlerinde daha çok da oluşan nahoş konjonktür dolayısıyla gelişen bir faaliyet şeklinde başlayan risalet çağından anekdotlar aktarma kültürü, zamanla devasa bir disipline dönüştü. Çünkü artık hayat, ilk dönemlerde yaşanan istişarî ve içtihadî yapısını kaybetmişti. Derken insanlar Kur'an öğretisi doğrultusunda geleceğe doğru düşünen bir toplum olarak yaşayacağı yerde kendilerini ravi ve rivayetlerin formatladığı bir biçime mahkûm ettiler.
Elbette Peygamberin sünneti hayati bir önemi haizdir ve bugün de aleyhisselam'ın yapıp ettiklerine dair elimize güvenilir doneler geçerse buyruk mesabesinde kabulü gerektir. Ancak bizim anlatmaya çalıştığımız şudur:
Hadis literatürünün konuya ilişkin aktardıklarını toparlayarak söyleyecek olursak; Peygamber (s) insanlara Kur'an vahyini anlatıp beyan ederken bu beyanlarının yazımını emretmemiştir. Sahabe O'nun bu beyanlarına büyük ehemmiyet vermek ve birbirlerine aktarmakla beraber bunları derleyip toplama gereği duymamıştır. Onların yaptığı Resulullah veya arkadaşlarından bu duyup öğrendiklerini fıkhetmeye ve hayata geçirmeye çalışmak olmuştur. Esasen Resulullah'ın onlardan beklediği de buydu.
Hadis İlmi'nin içeriği, başlangıç olarak toplumun genelince değil, az bir kısmınca ilgi alaka konusu edilmiş, zamanla çoğalan sayıda ve üstelik meslek haline dönüşen bir biçim almıştır. Sahabe ve tabiin toplumlarında halkın geneli böyle bir meşgale sahibi olmamıştır. Elbette bu onların Resul ve risalet sevgilerinin azlığı veya dini duygu ve hamasetlerinin yokluğuna işaret değildir. Keza onların bu işi yapacak beceri ve birikime sahip olmadıklarını söylemek de olanaklı değildir. Olan şuydu: Bu kahir ekseriyet yönetimin tutumuna paralel, Kur'an ışığında hayata rengini vermiş kaide kural, örf ve geleneği dikkate alarak hayata devam ediyordu. Özetle düşünen ve canlı bir toplumdu. Bunlardan maada geriye kalan az bir kısmın kimisi kendilerine özgü kimisi de dışarıdan gerektiren sebeplerle böyle bir meşguliyete girmiş, ilgi ve alaka göstermiştir. Akıp giden sürede sosyal çalkantıların da büyük etkisiyle bu kesimin sayısı artmış ve yeni bir ilim ve faaliyet dalı ortaya çıkmıştır.
Öncesi olmadığından, iptidaen kurulup geliştiğinden uzun süre ezberi önceleyen ve yazımına isteksiz davranılan bu şifahi gelenekte insanlar, hadis edebiyatının devasa kaynaklarının da belirttiğine göre Kur'an'la karışır -ya da kanımca daha çok onunla denk tutulur- endişesiyle bunları toplama gereği duymamış ve yazmamışlardır. Toplanacak olsa Kur'an'dan çok meşgul olunacağı endişesini taşımışlardır.
Buna göre risalet çağından itibaren sivil ve amatör bir faaliyet olarak başlayan hadis derleme çalışmaları, insanların sosyal ve siyasi ortamın gereği kendilerinden vazife bilerek ihdas ettikleri bir ilimdir. Bu ilim zamanla bütün disiplinlere hakim hale gelmiş ve derken vizyon değişmiş; Kur'an'ı Kur'an ile anlama, onu kavrama ve kültürüne vakıf olma yerine hadis merkezli bir anlayış yerleşmiştir. Böylece baştakilerin duyduğu kaygı sonrakilerde vukua gelmiştir. Tıpkı hemen aynı sebeplerden zuhur eden züht hayatının bilahare çok sayıda farklı kültürlerden uygulama ve düşünsel transferler yoluyla yozlaşması ve böylece tasavvufa dönüşerek hem toplumun pratik yaşamına ve hem de zihin hayatına egemen olması gibi. Ancak bu ikincisi birincisinden ayrı olarak amelî boyutu ile kitleleri de farklı mecralara taşımıştır.
Allah'ın Elçisi'nden nakledilen mevsuk ve mutemet her açıklamanın referans değeri olduğu doğrudur. Ancak nakledilen bu sözlerin hemen tamamı, uzun zaman sonra insanların, yoğun talep ve kimi zaman ihtiyaca binaen hafızalarını zorlayarak yeniden üretilmiş sözleridir. Bunlar, bağlamından koparılmış ve üstelik mana ile rivayet edilmişlerdir. Rivayet sürecinde ravilerin kavrama ve birikimleri, ifadelerin söz ve dizimi ile konuyla ilişkilendirmesini belirlemiştir. Bunun yanında hafıza ve benzeri insani özellikler rivayetlerde etkili olmuştur. Sözgelimi cerh ve ta'dile konu olan, yaşlılıktan bile olsa yanılma, unutma, karıştırma gibi insanî durumlar bu aktarımlarda etkilerini göstermiştir. Ne var ki belirttiğim bu gayet insanî hususiyetler, Peygambere ulaştırılan her sözün ilk noktasında bulunan nesil için es geçilmiş ve sonraları kaide kurala bindirilen bu ilim böylece kotarılmıştır. Oysa bu durakta bulunan sahabenin kendisi böyle bir ayrıcalığa (peşin bir udûl'luğa) mahal vermemiş, adil davranarak Resulullah'a dair veya O'ndan (s) herhangi bir şey aktaran kimseyi pozisyonu ne olursa olsun ciddiyetle tahlil etmiş ve gereğinde eleştirmiş; aktarımındaki anlama, ezberleme, hatırlama, yorumlama ve değerlendirme türü insanî noksanlıkları düzeltivermişlerdir. Bunun en açık örneklerini Annemiz'inistidraklerinde görmekteyiz.
Resulullahaleyhisselam, insanlara Kur'an'ı miras bırakmıştı. Bu mirası anlama metodunu ve yaşama taşımayı sünnetiyle gerçekleştirmişti. Bu sünnet ise bize daha çok nesilden nesile yaşanan pratikle geliyordu. Sonraları bunu, çok da emek harcayarak yazılı gelenek ile desteklemeye çalıştılar. Aslında dinin böyle bir talebi yoktu. Yine de insanlar durumdan vazife çıkarıp böyle bir işe koyuldu. Bu durumda insanın diyeceği şu olsa gerek:
Emekleri makbul olsun bu kişiler keşke bunu mana ile değil, ilk kaynağından lâfzen ve aynen alındığı gibi rivayet etmiş olsaydılar. Artık sadece bu yolla ne kadarı mümkün olabildiyse. Böylece günümüze gelmiş olan devasa birikimde olduğu kadar muhaddislerin, kendi şartlarında ve bakış açılarına göre oluşturdukları içtihadî kanaatleri belirleyici olmaz ve dolayısıyla bugünkü gibi birbirine çelişik nice hadis ve bunun belirlediği sünnet anlayışları ve dahi Resul algıları olmayabilirdi. Bilindiği gibi hadisler, ravisi ve rivayeti ile nerdeyse tamamıyla insanların içtihadıyla konumlandırılmış durumdadırlar. Kimine göre sahih olan ötekine göre hasen, zayıf ve hatta uydurma keza kimine göre sika, güvenilir olan bir ravi ötekine göre güvenilmez ve hatta uydurmacı olabilmektedir.Allah’ua'lem.