DEVLET, EĞİTİMDEN ELİNİ ÇEKMELİDİR
“Eğitim, eğitimcilere bırakılmayacak denli mühim bir mevzudur” diyor bugünlerde bazıları. Kimseye haddini bildirecek değilim ve o kadar yanlış bir önerme olduğunu düşünmüyorum. Ben “akıl akıldan üstündür” şeklinde inananlardanım ve bununla birlikte kolektif akla ulaşılabilmesi için çok şeyin meslek tahakkümüne terk edilecek mevzu olmamasının bir yerde eleştirel akla hizmet ettiğini düşünürüm.
Eğitim konusunda bugünlerde artılı eksili lafların konuşuluyor olması, eğitimin niteliği ve insani zemininin ne olduğunu konuşmayı getirmiyor maalesef; aksine, meselenin özünden uzaklaşmak için yelken vazifesi görüyor. Konuşanlar, ideolojik argümanlarını bıçak biler gibi teste tabi tutuyor.
Yani eğitimden, öğretimden, kalkınmadan bahsediyor ama insandan, fıtri yasalarından, yani doğasından, onun hak ve özgürlüklerinden bahsetmiyorlar. Eğitim derken sanki bir kediyi, bir köpeği eğitmekten bahseder gibi, ‘eğitme hakkı’ denen şeyin gerçekte varmış ve kendilerininmiş gibi bahsediyorlar. İnsanı ıskalayan ve onu nesneleştiren her teşebbüs -onun iyiliği için dahi düşünülmüş olsa- insanı gerileten, engelleyen ve onurunu inciten bir durumdur.
Peki, Türkiye’deki eğitim anlayışı nedir? İnsanın rağmına, insan için (!) Bu totolojik tutum hem de Avrupa ülkeleri örnek verilerek pekiştirme yarışına sokuluyor.
Asıl sorunun insansız, dolayısıyla hukuksuz bir yapılanma olduğu gözden ırak tutuldukça asla çözüm bulamayacağını görmek ve göstermek gerekir. .Zorunlu eğitim kavramı, başlı başına hak ve özgürlük kavramına muhalif duran bir zemine sahip. Bilindiği üzere bir bilgilenme ve yetiştirilme imkânı/mekânı olarak okul ve okullaşma modern bir yapılanmadır. Dolayısıyla da kapitalizmin geliştirdiği ulus-devlet formuna uygun tasarlanmış ve bu ulus devletin meşruiyet devşirebilmek için ihtiyaç duyduğu bir ideolojik enformasyon sistemidir. Yani kendine muti bireyler (kullar) yetiştirmek için tasarlanmış ideolojik manipülasyon tezgahlarıdır. Keza makineleşme (yani onlarca insanın işgücünden daha yüksek ve hızlı teknolojik imkanlar) ile birlikte, makine ve teknolojiden anlamayan işçilerin teknik eğitimleri ve bunları doğru kullanabilmesi için de yeni süreç belli bilgisel ve ideolojik bağımlılığın yaratılmasını gerektirdiğinden okullar, yeni çağın kapitalizmine can simidi hatta dölyatağı olmuştur. Aynı zamanda yaratılan ulus-devlete, bir ulus takdim etmek için zihinleri manipüle edilmiş bireylerin, okul adı verilen bu tornadan/tezgâhtan geçmesi gerekiyordu.
Nitekim bu topraklarda bugün Türk olmayan çocuklar, her gün sabahın köründe bu ulus-devletin mabedi olan okul önünde yalan söyletilerek (eğitimin ilk adımı, yalan söylemeyi içselleştiren kişiliksiz ve özgüvensiz, boyun eğen sürüler olarak) güne başlatılıyor ve yüksek perdeden bağırtılarak ‘Türk’ olmadıkları halde ‘Türk’ olduklarına inandırılıyor, faşizmin temel kimliği olan lidere tapınma ritüeli ile çocuklarımızın zihni işgal ediliyorsa, lafı dolandırmamıza gerek kalmıyor.
Evet, eğitim ciddi bir iştir, hem de devlete bırakılmayacak denli… Devlet adı verilen aygıt, sonuçta insanlar tarafından üretilmiş/yaratılmış, toplumsal yaşamı düzenlemek için tasarlanmış ve işletilmiş bir mekanizmadır. Diğer araçlardan temelde bir farkı olmayan, işlevsellik açısından karmaşıklığı ile farklı olabilen bir sistemdir. Yani sonuçta insanın ayaklarını korumak için ürettiği ayakkabıdan herhangi bir farkı yoktur. Ayakkabı, ayağı korumak için insan tarafından tasarlanmış ve üretilmiş maddi bir araç iken; devlet toplumsal yaşamı düzenlemek ve korumak için tasarlanmış ve üretilmiş bir araçtır. Biri somut bir ihtiyaca cevap veren somut bir araç iken, öbürü sosyal ve siyasal bir ihtiyaca cevap vermek için üretilmiş, soyut ama kompleks bir araçtır. Sonuçta insanın kendi ihtiyaçları için ve yine insan tarafından yaratılmış bir aygıttır. Bu vecihle bunu vücuda getiren toplumun ortak manevi şahsiyetini yüklenmekten öte bir değeri ve kutsiyeti yoktur ve olamaz. Özünde, üretilmiş/yaratılmış maddi/manevi hiçbir şeye kutsiyet atfedilemez.
Burada devlet, toplumun örgütlü gücü ise; o zaman devletin hakları değil ödevleri olduğundan bahsedebiliriz. Bu da; devlet, zorunlu olarak toplumun ihtiyaç ve taleplerini karşılamak için vardır gerçeği ile yüz yüze gelmemizi getirir. Eğitimi zorunlu kılmak devletin bir hakkı değildir ve olamaz. Özünde insanın bir bineği, bir enstrümanı olan bu sistem asla insana tahakküm edemez. Ancak toplum kendi eğitim ihtiyaçlarını/sorunlarını karşılamak için devletten bunu talep eder ve devlet de bu doğrultuda hareket etmek durumundadır. Gerek klasik gerekse de modern anlamda hiçbir yapılanma veya güç kendini yaratanın üstüne çıkamaz ve onun rağmına bir işletim sistemi yürütemez.
Bu çerçevede, bu toprakların gündemini işgal eden ve artılı-eksili bir yığın formülasyonun çarpıştığı bugünlerde bu konuda şunu söylemek sanırım meselenin özünü ortaya koymaya kâfi gelmelidir: Devlet hiçbir koşulda hiç kimsenin çocuğuna şunu ya da bunu dayatma hakkına sahip değildir ve olamaz, bu en azından hukuk nazariyeyesi ve felsefesi açısından böyledir. Hiç kimseye ne yapacağını dayatamaz ve zorunlu hale getiremez. Ancak toplum bir eğitim sistemi ve imkânı talep ederse, devlet de ne koşulda olursa olsun bunu yerine getirmek zorundadır. Zorunluluk, topluma değil, devlete ait bir durumdur. Bunun süresini de yine toplumsal karar ve talep tayin eder. Yani adamın biri, “ben çocuğumu eğitmeyi kendim üstleniyorum, ya da okula göndermiyorum” dediğinde; bu onun en doğal hakkı olarak kabul edilmeli ve bu kararına saygı gösterilmeli, aynı zamanda bu kararından ötürü zarar görmemesi için devlet tarafından güvenceye alınmalıdır. Devlet, eğitimi zorunlu hale getirerek değil, teşvik ederek, niteliğini arttırarak ve sonuçları üzerinden nasıl ve ne kadar önemli olduğunu ispatlayarak meşruiyet kazanabilir ya da eğitimle ilişkisinin sınırlarını böylece görebilir ancak. Bunu yapmıyorsa, otoriter niteliğiyle ancak faşist eğilimleri bir kimlik olarak içselleştirir. Ki sonuçta zorunlu eğitim kavramı, faşist bir politikadan, hegemonik bir zihniyetten vücut bulabilir ancak. Ne var ki biz bunu hukuk kavramını eksen alarak ifade ediyoruz. Hukuk ve kanun kavramlarının ciddi bir karmaşa yaşadığı bu topraklarda, daha çok çekeceği var insanımızın bu kanunlardan. Zira mevcut sistem hukuk ile değil, kanun ile varlığını idame ettirme eğilimini terk etmek istememektedir.
Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız paradigmal zeminin elbette ki bu ülkede somut bir karşılığı yok. Kendi ideolojik varlığını ve insana rağmen militarist/putschist kimliğini dayatmak için her türlü güç ve imkânı bir hak olarak telakki eden bir ulus-devletten bahsediyorsak; kaçınılmaz olarak Kemalizm gibi hegemonik bir ideolojiyi de niçin bu kadar dayattığını anlamamız gerekiyor.
Anadili ile eğitim alma hakkı bulunmayan, inancı gereği başını örterek okula giremeyen bir toplumsal ve siyasal zeminde hukuktan değil ancak kanunların tahakkümünden ve zulümden bahsedebiliriz ancak. Kaldı ki sistemin Kemalist niteliği bile laiklik iddiası ile ciddi bir paradoks oluşturmaktadır.
Evet evet eğitim, devlete bırakılmayacak denli mühimdir…
ibrahimkozm@gmail.com
ibrahimkozm@gmail.com