İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ve TEPKİ KÜLTÜRÜ
Teorik olarak varlığı herkes için kuşkusuz gerekli ve önemli bir “değer-kavram” olan özgürlük, ameli zeminde farklılaşan ve tanımını aşan bir çatışma zeminine dönüşme riskini her zaman yedeğinde taşıyan elastiki bir olgudur. Bu yönü ve özelliği dolayısıyladır ki kavgaların taraflarının gerekçeleri özgürlükleridir ve bir başkasının da buna itiraz etme gerekçesi ile aynı algıdan beslenmektedir. Nazariyatında hemfikir olunan, ancak açığa çıktığında tersi iddialara kaynaklık edebilmesi dolayısıyla insanlığın başının belası ve tacı olmak gibi bir antagonizmayı oluşturabilen bir potansiyele de sahiptir. Gücü ve etkisi bilinmesine rağmen, kalibrasyonu sürekli bir meçhuliyet barındıran ender kavramlardan olması da yine taşıdığı potansiyel ve elastikiyet ile izah edilebilir. Özgürlük gibi göreceli ve spesifik bir konuda yazmanın ne demeye geldiğini bilmiyor değilim, ne var ki yazmanın gelip kendini dayatması gerçeği karşısında da bu “özgürlüğü” göze almaktan başka yapacak bir şeyi kalmıyor insanın.
Özgürlük, çok şeyden önce bireysel ve öznel bir durumdur. Ancak bunu yaşayabilmek için bir ‘zaman’ ve ‘zemin’e, dolayısıyla bir ortama ihtiyaç olduğundan, salt kavram olarak değil, gerçek bir anlama kavuşması için koşullarının oluşması, dahası, olgunlaşması gereken bir durumdur. Yani zihinsel planda bile varlık koşulu olan bir olgudur. Kişisel ve subjektif olan bu özgürlüğün gösterim alanı ise toplumdur. Özgürlük, kişinin zihninde/içinde başlayan ancak dışında gelişen ve yaşam imkânı bulan bir değer ise; kişinin dışına karşı özgür olmasıdır nihayetinde anlaşılması gereken. -Her ne kadar kişi kendi içinde özgür olamamışsa bile dışına karşı bu hakkı diğerlerinden ne eksik ne de fazla değildir.- O halde bir kimse “ben özgürüm” gibi bir cümle kurduğunda; eğer “neye göre” sorusuna karşı bunu temellendirebiliyorsa, cevap verme imkânını kullanabilir. Çünkü özgürlük yaşanabilen ve bir alana ihtiyacı olan bir olgu ise, “toplum” bunun test ve tatbik alanıdır. Dolayısıyla toplumun normatif yönü ile karşılaşması ve bu kontekst içinde kendini kabul ettirebilmesi konusunda bir sınamaya tabi tutulması söz konusudur. Keza ‘tümden özgürlük’ kavramının sadece bir retoriği karşılayabileceğinden hareketle, soysal antrenin bunu semboller üzerinden içerimlediğini de görmek ve özgürlük alanlarının bu algı üzerinden birer simge dolayımıyla kabul görme imkanı bulduğunu, sözkonusu özelliğinin buradaki rolünü atlamamak gerekir. Toplumların kendi hamurlarından kaynaklı süreçlerinin etkileyip yönlendirdiği bir mantalite olarak özgürlük algısı da değişkenlik arzeder. Toplumsal kimyanın aynı zamanda toplum hafızası ve karakteri üzerindeki biçimlendiriciliği düşünüldüğünde, duyumsallık oranları dolayısıyla çok şeyi temin ettiğini de hesaba katmak gerekir. Keza buradan mütevellit aşırı duyumsal bir toplumsallığın, kendi gerçekliği konusunda bir çocukluk tutumu sergilediği, sergileme imkân ve ihtimalini saklı tuttuğu açıktır.
Özgürlüğün sorumluluk getirdiğini ve sorumluluğu olmayan şeyin özgürlük ol(a)mayacağını görmek konunun başat ilkesidir. Konsept olarak parlak dışyüzünün (extrenal) özgürlük olması demek, bunun bir şekilde muhtevasının ve bu muhtevanın da içyüz (internal) olarak sorumluluklar alanına/anlamına tekabül etmesi kavramın epistemolojisinden bağımsız değildir. Özgürlük sorumluluğu, sorumluluk özgürlüğü barındırır, intac eder. Hatta bu birliktelik simbiyoz ile açıklanamayacak kadar özdeşik bir bütünlüğe sahiptir. Bazen özgürlükten hareketle sorumluluk sahibi olunuyorken, bazen de tersine işleyerek sorumluluktan hareketle özgürlük temin edilir. Bu, kavramın doğası gereğidir ve bunda şaşılacak bir durum yoktur.
Burada konuyu daraltmak icab eder: Özgürlüğün bir praxis ilke oluşunun toplumsal bir sonucu ya da gereği de “ifade özgürlüğü”dür. İfade etmek; zihinde beliren bir şeyi açığa çıkarmak, dile getirmek anlamında kullanılan Arapça bir kelimedir ve etimolojisinde “fayda” vardır. Biraz daha açmak gerekirse; “ faydalandırma, bir şeyin daha iyi anlaşılmasını sağlayan kelime veya beyan” amaçlı bir kelimedir. Doğası itibariyle ‘izrar/zarar verme’ye yönelik değildir. Etimolojisinden hareketle de; İnsanın Temel Hak Ve Özgürlüklerinden bir şubedir ve artık evrensel bir hukuk ilkesidir. Ne var ki bunun girişte de ifade ettiğimiz üzere teorik değerinden kalkarak herkes için aynı sonuçları hasıl etmesi mümkün ol(a)mıyor. Varolmasını arzu ettiğimiz şeylerle, varolduğunu zannettiğimiz şeylerin birbirinin yerine geçmesi sonucu algıda oluşan kırılmalar, sonuçta gerçeklerin de bir yerde aşınma dolayısıyla anlamını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmasını getiriyor ve bir noktadan sonra bu hesaba katılmak zorundadır. Çünkü birinin özgürlük olarak anladığı şeyin bir başkasının özgürlüğüne, hatta varlığına halel getirebildiği bir gerçeklik dünyasında yaşıyoruz. Bunun bir tarafında elbette kavramın spesifitesi ve göreceliliğinden kaynaklanan bir sıkıntı var, ancak kavramın üzerine inşa olduğu hayatın homojen ve monolitik bir yapı arzetmemesi dolayısıyla da ortaya çıkan sıkıntılar var. Antropolojik olarak, kültürel olarak, hatta psikanalitik bağlamda inançla ilişkisi düzleminde bile özgürlükle ilişki üzerine henüz cevaplanmamış sorular var ve bunlar küreselleşme ile birlikte hala varlığını koruyor. Burada özgürlük dediğimiz çerçeve nedir, muhtevası nedir, nereye kadardır gibi sorular cevap arayan sorulardır. Bunun cevabını verme yetkisi kimde olacak, kimler bunun içini doldurabilecek etkinlik ve yetkinliğe sahip? Bunlar sorunun kendisi gibi cevapları da zor olan ve mutlak olmayan soru(n)lar. Cevaplarının sürekli değişiyor olması demek, sorunun da değişen form ve bağlamlarda yeniden kurgulanması, üretilmesi ve gelişmesi demektir.
Bu topraklarda özgürlük, varoluşunu hep yaralı bir bilinçle taşıdı. Yine bu toprakların düşünsel arkeolojisi de bu yaralı olma halini dayatan veriler üretti. Antropolojik ve sosyal genetiği -neye dayanıyor olursa olsun- bir erk üzerine biçimlenmiş bir toplumun özgürlük tasavvuru ya otorite tarafından ikram edildi ya da içinde yaşadığı korteksin ona dayattığı imkânlar ölçüsünde şekillendi. Ortaya çıkan manzara, otoritenin (kabile lideri, dini lider ve süreç olarak en son -hep tanrısal bir takım unsurlar barındıran ve ‘kutsal’ olan- devlet) tanımladığı ve bir lütuf olarak ikram ettiği bir aidiyet bedeli olarak görüldü. Bu algı modern zamanlarla birlikte bir kırılma yaşadıysa da hala tevarüs ettiği kimlik karakteristiği olarak formunu devam ettirmekte. Bu yüzden bu topraklarda ifade demek, sunmak, katmak, ikram etmek demek ve erdemin kapılarından biri demek. İfade özgürlüğü retoriğinin, kapısında sürekli öten, ama kendisi için olduğunda anlamı buharlaşan bir yaban horozu olduğunu gördü modern zamanlarla birlikte. Kendini izah etmek istediğinde suçlu ve günahkâr addedildi, hesaba katmadığı bedellerle yüzleşti. Bu yüzden susmanın bir kez daha erdem olduğuna kanaat edip, sustu. Aydınlıkta sustu, karanlıkta sustu, alacalıkta sustu. Şahit oldu sustu, kefil oldu sustu, hatta artık haksızlık karşısında da sustu(ruldu).
İfade özgürlüğü gerekçe gösterilerek bir topluluğun mukaddeslerine saldırmak gerçekten “ifade özgürlüğü kapsamı”na girer mi? Yine bu gerekçe gösterilerek kendileri dışındakileri nefret söylemi ile hedefe koymak nefret suçu kapsamına girer mi? Bunlar elbette ki hukuk felsefesi ve biliminin metodolojisi içinde daha iyi analiz edilebilecek konular. Burada bu konuları irdelemenin pek de gerekli olmadığını söylemek gerek. Ancak; bu perdeleme yapılarak “İslamofobia”nın temellendirilip yaygınlaştırılmasına çalışıldığı çok açık. Küresel kapitalizmin ve direktörlerinin tek kutuplu dünya görüntüsünden yeteri kadar hoşlanmadıkları anlamına geliyor bu. Daha doğrusu temelde tek kutuplu olması arzulanan -hatta tek kutupluluk temin edildiği için, bütün politik angajman ve projelerin bunun korunması yolunda tasarlanmış mizansenler olduğu şeklinde okunmalıdır- , ancak sürekli ve etkili bir ‘öteki yaratma’ya duyduğu derin, bir o kadar da hayati ihtiyaca binaen, fenomen olarak çift kutuplulukla varlığını devam ettireceği/tahkim edici yeni projeksiyonlar için ürettiği İslamofobia’nın kabul görmesi, yerleştirilmesi, yaygınlaştırılması ve rahatsızlık uyandırması gerekiyor. Bunu hem varlığının teminatı olarak bir kamuoyu yaratmak suretiyle meşruiyet sorgulamalarının üstünü örtebilmek, hem de oluşmuş algıyı yöneterek bunu bir tüketim endüstrisi işlevselliğine evirebilmek için yapıyor. Çünkü kapitalizmin doğasında; tüketiciye duyduğu ihtiyaç bir varlık koşuludur. Tüketicinin bitmesi, kapitalizmin de bitmesidir. Keza bunun temelinde yatan faktörlerden tarihsel bir karakteristik olan Haçlılığın örtük de olsa önemli bir rolü olmakla birlikte, kapitalist davranışsallık bu faktörü de bir meta’ya dönüştürüp, dinsel rengini izole ederek bir rant nesnesi haline getirmeyi handiyse başarmıştır.
İslamofobia’nın piyasaya sürülmesinden sonra artık İslam dünyası sık sık tahrik ve ajitasyonlara hazır olmalı ve aslında kulağının bu tür haberlere ısınması gerekmektedir. Çünkü spontane gelişmesi mümkün olsa bile bu tür provokasyon ve saldırıların bir proje dahilinde işletildiği gerçeğini görmek gerekiyor. Daha galiz ve tiksindirici saldırıların olabileceği ihtimali, hatta öngörüsü İslam dünyası için aslında ‘uyarıcı’ bir role dönüşebilir, duruşunu ve kimliğini ‘tazeleme’ noktasında yeni ufuklar açacak bir imkân hazırlayabilir. Hatta bunun kendisi için bir imkân, bir fırsat olabileceği düşünülebilir.
Ne var ki bugün içinde bulunduğu içler acısı durum itibariyle bu koşullarda bu beklenti ve temennimize tekabül edecek bir dirilik, düşünce örgütlülüğü ve geleneği yok. Analitik düşünme ve eleştirel aklı işletme noktasında hala elle tutulur bir okul oluşabilmiş değil ve kaba bir literalizmin formel kalıpları içinde biçimci ve şiddeti giderek içselleştiren tutumlar çokça taraftar buluyor. Bu yüzden de hareket kabiliyeti ve manevra zekâsı denen pratik varlık koşullarını bir türlü gerçekleştiremeyen, mekanik bir kalabalık tabiatı hakim. Çünkü meseleleri anlamaktan çok güç/şiddet yoluyla kökten çözebileceğine inanan bir kırsal tasavvur giderek güçlen(diril)iyor. İslam algısı örgütlü bir şeklide yeterince şehirleşebilmiş ve ikna edici bir dil kurabilmiş değil. Külli red üzerine kurguladığı düşünce ve davranış haritasını kalın çitlerle örmüş ve bunun içine kapanmış. Kendi dışında yaşanan dünyanın ne dediğini anlayacak ne bir dil melekesine, ne de ruhunu okuyabilecek bir arzuya ve yetkinliğe sahip. Hayatı, içine kapandığı, böylece kendini korunaklı, güvencede zannettiği hücreden ibaret sanan ve dışındakilerin tümünü, boş, anlamsız görüp reddeden bu perspektif; kaçınılmaz olarak içe kapanmaya ve karşılaşmalar durumunda ise refleksif tekdüze sayıklamalara, tekrarlara tutunmaktadır. Oysa kendisiyle izzet ve varlık kazandığı İslam; içinde bulunduğu durumu tümden eleştirmekte ve silkinip kalkabileceği dinamik, taptaze bir hayat teklif etmektedir.
Düşünün bir; dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi biri istediği anda milyonlarca müslümanı sokaklara dökebiliyor, İslam dünyasını istediği gibi kumanda edebiliyor ve hissiyatlarını yönetebiliyor. Bu kadar edilgen bir müslümanlık “İslamî bilinç’ ile telif edilebilir mi? İslam dünyası her türlü sosyolojik, politik, kültürel ve antropolojik teste tabi tutulabiliyorsa, burada özgün bir kişilik ve dönüştürücü bir iradeden bahsedilebilir mi? Gururu incinmiş ve aşağılanmış dindarlık, bir öfke dışavurumu şeklinde tebarüz eden ve zekâdan, tedebbürden yoksun kaba bir güçle, şiddetle, kendini sokaklarda gösterebilen bir tür mastürbasyonla tatmin olmaya çalışırken; dünya egemenleri birbirleri ile meselelerini, artık uzunca bir zamandır kendi topraklarında değil yine müslümanların topraklarında ve müslümanların kanı aracılığı ile halletmeye çalışıyorlar ve bunu başarıyorlar da...
Müslümanların haksızlık/zulüm karşısında susması kabul edilebilir bir durum değil ve zulüm karşısında susan bir İslam mümkün değildir. Değerlerimize yapılan saygısızlık ve saldırılar karşısında kimse müslümanların tepki vermemesi, bunu anlayışla karşılaması gerektiğini teklif edemez. Hatta başkalarının değerlerine yapılan saygısızlık ve saldırı karşısında tepkisiz ve sessiz kalmak onurlu bir davranış değildir. Sessiz ve tepkisiz kalınmamalıdır. Ne var ki bunun niçin ve nasıl yapılacağına dair bir donanım ve örgütlenmeye, dahası bu tür konularda kimliğini ibraz edecek zihni ve fikri bir temayüze ihtiyaç olduğu tartışmasızdır. Örgütsüz ve bilinçsiz kalabalıkların sürü hükmünde olduğu ve her türlü manipülasyona açık yapısı kabul edildiğinde, duygularımızı incitse de gerçekte durum bundan ibarettir. Bahsedilen kıvamda bir topluluğun kendisi dahil hiç kimseye ve hiçbir şeye faydası yoktur. Kullanılmaya müsait, sığ, analiz edemeyen ve birilerinin değirmenine su taşıyan öfkeli kalabalıklar yalnızca kör düşmanlıklar üretmeye yarayan bir rol icra ederler. Şekva ettiğimiz ve acısını çekip hüznünü yaşadığımız da budur. Bugün müslümanların değerlerine yönelik saldırıların arkasında, gösterilen tepkiler ve oluşturulmaya çalışılan profil, İslamofobia ile elde edilmek istenen tipolojiden başkası değildir. İşte canımızı yakan bu edilgenlik, bir rüştname hükmünde ortaya çıkacak müslüman irade ve gücünün oluşmasını gerekli ve zorunlu kılıyor.
Başka türlü tepki gösteremiyoruz, çünkü başka türlü kendimizi nasıl ifade edebiliriz, bilmiyoruz ve bu yetenekten de mahrumuz, bunun ne metoduna ne de araçlarına sahip değiliz. Zihni ve fikri donanımımız, üretmeye değil tüketmeye kodlanmış bir vaziyette ve kolayca manipüle edilebilen bir kişiliğe rıza gösterebilmemiz de buradan kaynaklanıyor. Kabaca olacağını baştan kabul ederek ve elbette ki müslümanların izzetini tenzihle bu duruma denk düşen bir halk deyişiyle mevzuyu özetlersek; “eşek olduktan sonra, semer vuran çok olur” deyimi, önemli bir tecrübenin damıtılmış bir resmini çizmektedir.