admin admin


DEMOKRASİ KİMDEN YANA?

DEMOKRASİ KİMDEN YANA?


DEMOKRASİ KİMDEN YANA?
 
1990 yılında Cezayir’de yapılan seçimlerde FIS (İslami Selamet Cephesi) (FIS’in Arap Baharı denen süreçte nasıl olup da buharlaştığını ve söz konusu baharın Cezayir’i nasıl olup da es geçtiğini de unutmayalım), “beklenmedik” bir başarı elde etti ve Cezayir’de olup bitenler dünyada geçerli olan siyasal düzen hakkında çok net gerçekleri görünür kıldı. Demokrasinin esas itibariyle ne anlama geldiği, mali gücü yüksek olan ülkelerdeki (denetleyen) demokrasinin, yoksul, her açıdan bağımlı (denetlenen) olan ülkelerdeki demokrasiden ne derece farklı olduğunu özellikle Cezayir’deki olaylar dolayısıyla net bir biçimde anlayabileceğimiz bir hale geldi ve fakat ne Türkiye ve ne de dünya bunu asla ama asla tartışmadı. Çünkü tartışma ortamına egemen olan unsurlar, bu konu hakkında yapılacak bir tartışmada güçlü tezler ileri sürebilecek bir durumda değildiler. İşte tam da bu noktada göze çarpan en önemli garipliklerden biri de şuydu:
 
Cezayir’de demokrasinin katledildiğini söyleyen hiç kimse çıkmadı. Cezayir‘de demokrasinin katledildiğini vurgulamaya yatkın olan çevrelerin hiçbiri bu zorunluluğu yerine getirmedi. Çünkü Cezayir’de demokrasinin katledildiğini vurgulamak, demokrasinin esas itibariyle ne anlama geldiğini ifade etmekten ve dolayısıyla kendilerini yoksul ülkeler gözünde “kuşkulu” duruma düşürmekten başka bir işe yaramayacaktı. Tüm bu gerçeklerin yanı sıra Cezayir’deki demokratik işleyişin, Cezayir Yüksek Güvenlik Konseyi tarafından akamete uğratılması dolayısıyla zarara uğrayanlar da demokrasinin katledildiğini ifade etmeyi bir görev olarak ve dahası mücadelenin önemli bir zorunluluğu olarak görmeyi başaramadılar. Başaramadılar, çünkü onlar da tıpkı dünyada geçerli olan siyasal düzen gibi, siyasal programlarını demokrasinin üstünlüğü ve dokunulmazlığı gibi değerlerin üzerine kurmuş değillerdi.
 
Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gerçeklerin ve özellikle Cezayir’de demokratik işleyişin kesintiye uğratılması dolayısıyla zarara uğrayan insanların içine yuvarlandıkları açmazın en önemli sebebi, yaşanan vakıalara dönük bakışların, eskimiş olan ve artık yürürlükte olmayan kalıp ya da konforlarla gerçekleşmiş oluşudur. Diğer bir önemli sebep ise, geleceğe dönük hayat verici, üretken ve besleyici beklentilerden yoksun oluştur. Geleceğe dönük hayat verici, üretken ve besleyici beklentilerden yoksun değil isek bile, söz konusu beklentilerimizi sahici kılan en önemli unsur beklentilerimizi dizayn eden bakış açılarımızdır ki, bu bakış açılarının da siyasal dünya düzeninde geçerli olmadığını fark edebilmemiz gerekiyor. Ve dahası, 90’lı yılların hemen ertesinde büyük değişimlerden(!?) geçtiğini fark ettiğimiz dünyada, özellikle Cezayir’deki deneyim hakkında hiçbir şey söylenemedi.
 
Dünyanın geçerli siyasal düzeninde artık yeri olmayan kalıpların ya da konformizmlerin nerede olduğunu merak ediyor isek, söz konusu kalıpları hem demokrasi taraftarlarının hem de demokrasi karşıtlarının kafalarında, daha doğrusu düşünme biçimlerinde aramamız gerekiyor. “Demokrasi taraftarları” ifadesinin yerine oturmadığını, daha doğrusu bir gerçeği yansıtmadığını, Cezayir’de gerçekleştirilen serbest seçimlerin ikinci turunun engellenmesi dolayısıyla ortaya konan tepkilerden anlamamız mümkündür. Demokrasi taraftarları ya da demokratlar biçimindeki vurgular, aslına bakarsanız dünya tarihinin hiçbir döneminde yerine oturabilmiş, bir gerçeği yansıtabilmiş vurgulardan oluşmuyor. Demokrasiyi bir “din” olarak algılayan insanların dikkate alınabilir bir taraflarının olmadığını göz önünden ayırmaksızın, gerçeklik içersinde geliştirdikleri tepki ve tutumların, demokrasinin ileri sürülen tabiatına aykırı olmaklığı dolayısıyla var olabildiğini biliyoruz. Bu sebepler dolayısıyla demokratlar ya da demokrasi taraftarları biçimindeki vurgular yerine söz konusu iddia sahiplerini “demokrat olduğunu savunanlar ve düşünenler” biçiminde anlamak gerekiyor.
 
Eskimiş ya da artık geçerli olmayan kalıpların en önemlisi, demokrat olduğu iddiasına sahip insanlar dolayısıyla belirginleşiyor ve bu kalıp, demokrasinin ne olduğu konusunda oluşturulmuş bir kalıp ya da konfordur. Söz konusu konformizmin eskiyen, artık geçerli olmayan tarafı, demokrasinin biçimsel denebilecek özellikleriyle ilgili değil. Yani bir ülkenin yönetiminde halkın düşüncelerine ya da oyuna başvurulması, politik kararları verecek olan zeminlerin halk tarafından seçilmiş insanlardan oluşması, toplumun çoğunluğunun ve/veya azınlığının siyasal katılımının tanınmış olması gibi unsurlar eskimiş ve eskimiş olduğu için de geçerliliğini yitirmiş olan anlayışlar, uygulamalar değildir ve dahası bu unsurlar, demokrasinin biçimsel özelliklerinden ötesini ifade etmiyor. Tüm bunlara rağmen dün olduğu gibi bugün de demokrasi derdemez insanların akıllarına ilk gelen gerçekliklerdir bunlar. Oysa demokrasiyi savunma iddiasında olanlara özgü demokrasi kavramını eskimiş kılan şey, demokrasinin biçimsel özellikleri dolayısıyla mümkün olmuştur. Yani hiçbir demokrasi neferi, “demokrasi istiyorum, ama serbest seçimler olmasın”, “demokrasiye evet, ama insanların politik kimliklerine hayır” diyemez. Böyle denilemediği için de siyasal arenaya demokrasi savunmasını ilk sıraya alarak çıkmak isteyenler zor durumda kalıyorlar. Neden?
 
Çünkü onlar, demokrasinin biçimsel özelliklerini ancak belirli bir içerik ile birlikte kabul ederek yola çıkmışlardı. İşte söz konusu içerik, birçok iç ve dış (sistem içi ve sistem dışı) sebep dolayısıyla içinde bulunduğumuz çağla uyuşmaz (neredeyse antagonizma) bir duruma girdi ki, alınan eğitim sözünü ettiğimiz antagonizmanın oluşabileceğini işaret edebilecek niyet ve donanımdan yoksundu. Demokrasi yolunda girişilmiş olan mücadelelere 18. yüzyıldan bu yana ivme kazandıran içeriğe güç kazandıran apriori ve afortiori kabuller vardı: İlerleme, Evrim ve Gelişme. İlerleme, evrim ve gelişmenin kesin doğrulardan oluştuğu yolundaki kabuller, insan topluluklarının ilkelden gelişmişe, basitten karmaşık olana ve nihayet kötüden iyiye doğru seyrettiği yönünde bir dayatmaya sahipti. Her yenileşme, bir gelişmenin işaretiydi ve demokrasi savunması, sözünü ettiğimiz kabullerin gerçekleşmesi için, yani ilerleme, evrim ve gelişme yolunun açık tutulması için vazgeçilemez değerdeki bir ön koşul olarak görüldü. Bu kabuller, deyim yerindeyse modernizmin akidesi durumunda olan kabullerdi.
 
Yazımız için seçtiğimiz başlığın neden o şekilde düzenlendiğini anlayabilmek için şu gerçekleri görmemiz gerekiyor:
 
Demokrasi, vazgeçilmeyen biçimsel özelliklerini, belli bir dönemin eski-yeni mücadelesinde yenilerin, yenilikçilerin silahı olarak edinmiştir. İşin en önemli kısmını oluşturan gerçek şu yönde biçimlenmiştir:
 
Demokrasi, belli bir düşmanın dize getirilmesi, çökertilmesi için kullanıldığı sürece, bir biçim-içerik çatışmasına düşmek mümkün değildir. Demokratik işleyiş (biçimsel özellikler) demokrasiyi bir silah olarak kullananların (yenilikçiler) düşmanları (eskinin taraftarları) dışında bazı açılımlara imkan tanımasıyla birlikte ve demokrasiyi özlenir(!?) kılan içeriğin anlamını, değerini, geçerliliğini ve giderek doğruluğunu kaybetmesiyle birlikte kazın ayağının hiç de öyle olmadığını görmek zorunda kalıyoruz. Bu gerçeğin anlaşılabilmesi için bir toplumu oluşturan insan topluluklarının tamamının demokratik işleyiş sayesinde faşist bir siyasal ve toplum düzenlemesine ulaştıklarını varsayalım. Bu insanlar demokratik işleyiş taraftarlarına şunu söylüyorlar: “Biz faşizm istiyoruz!” Bu talep karşısında demokrasi değerini kaybeden bir yönteme dönüşmekten kaçınamaz ve günümüz dünyasında demokratik işleyiş, çok güçlü manipülasyonların yedeğinde uygulanmadığı takdirde varsıl-yoksul tüm ülkelerde oldukça sakıncalı bir yöntem olarak görülmektedir. Bir dönem Almanya’da Nasyonal Sosyalistlerin veya Yeşillerin, Fransa’da Le Pen taraftarlarının birer demokrasi pürüzü haline geldiklerini unutan ve unutturan dünya, ne Türkiye’deki ve ne de Cezayir’deki meseleleri tartışmaya asla niyetlenmeyecektir.
 
İfade etmeye çalıştığımız tüm bu gerçekliklerden daha fazla üzerinde durulması gereken mesele, demokrasinin uğradığı içerik kaybıdır. Demokrasi savunmasında olduğunu iddia edenlerin zihinlerindeki kalıpları eskiten ve giderek geçersiz kılan ve demokrasi savunmasında olduğunu iddia edenleri, ne dediğini bilemez bir duruma sürükleyen bir içerik kaybından söz ediyoruz.
 
Batı Medeniyeti’nin tüm dünyaya demokrasi pazarladığı bu çağda batılı insanın Zeitgeist’i (Zamanın Ruhu ya da Eğilimi) radikal bir değişime uğramıştır. Yani insan teki artık, insan topluluklarının ilkelden gelişmişe, kötüden iyiye doğru linear bir çizgiyi izlediği yolundaki iddiaya asla inanmamaktadır. Demokrasi pazarlamasının yapıldığı bu çağda, sosyal değişimlerin bir çizgi üzerinde seyretmediği ve elbette ki her düzeyde çevrimlerin yaşanabildiğini ve dahası Batı medeniyetinin örnek alınabilecek bir zirveyi temsil etmediğini, bilakis Batı medeniyetinin insanlık adına bir çöküşün işaretlerini taşıdığını da görmektedir insanlar. Eğer toplum üstün tutulması gereken bir değerin sahibi ise, toplum içinde sorumlu ve doğru davranışı gözeten bireylerin etkisinin önceden inanıldığından çok daha az olduğu, insan kitlelerinin niteliksiz insanlar tarafından yönlendirilebildiği, ortak kararlar alma noktasında bayağılaşmayı önleyici bir güvenilir tutamak noktası bulunamayabileceği endişeyle fark edilmiş ve bu fark ediş, neredeyse sistem tarafından da onaylanmıştır. Bilimin ve teknolojinin insanlığın hayrına işlemediği ve toplum bütününü koruyucu ilkeleri bilimden elde etmenin mümkün olamayacağı bilgisine yaklaşılmıştır artık.
 
Toplum yönetiminde halkın rızası değil, de facto (fiili) daha etkili olan ayırımcı (insan toplumlarını ve bu toplumların toplam enerjisini) güçler rol oynamaktadır ve yazımızın büyük bir bölümünde sözünü ettiğimiz sebepler dolayısıyla demokrasi, aklı başında hiç kimse tarafından yaşanan meselelere birer çözüm önerisi olarak ileri sürülemiyor artık. Çağımızın ruhu adeta şunu söylüyor:
 
“Demokrasi istiyorum, ama demokrasinin hiçbir meseleyi çözebileceğine inanmıyorum.”
 
Elbette ki demokrasi düşmanları da, meselemiz bağlamında en az demokrasi savunucuları kadar konformisttir ve bu konformizm, özellikle Müslüman toplumların çok büyük kayıplar yaşamasına sebebiyet vermektedir. Demokrasi düşmanı olduğu düşünülenler, bir diktayı gerçekleştirmek ya da bir baskı mekanizmasını uygulayabilmek adına böyle bir muhalefeti yapmıyor iseler, ya dünyada geçerli olan siyasal mekanizmayı tanımamaları ya da bir tuzağa düşmüş olmaları dolayısıyla demokrasi düşmanı konumuna düşmüşlerdir. Yetersiz bilgilenme, yani dünyada geçerli olan siyasal mekanizma hakkındaki yetersiz bilgilenme, çağdaş zeitgeist’i tanımamak dolayısıyla izah edilebilir nitelikteki bir durumdur. Demokrasiye karşı gösterilen düşmanlığın sebebi şu olamaz, olmamalı:
 
“Demokrasi, batılı hâkimiyetinin hazırlığı ve ön koşuludur.”
 
Demokrasi düşmanlığının sebebi bu olamaz ve eğer böyle ise, günümüz dünyasında batılı hâkimiyetine batıda hangi muhalefet biçimlerinin üretilebildiğinden haberdar değiliz demektir. Ayrıca Batı’nın kendi değerler sisteminden ne ölçüde kuşkulandığını, toplumdaki çok hassas olan dengeyi korumak için çok pahalı tedbirlerin ve mükellef bir ideolojik özverinin gösterildiğini de bilmemek demektir. Batılı olmayan toplumların ve hassaten Müslüman toplumların demokrasi aleyhtarı görünmeleri Batı’daki kitleler gözünde zaten şüphe duyulan değerler sisteminin gücünü pekiştirmekte ve zaman zaman hassasiyeti artan dengenin daha ucuz olan tedbirlerle korunabilir hale gelmesine dikkate değer miktarda yardımcı olmaktadır. Oysa demokratik işleyiş, İslam karşıtı güçlerin yumuşak karnına ışık tutabilen nitelikteki imkânları oluşturabilmektedir ki, bu imkânları reddetmek, sistem tarafından köşeye sıkıştırılmayı her evrede daha da kolaylaştırmaktadır. Demokrasi meselesi bağlamında Müslüman dünyanın anlaması gereken en önemli gerçeklik şudur: Hiçbir ülke ya da toplum, siyasal deneyimlerini yalnızca o ülke insanlarının yöneten-yönetilen ilişkisi çerçevesinde elde etmez. Demokratik işleyiş, her ülkede kendi spesifik koşullarına göre biçimlenmiş süreçlerle gerçekleşmiştir ve ister Müslümanlara özgü gerekçelerle ve ister başka gerekçelerle olsun batı hakimiyetine karşı bir mücadeleyi verebilmenin yolu, modern dünyanın mahiyeti konusunda doğru bilgilenme ile mümkündür.
 
Yukarıdaki paragraf dolayısıyla demokrasiyi baş tacı etmemiz gerektiği yönünde fikir edinmek, yazımızın işlemek istediği bir tema değildir. Bilakis günümüz dünyasında demokrasi adı altında denetim altında tutulan ülkelere dayatılan şeyin, bir şirketler iktidarının kurulmasına değil, pekişmesine zemin hazırlayacak olan koşulların çerçevesi olduğunu izah etmeye çalışıyoruz. Dikkat edilirse eğer demokrasinin “insan haklarının güvenceye alınması” ve “sermaye hareketlerinin serbestiyeti” gibi çok önemli iki unsurla birlikte sunulduğunu fark edebiliriz. İnsan haklarının ve sermaye hareketlerindeki serbestiyetin, demokrasinin iki ayrılmaz parçası olarak sunulduğunu fark ettiğimizde, demokrasinin, piyasa mekanizmasının, daha doğrusu ultra bir kapitalizmin her alanda geçerli sayılmasına yol açacak bir kültürel yapılanmayı ifade ettiğini de anlayabiliriz.
 
Batı Medeniyeti’nin yürüdüğü yolu yürümek istemeyen toplumların önünde duran çetin bir mesele bu…