“BİZ, BİZE BENZEMEKLE MÜFTEHİRİZ” DEMEKLE HİÇBİR ŞEY DEMİŞ OLMAYIZ
ABD’nin dünya siyasetindeki mevcut ağırlığını hissettirmesiyle ve giderek görünür kılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne varan sürecin başlaması, aynı döneme denk gelir. Misak-ı Milli’nin ortaya çıkışı, Wilson Prensipleri paralelinde gerçekleşmiştir. UK ve Fransa’nın yaşadığımız bölgeyi (Orta-Doğu) paylaşırken “ortaya çıkardıkları meseleler”, (bu meseleler Orta-Doğu’yu paylaşmanın getirdiği doğal sonuçlar değildi, yani bu meseleler ortaya çıkartılmaksızın da Orta-Doğu paylaşılabilirdi) örneğin Türkiye’ye ve Orta-Doğu’ya ne kadar zarar verdi ise, ABD’nin geleneksel sömürgecilik aleyhtarı tutum ve politikası da Türkiye’ye bazı yararlanma alanlarını açtı. Bu topraklarda yaşayan insanların yaşama biçiminin, Türk modernleşmesi dolayısıyla yeniden biçimlendirilmesinde Türkiye, bir sanayi ve finans devi olan ABD’nin her dönemde etkisinde kalmıştır. Osmanlı modernleşmesi denen hadisede Kırım Savaşı’nın oynadığı rolü, Cumhuriyet ya da Türk modernleşmesinde Kore Savaşı oynamıştır. Türk modernleşmesi doğrultusunda bir değişime uğramak ya da batılılaşmak, çok önemli ve mutlak bir kazanım olarak algılandığında Türkiye’de yaşayan insanları köksüzlük (yüzer-gezerlik) acısı hissetmekten alıkoyduğu için Avrupalılaşmaktan ziyade Amerikanlaşmak daha cazip görülmüştür ki, anti-komünizm hadisesinin milli bir haslet haline gelmesi de söz konusu cazibeyi daha da dayanılmaz kılmıştır. Yazımızın en başında ifade etmeye çalıştığımız eş zamanlılık, yani ABD’nin dünya siyasetindeki ağırlığını hissettirmesiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne varan sürecin eş zamanlı olmasının sebebi, her iki devlet ve toplum organizasyonunun da “Avrupa’ya Rağmen” gerçekleşmiş oluşunda aranmalıdır.
II. Dünya Savaşı henüz sona ermeden bugün içinde bulunduğumuz dünya sisteminin merkezi, Londra’dan New York’a taşındı ve bu taşınmayı sağlayan en önemli faktörlerden biri de optimum bir kapitalizmin Kara Avrupa’sı demokrasisine dayanmıyor oluşuyla gerçekleşebileceği idi. Toscqueville’in ABD hakkında yaptığı öngörüler, ABD’nin Batı Avrupa’ya rağmen bir yön çizebileceği istikametindeydi ki, zaten II. Dünya Savaşı sona ermeden bu gerçek iyice belirginleşmeye başlamıştı. Demokratik bir işleyişin eşlik ettiği kapitalist sistemlerde sermayenin iktidarı er ya da geç ele geçireceği yönündeki düşünce, artık bir iddia değil, küresel bir gerçeklik durumundaydı. II. Dünya Savaşı’nın mutlak galibi, ABD idi ve bu savaş sonrasında uluslar arası para mihengi olarak altının yerini ABD doları aldı. ABD’nin tarihi, Avrupa’ya rağmen gelişmiş bir tarihtir ve bu tarihin doğal sonuçlarından biri de, ABD’nin totaliter ve despotik siyasal yapılara karşı geliştirdiği olumsuz reflekstir. Bu refleksin günümüzde sistemik bir unsura dönüştüğünü her fırsatta görmemiz mümkündür. Söz konusu refleksin sistemik bir unsura ve giderek varoluşsal bir koşula dönüşmesinin sebebi, Amerikanlaşma dediğimiz gerçeği oluşturan koşulların eşitliği ilkesidir. Gücü artırma ilkesinin iktidarı er ya da geç ele geçirişinin koşulu olan demokrasi, kılgıya kavuştuğu alanın spesifik koşullarına uygun bir biçimde anlaşıldığında ise, tamamen riskli bir yönetme biçimine dönüşmektedir.
II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Türkiye’de hükümran olan 27 yıllık tek parti iktidarı da sona erdi. Söz konusu savaşın kesin galibinin, totaliter ve despotik siyasal rejimlere karşı duyduğu düşmanlık dolayısıyla Milli Şef İsmet İnönü, Türkiye’de demokrasinin bir numaralı havarisi şekline sokuldu. Cumhuriyet düzenini ihdas eden kadroların eliyle samimiyetsiz bir biçimde yürütüldüğü halde politik düzenin demokrasiye uygun hale getirilme çabaları, en büyük desteği, toplum hayatının demokratikleşmesinden gördü.
Cumhuriyet düzenini ihdas ya da ilan eden kadrolar eliyle yürütülen demokratikleşmenin en büyük desteği, toplum hayatının demokratikleşmesinden görmesi ne demektir? Bu soru, bu topraklarda yaşayan toplumsal yapının keşfine giden yolu açabilecek nitelikte cevapları barındıran bir sorudur ve bu soru, Cumhuriyetin ilanından bu yana özellikle sosyal bilimlerin, üzerini örtmek üzere geliştiği bir sorudur. Bu soruyu ve önemini dillendirdiğimiz gibi, cevap bekleyenler, alacaklarını umdukları yanıt dolayısıyla hiçbir tutamağı elde edemeyecek olanlardır. İfade ettiğimiz bu gerçeklikten rahatsız olanlar, bilgi ile kurdukları ilişkinin mahiyeti konusunda ne kadar düşünseler azdır. Çünkü hazıra konmak konusunda tüm dünyaya ders verebilecek nitelikte bir kültürel etkinliği baş tacı ediyor ve bilginin hangi manevralara alan açabileceği konusuyla ilgileniyoruz sadece. Bilgi ve ahlakiyatın, aykırılıklara uğramaksızın gerçekleşebileceğine inanan bir toplum durumundayız şu an. Oysa gerek bilgi ve gerekse de tecrübe, uğradığı her insan tekini diğerlerine göre yamultan niteliktedir. Normal ya da kurallara uygun algımız, içinde debelendiğimiz bataklığı sürdürülebilir kılmakta ve yararlanabileceğimiz her elverişli alanı elverişsiz kılmaktadır.
Cumhuriyet düzenini ihdas ya da ilan eden kadrolar eliyle yürütülen demokratikleşmenin en büyük desteği, toplum hayatının demokratikleşmesinden görmesi ne demektir?
27 yıllık tek parti iktidarı, II. Dünya Savaşı’nın kesin galibi ABD’nin despotik ve totaliter siyasal rejimlere karşı duyduğu düşmanlık dolayısıyla sona erdi ve bu sona erişin hemen sonrasında yaşanan demokratikleşme istenen düzeyde değil ise bile, bu topraklarda yaşayan insanların cebinin para görmesine yol açtı. Bu topraklarda yaşayan insanların cebinin para görmesi, bu topraklardaki toplumsal yapının sahip olduğu hasletlerden birinin adeta serpilmesine sebebiyet verdi. Cebi para gören insanların yaptığı ilk iş, itibarlı olduğunu düşündükleri toplum kesimlerine girmek için “arasından geçilen süzgecin ya da sınıf sınırının” deliklerini ya da geçiş noktalarını genişletmek oldu. Toplum kesimleri arasındaki sınırlar ya da geçitler hiçbir zaman katı kurallarla çizilmemişti. Çünkü bu toprakların bugünü, feodal bir geçmiş dolayısıyla biçimlenmemişti. Aynı gerçek ABD için de geçerliydi ve sermayenin ABD’de mekân tutmasının en önemli gerekçesiydi bu. Kara Avrupa’sı demokrasisi ve köhneliği, kapitalizm için nasıl sorunlara gebe idiyse, Kemalizm de aynı biçimde bu toprakların gerçeklerine uygun bir biçimde biçimlenmiş olan bir demokrasinin engeliydi. Kemalizm, Cumhuriyetin kurulduğu koşullara intibak etmekten ötede hiçbir anlama sahip değildir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Pan-Türkizm’e, Pan-İslamizm’e ve Bolşevikliğe bulaşmamak kaydıyla (bu koşul Mustafa Kemal’in Nutuk’unda açıkça belirtilir) var olabildiğini biliyoruz. Pan-Türkizm’e, Pan-İslamizm’e ve Bolşevikliğe bulaşmamak demek, hepsine belli oranda bulaşmak demektir ve zaten II. Dünya Savaşı henüz sona ermeden bu üç unsuru dikkate almamak mümkün değildi.
1946 sonrasındaki toplum demokratikleşmesi, toplum kesimleri arasındaki sınırların katı kurallarla çizilmemiş oluşu dolayısıyla toplum kesimleri arasındaki geçirgenliğin arttırılmasını ifade ediyor. Bu gerçeğe rağmen Türk modernleşmesinin cevaz verici konuma getirdiği sol, var oluşunu sağlayan İslam düşmanlığı dolayısıyla “Müslüman toplumların feodalizminden” söz etti ve bu söz edişini de ekmek kapısı haline getirdi. Oysa Müslüman olan toplumun hiçbir biçimde hiçbir feodal geçmişi yoktu ve bu gerçeğin yanı sıra Müslüman olan bu toplumun önüne konacak bir örnek olarak hiçbir aristokrasi ve buna uygun bir yaşama biçimi de bulunmuyordu. Bu gerçeğin en önemli sonucu, bu toprakların ruhuna uygun olarak gelişecek bir demokratik işleyişi alabildiğine riskli bir hale getiriyordu. Çünkü toplum kesimleri arasındaki geçirgenlik, toplumun kendi öz yedekleriyle diğer bir alana geçişiyle belirginlik kazanıyordu. Bu topraklarda laikliğin demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak sunulmasının altında yatan sebep de, Müslüman toplumun kendi yedekleriyle (bu yedeğin en önemli belirleyicisi İslam idi) toplum kesimleri arasında mobilize olabilmesiydi. Laikliğin demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak sunulmaması durumunda, demokrasi, Müslüman toplumun taleplerinin karşılanmasından başka bir yorumu içeremeyecek bir biçime girmek zorunda kalacaktı. Müslüman bir toplumda ve giderek toplum hayatını ilgilendiren alanlarda İslam’ın çağın ruhuna uygun bir biçimde (kılgıda radikalizmi reddederek) etki sahibi olması dolayısıyla, demokrasinin kendini korumasına gerek yoktur. Çünkü demokrasi, çoğunluğun taleplerinin dikkate alınması demek olduğu kadar, aynı zamanda söz konusu toplumdaki azınlıkların var olabilmesini sağlayacak denli esneklik demektir de. Müslüman bir toplumda, örneğin gayri Müslim olan insanların hakları, Müslüman toplum tarafından gayri Müslimlere sunulmuş birer lütuf konumunda değildir. Bilakis, Müslümanlık, söz konusu hakların sahiplerini bulmasıyla kaim olabilen bir durumdur. Laiklik Türkiye’de, Müslümanlığın bir tehdit oluşturduğu gerekçesiyle oluşmuş bir olgudur ve fakat laiklik, bir tehdit olarak Müslüman toplumların tepesinde Batılı bir tehdit olarak algılanmış ve gerçekleşmiştir.
“İslam’ın Müslüman toplumları geri bıraktığı” yolundaki düşünce, Müslümanlığın vazgeçilebilir değerdeki bir doğaüstü kazanımı ifade edebilmesi için dillendirilmiş bir düşüncedir. İslam’ın kaynaklarına sadakat gösterdiğimizde elbetteki Batı medeniyetinin sahip olduğu hedeflere ve sonuçlara sahip çıkmamız mümkün değildir. Çünkü İslam zaten evrene bakışta hissedilen bir zıtlığın/zıtlıkların adıdır ve fakat Müslüman toplumları, Batı medeniyetinin sahip olduğu hedefler konusunda manipüle etmenin amacı, Müslümanlığı transforme etmekten başka bir şey değil. Müslüman toplumlardaki sınıf anlayışı bugünkü sınıf anlayışlarına da uygun değildi ve bu konudaki yüzeysellik ve ihmal, bile isteye gerçekleştirilmiş bir gerçek-örtmeydi. Müslüman toplumlardaki dikey sınıf yapısının gözden kaçırılması, Müslüman toplumların batılı toplumları anlayabilmek için oluşturulmuş olan anlayışlar, daha doğrusu kalıplar ve koşullanmalar (ikisi birden konformizm eder) dolayısıyla köksüz bırakılmasına dönüktü. Müslüman toplumlar, batıdaki gibi çıkar birlikteliği dolayısıyla oluşmuş insan topluluklarından oluşmuyordu ki, zaten batıda milli birlik demek, milli pazar demekten başka bir şey değildi. Müslüman toplumları bir arada tutan etkenlerin başında Müslümanlık ya da İslam geliyordu ve bu birliktelik, diğer toplumların anlaşılmasında kullanılan konformizm dolayısıyla anlaşılabilecek nitelikte değildi.
Tüm bu mülahazalar doğrultusunda Müslüman toplumların yapacağı siyasetin nihai olarak tüm dünyaya sormuş olabileceği sorulardan biri de aynen şu biçimde düzenlenmelidir:
Kimin demokrat olduğu sorusunun aslında bir soru değil, bir tehdit olduğunu ortaya koyarak demokrasinin kimden yana olduğunun ortaya çıkartılması gereği vardır?
Yukarıdaki cümlenin biçim açısından bir soru cümlesi olmadığını hepimiz biliyoruz ve fakat “demokrat mısın?” soru cümlesinin de aslında bir soru olmadığını da biliyoruz.