İSTANBUL İSLAMCILIĞI KÜRDİSTANIN NERESİNE DÜŞER?
İlgili kesim İslamcılık tartışmalarını bir süredir hep birlikte takip etmektedir. Her ne kadar PKK’nin yeni eylem süreci gündemi değiştirse de esasında teorik tartışmalar gündemden bağımsız hep sürmüştür ve sürecektir. Konu Kürtleri de ilgilendirdiği için söz söyleme hakkımız bulunmaktadır. Hem de sözün en okkalısını! Kürtler Türklerle her alanda tamamen eşit oluncaya[1][1] ya da Kürtler bu tarihsel boyunduruk altından tamamen kurtuluncaya kadar bu konuyu gündemde tutmaya devam edeceğiz. Ancak bunu yaparken bu siyasal ve İslamcılığa da sirayet etmiş mütehakkim devlet zihni/politikası karşısında, Kürtlerin onuru ve özgürlüğü konusunda, haksızlığa karşı duruşumuz hep İslam’ın ahlak öğretisi gereği direnç ve mücadele olacaktır.
Türkiye kamuoyunda bir süredir İslamcılık tartışılmaktadır. Ali BULAÇ’ın başlattığı bu tartışmaya çok sayıda yazar/düşünür de yazılarıyla katılmıştır. Konuyu tartışmak bu yazarların tamamının hakkıdır. Çünkü kendilerini de bizi de yakından ilgilendiren bir konudur. Bunun içindir ki; “Tabi ki İslamcılık elzemdir. Hem yönetirken hem de hayatınızın her alanında İslam’dan ilham alarak bunu yapmak zorundasınız.” şeklindeki değerlendirmelere katılmamak elbette ki mümkün değildir. Eğer Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak imanımızın bir gereği olarak vahyi esas almak ve ondan iham alarak siyaset geliştirmek zorundayız. Ancak bu yazının amacı yapılan bu İslamcılık tartışmalarına bir katkı sunmak ya da yön vermek değildir. Kürt Müslümanlar son zamanlarda yeterli oranda bir İslamcılık değerlendirmesini zaten yapmışlardır. (Yavuz Delal, Yakup Aslan, İbrahim Sediyani v.s) Bu yazı biraz da bu değerli yazarların ileri sürdüklerinin üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla bu yazının amacı Müslüman Kürtlerin yapılan bu İslamcılık tartışmalarının neresinde olması gerektiği konusunda bir kritik yapmaktır.
Burada tartışılan şey ve bizim de ele alacağımız husus Müslümanlık olmayıp İslamcılıktır. Konuyu tartışan bütün yazarların üzerinde ittifak ettiği şey ise şudur: Müslümanlık daha çok bireysel anlamda bir yaşantıyı ima ederken İslamcılık ise siyasi yönü ağır basan bir yakıştırmadır.
İslamcılık tartışmaları en başta zikrettiğimiz yazarların kendilerini ilgilendiriyor çünkü; Eğer Anayasanın 66. maddesine göre Türk’seniz, Türkiye’de yaşıyorsanız ve Osmanlı İmparatorluğu gibi hilafeti yüzyıllar boyunca elinde tutmuş, yedi düvele 72,5 millete (bu buçukta Çingeneler oluyor) hükmetmiş bir imparatorluğun mirasını sahipleniyorsanız tabi ki konuyu tartışacaksınız.
Sekülerizmin yaygınlaşması ile birlikte Atatürk gibi birinin ortaya çıkarak uygulamayı kökten değiştirmesinden yaklaşık 80 yıl sonra Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte fiilen Müslümanların hakim olması üzerine en büyük hedefi devlet kurmak ve şimdilerde de bu devleti korumak olan İslamcıların yaşadığı şaşkınlıktan sonra tabi ki konuyu tartışmak zorundasınız.
İslamcıların önemli bir kesimi tarafından illegal yollardan örgütlenip İslam devleti kurmanın hesapları yapılırken aniden seçimle İslamcıların iktidara gelmesi ve sonrasında özellikle Kürtlerin yaşadığı sorun konusunda başarısız olması üzerine tabi ki konuyu tartışmak zorundasınız. 1980 yılından 2002 yılına kadar isyan eden Kürtleri bütün yöntemleri denemesine rağmen bitiremeyen seküler Atatürkçü kesimin iktidarı sonrasında onların yöntemlerini eleştirerek 2000 li yılların başında iktidara gelen İslamcıların da sorunu çözemeyip hatta büyümesini dahi engelleyememesi üzerine tabi ki konuyu tartışmak zorundasınız.
Görünürde kabul edilmese de ülke ve dünya kamuoyunca İslamcı olduğu su götürmez bir şekilde kabul edilen şimdiki iktidar zamanında bazı şeyler iyiye giderken bazı şeyler de kötüye gitmeye başlamıştır. İktidarla birlikte bırakın bütün İslam âleminin lideri olmayı, içindeki muhalif Kürtleri dahi “hizaya getirip” memnun edemeyen bir İslamcı yönetimin problemi, sıkıntısı ne ola ki? Arap baharı ile birlikte İslam dünyasında yaşanan değişikliklerin hemen hemen tamamına müdahil olan, sonrasında Suriye’deki iktidarı da tam devirmek üzereyken işlerin sarpa sarması üzerine üstüne üstlük birde Batı Kürdistan denilen bir “baş belası” nın ortaya çıkması üzerine tabi ki konuyu tartışmak zorundasınız.
“Seküler/Komünist/baskıcı/dış destekli PKK illeti” nin aslında ne dediğine bakmadan bu hususları ileri sürerek ağırlıklı olarak dini argümanlarla yaklaşıp her türlü kara propagandanın yapılmasına rağmen böyle bir örgüt hala büyüyorsa tabi ki İslamcılığı tartışmaya açmak zorundasınız. Oysa burada beklenen şey şuydu: İslam’ın adaleti uygulanıyorsa ortada problem kalmayacak ve seküler bir örgüt gittikçe büyümeyecekti. Bu “adil” yönetim hakları gasp edilen Kürtlerin bütün haklarını iade edecek ve seküler örgütlerde boşluğa düşmüş olacaktı. Oysa tam tersinin gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Kaldı ki Neo/Osmanlıcılık da hayata geçirilmeye çalışılırken ve stratejik derinlik çözümlemeleri de tamamlanmışken nerede hata yapıldı ki?
Konu Kürtleri de ilgilendiriyor çünkü; Kürtlerin kahir ekseriyeti müslümandır. Cmuhuriyetin kurulması ile birlikte inkâr edilip yok sayılan, dilini konuşması yasalarla ve fiilen yasaklanan bir halkın mensupları güçlü ya da zayıf bir şekilde bu asimilasyona hep itiraz etmişlerdir. 12 Eylül’ün baskıcı yönetimi sonrası başlayan örgütlü mücadele bütün mütehakkim devletlerin yaptığı gibi terör kavramıyla ilintilendirilmiş olmasına rağmen üç beş kişiyle başlayan bu itiraz geldiğimiz nokta itibariyle milyonların desteğini arkasına almış bulunmaktadır. Nihayet İslamcıların iktidara gelmesiyle birlikte bu baskıcı ve ırkçı iktidardan bıkan herkes gibi Kürtlerde de belli bir umut doğmuştur. Bu umut, açıkçası PKK ile devletin yaşadığı savaşın gasp edilen Kürt hakları iade edilerek bitirilmesi yönünde idi. Ama gelin görün ki dağ fare doğurmuştur. İslam’ın adaletini bekleyen Kürtler “tek tek” çi yaklaşımlar ve “çoluk da olsa çocuk da olsa gereği yapılacaktır” türünden yaklaşımlarla karşı karşıya kalmışlardır. PKK’nin bir Kürt hareketi olduğu açıkça bilinmesine rağmen PKK ayrı Kürtler ayrı şeklindeki ayak oyunlarına başvurulmuştur. PKK’nin ideolojik yapısı bahane edilerek temel bir takım hakların tanınmasından dahi kaçınılmıştır. Oysa burada olması gereken ve beklenen şeyin isyan edenin kimliğine ve eylemlerine bakmaksızın öncelikle ortada bulunan sorunu oturup konuşmak olması gerekmez miydi? Oysa iktidar, ezilen, hor görülen, kimliği inkâr edilen bir halka yüksekten bakarak kibirli tavırlar geliştirmek dışında her hangi bir pratik geliştirememiştir.
Burada iktidarda olmayan İslamcıların da ciddi oranda sorumluluğu/kusuru ve hatta kastı bulunmaktadır. İktidara gösterilen tepkiler yetersiz olmuştur. Türkleri ve “hilafetin bayraktarlığını” yapmış bir devletin mirasçıları olarak gördükleri kendilerini dev aynasında görmekten vaz geçmemişlerdir. Büyük abi rolünü oynamaktan hiçbir zaman uzak durmamışlardır. “Her alanda eşitlik için” verilmesi gereken zor mücadeleye hiçbir şekilde yanaşmamışlardır. Şöyle ya da böyle belli bir halk desteğine sahip bir siyasi harekete hala terörist demekle esasında sadece bu örgütü karalamakla kalmayıp gerçeklerin de üstünü bir şekilde ve ustaca örtme yolunu seçmişlerdir. Buradan “PKK’yi destekleyen ucuz yaklaşımlar” şeklindeki itirazları görür gibi oluyorum. Ancak tarihsel anlamda Osmanlıya karşı da geliştirilen her türlü silahlı isyanın “şakilik” olarak isimlendirildiği de ortadadır. O zaman şunu da sormak kaçınılmazdır. İsyan eden bütün Kürt aşiretleri ve yapılanmaları sonuçta kendi kendilerini yönetmek için isyan etmediler mi? Neden kendilerine bu hak tanınmadı? Hak tanımayı bırakın dinsel bir takım gerekçeler ileri sürülerek bağiy gibi tanımlamalarla isyanlar bastırılmadı mı? Bugün itibariyle de yaklaşım aynı olup değişmemiştir. Bunun içindir ki düşünen, yazan ve sivil alanda örgütlenen İslamcı yapılanmalar eğer gerçekten Kürt halkının uğradığı bu zulme karşı samimi bir tutum içinde olsalardı yapılacak çok şey vardı. Ak Parti iktidarından önce Kemalist bir yönetim iktidarda olduğu için İslamcılar diyelim ki kendi problemleriyle ilgilendiler. Peki ya Ak Parti iktidarı sonrasına ne demeli?
Örgütlenip meşru silah taşıma hakkını elde etme amacında olan ve bunun için de bin yıllardır Kürtlerin yaşadığı Kürdistan’ın dağlarındaki en ücra mağaraların en ücra kovuklarına sığınan Kürtlere karşı kış ortasında son teknolojik silahlarla müdahale edip 15 er 20 şer sayıda Kürt gencini öldüren devlete daha geçtiğimiz kış boyunca kaç İslamcı itiraz etmiştir? Örneğin akıtılan bu kanın önüne geçmek için yapılan bir operasyona karşı çıkmak amacıyla kaç İslamcı batıdan gelerek gidip Kürdistan’ın dağlarında nöbet tutma yolunu seçmiştir?
Tamamen ulusal bir mücadele olan Filistin davasına destek vermek için Mavi Marmara gemisinde canlarını vermeyi göze alan İslamcılar böyle bir risk olmamasına rağmen neden Kürdistan’ın dağlarına çıkmamışlardır?
Neden yüz binleri bulan kitleler devletin yaptığı bu zulme karşı çıkmak için harekete geçmemiş mitingler düzenlememiş ve sivil itaatsizlik eylemleri gerçekleştirmemiştir?
Neden ana dilde eğitim hakkı gibi çok sıradan ve doğal bir hak için gerektiği kadar baskı uygulanmamıştır?
Türkiye İslamcıları neden Türkiye kelimesini çok rahat bir şekilde kullandıkları halde Kürdistan kelimesini coğrafi anlamda bile bir türlü kullanmaya yanaşmamışlardır?
Osmanlı zamanında dahi ismi Kürdistan olan bu coğrafyayı neden Türkiye Cumhuriyeti gibi tamamen Türkleri çağrıştıran bir isimle hala anmaktadırlar? Neden sivil bir itaatsizlik eylemi geliştirip en azından dil bazında bu uygulamayı eleştirmemişlerdir?
Milyonlarca Kürdün önderi konumunda olan Öcalan’ın İmralı adasından çıkartılıp ev hapsine alınmasının bile sorunu (şiddet boyutuyla) neredeyse kökten çözme ihtimali varken neden bu hususta hükümete gerekli tepki gösterilmemiştir?
Andımız denen ucube uygulamanın kaldırılması için gösterilen çabalar yeterli midir? Kaldı ki andımızın kaldırılması için yapılan çok cılız birkaç kampanyanın öncülüğünü bile yine İslamcıların içinde bulunan Kürtlerin yaptığını da burada belirtmekte fayda bulunmaktadır.
Hepimizin bildiği gibi Cuma namazları siyasi yönü ağır basan bir namazdır. Türkiye uygulamasında da Peygamberimiz zamanında da Cuma namazlarında yerine göre siyasi meseleler de konuşulmaktadır. Peki Sivil cuma diye nitelendirilen bağımsız Cuma namazlarına şu İslamcılık tartışmalarına katılanların hangi birisi destek vermiştir? Destek vermeme gerekçeleri ise PKK’nin bu namazları kullandığı şeklindeki söylemdir? Peki devlet ne yapmaktadır? Koskocaman Diyanet İşleri Başkanlığı bütün cüssesiyle ortada dururken buna gerektiği gibi tepki göstermedikleri gibi Diyanet İşleri Başkanlığının kontrolündeki camilerde Cuma namazı kılmaktan geri durmayan İslamcıların sivil Cuma namazlarını küçümsemelerini hangi gerekçeyle açıklayacaksınız? Gidilen hemen bütün bütün Cuma namazlarında okunacak olan hutbeyi devletin kontrolündeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın belirlediği ise herkesçe bilinen bir şeydir? Kaldı ki hemen hemen bütün Cuma namazlarında kardeşlik ve birlik beraberlik gibi klişeleşmiş sözlerin sarf edildiğini ise hepimiz bilmekteyiz.
Ahmet Altan kadar bile cesur olamayan İslamcılar neden söz düzeyinde bile olsa her alanda eşitlik gibi bir kavram üretememişler/üretmemişlerdir? Kaldı ki Türkiye Cumhuriyetinin Kürdistan’da ki polis, asker, MİT, yargı gibi temel kurumlarının varlık sebebi dahi devşirme olmayan muhalif Kürtlere karşı bir duruşu ifade ederken bu kurumların içine Kürtlerin nasıl sokulup nasıl eşit bir pozisyona getirileceği hususunu ise hiç açmıyorum. Bu belki başka bir yazının konusu olabilir.
Bu ülkenin İslamcı başbakanı çıkıp da Hakkari’de “tek bayrak, tek devlet, tek dil” diye üstüne basa basa bağırdığında neden bu ülkenin İslamcıları ciddi bir tepki göstermemişlerdir? Birileri bu söyleme karşı canıyla dişiyle mücadele ederken bazı İslamcıların içlerinden ve homurdanarak gösterdikleri tepkiye mi güvenmeli Kürtler?
Sorulacak çok soru bulunmasına rağmen daha fazla uzatmamak için bunlarla kifayet ediyorum.
Bütün bu hususlarda “İstanbul İslamcılığı”[2][2]nın ya da başka bir isimlendirmeyle “Merkez İslamcılığı”nın etkili olduğu hususu apaçık ortadadır. Bu tür İslamcılığın özü itibariyle Türk devletini korumak ve yüceltmek için var olan bir siyasal düşünce şekli olduğu gerçeği ülkemizdeki İslamcıları belirttiğim şekilde davranmaktan alıkoyan şey olmuştur. Tarihsel boyutu itibariyle de esasında İslamcılığın Kürtler gibi bir derdi de olmamıştır. İstanbul İslamcılığının uzantısı şeklinde Kürdistan’da şekillenen Kürt İslamcılar da bu sinsi asimilasyonun etkisinden maalesef kurtulamamışlardır. Sorun sürekli ümmet kavramı içerisinde eritilmeye çalışılarak görmezden gelinmiştir. Kürtçenin göz göre göre giderek yok olduğu herkes tarafından çok iyi bilinmesine rağmen bu konuda sessiz kalınmış; Filistin, Afganistan, Çeçenistan, Irak, ve hatta Doğu Türkistan, Arakan, Filipinler gibi sorunlu ülkelerin problemleriyle ciddi ciddi ilgilenen İslamcılık söz konusu Kürtler olunca sus pus olup kalmıştır.
Kürt Müslümanlar ile Türk İslamcılar arasında bir ayrışma yaşanmalıdır
Öyleyse geldiğimiz nokta itibariyle Kürt Müslümanlar ile Türk İslamcılar arasında bir ayrışmanın yaşanması şarttır. Çünkü bu noktada birlikte mücadelenin Kürtleri götüreceği nokta “alavere dalavere Kürt memet nöbete” darbı meselinde belirtildiği gibi Kürtleri yine susturmaktan başka bir şey olmayacaktır. Kardeşlik ve birlik berberlik şeklindeki iki çok anlamlı kelimenin ise Türkiye’de kirlendiği kadar kirlenen dünyada başka hiçbir yer yoktur. Buna rağmen kopmaktan kastım tarafların birbirine düşman olmasını gerektirecek bir kopuş değildir. Öncelikle örgütsel anlamda bir kopuş iki tarafın da yararına olacaktır. Yıpranmış, içi boşaltılmış, Kürtleri oyalamak için kullanılan kardeşlik kavramının yerini fiili komşuluğun alması gerekmektedir.
Esasında fiili anlamda bir kopuş lokal düzeyde de olsa zaten yaşanmaktadır. Merkezi İstanbul’da olmayıp tamamen Kürdistan merkezli olarak kurulan birkaç İslami cemaatin bulunduğu zaten herkesin malumudur. Ki son zamanlarda siyasi hedefleri olan Azadi İnisiyatifi gibi Kürdistan merkezli yapılanmalar da oluşturulmuştur.
İstanbul İslamcılığı, tarihin en büyük ırkçılıklarından birini yapmasa bile onu ayakta tutan bir işleve sahip bulunmaktadır. İktidardaki parti bu % 50 ye varan oyu sonuçta İslamcılardan da almaktadır.
Tartışılan İslamcılıkla ilgili gerçek olan şey ise şudur: İslamcılık tartışmaları siyasetten bağımsız bir tartışma değildir. Güdülen siyaset ise “birlik beraberlik ve kardeşlik” üzerinedir. İstanbul İslamcılığının vardığı ve varacağı nokta ise şudur: Daha ne kadar insanı Türkiye Cumhuriyetinin etkisi/yönetimi altına alabiliriz? En acı olanı ise şudur: Bütün bunlara Müslümanların hamiliği gibi etiketler yakıştırmak.
Bence sonuç
Kürdistanlı Müslümanların oturup muhasebesini yapması gereken şey ise şudur: Artık ayyuka çıkmış bulunan bu zulümden kurtuluşun yolu seküler/dindar ayrımı yapmadan bütün Kürtlerin toplu bir mücadelesi mi yoksa İstanbul İslamcılığının şekillendirdiği İslamcılarla birlikte yürütülecek bir mücadelemi? Bu sorunun cevabı ise yukarıda verilmiştir. Kürdistanlı Müslümanların yapması gereken şey, Kürtlere uygulanan zulme Kürtlerle birlikte hareket ederek karşı çıkmak olmalıdır. Bunun için de hakim siyasi hareketi (ve diğer bütün Kürdistani hareketleri) desteklemek ve onlarla birlikte hareket etmek son derece ahlaki ve İslami bir duruş olmaktadır. Böyle bir tutum Kürt Müslümanlar açısından şüphesiz reel politik bir tutumdur. Ancak bu bağlamda sergilenecek reel politik tutum ise ahlakilikten uzak olmayan bir reel politika olacaktır. Yine bu tutumu asla ahlaktan yoksun bir makyavelist ya da pragmatik bir tutum olarak görmemek gerekir. Aksine son derece ahlakidir. İstanbul İslamcılığı ve onların etkisindeki İslamcılarla bu kopuştan sonra sağlıklı ilişkiler kurmak (belki) mümkün olabilecektir. (Tıpkı hakim siyasi hareketin kendi bağımsız yapısını oluşturup sonrasında Türk soluyla kurmuş olduğu ilişki gibi.)
Yazıyı şöyle bir örnekle sonuçlandırmak istiyorum. Roma İmparatorluğu zamanında devletin başkenti ve merkezi konumunda bulunan Roma şehrinin etrafı tamamen o çağa uygun gelişmiş yollarla çevrilmiş bulunmaktaydı. Ancak yol sistemi öyle bir yapılmıştı ki nereden giderseniz gidin dönüp dolaşıp geleceğiniz yer sonuçta Roma olmaktaydı. O yüzden o günden bugüne darbı mesel şeklinde gelen deyim şu olmuştur: Eğer bu yola girerseniz bütün yollar Roma’ya çıkar. Bunun içindir ki İstanbul İslamcılığı da kaynağı itibariyle öyle bir şekillenmiştir ki bu yapılanmanın içine girdiğiniz zaman devlete hizmet etmekten başka hiçbir çıkar yolunuz kalmayacaktır.