admin admin


ZOR BİR HAYAT MI, ZORLAŞTIRDIĞIMIZ BİR HAYAT MI YAŞIYORUZ?

ZOR BİR HAYAT MI, ZORLAŞTIRDIĞIMIZ BİR HAYAT MI YAŞIYORUZ?


ZOR BİR HAYAT MI, ZORLAŞTIRDIĞIMIZ BİR HAYAT MI YAŞIYORUZ?
 
Zor bir hayatın içinde yaşıyoruz. Bu zorluk, yaşıyor olabilmenin getirdiği bir takım ontolojik temellere dayanıyorsa da, bunun önemli bir kısmı bizim kolaycılığımız ve elastiki yapımız dolayısıyla kendi ellerimizle başımıza ördüğümüz çoraplardan kaynaklanıyor. Zor olan bir hayatı biz daha da zorlaştırmanın türlü yollarına ve gerekçelerine sahibiz. Ürettiğimiz mazeretler, zorlaştırdığımız hayatın kolaylaşması için geliştireceğimiz çözüm yollarından kat kat fazla. Bu mazeretler için ayırdığımız zaman, harcadığımız çaba ve sarf ettiğimiz zihinsel efor, üretebileceğimiz esaslı sonuçlardan kat kat ilerde.
 
Seçtiğimiz bir hayatı yaşamıyoruz, doğru. Daha doğrusu yaşama, dünyaya gelme konusunda bize sorulmadı ve fikrimiz alınmadı. Bu yüzden adeta içine fırlatıldığımız bir hayatın seçeneklerine mahkûmuz ve bunun başka bir yolu ve imkânı da yok. Bu, değiştirebileceğimiz ve önüne geçebileceğimiz bir durum değil. O halde itiraz edilen ve rahatsız olduğumuz şey bu değil. Yani yaratılmış olmak bu kevni sonucu otomatikman kabul etmek demektir. Yaratılmış olmak, bunu varlık diliyle zaten kabul ve ikrar etmektir. Bu alanda tartışıyor olmak ne sebebi ne de sonucu açısından bizi düze çıkaracak bir zemin sunmuyor. Sorguladığımız ve bizi kanatan şey, yaşadığımız hayatın ‘ıstırab’ yüklü olması ve bizim buna dayanma katsayımızın sürekli değişmesi ve hatta bu ıstırabtan kurtulma güdüsü. Oysa ıstırab; gündelik hayatın sıkıntıları ve zorluklarının ötesinde bir varlık sancısı için kullanılan bir kavram. Derin aşk acısı çekenlerin yaşadıkları hale mutabık düşen ifadedir ıstırab. Etimolojisine bakıldığında Arapça ‘darbe/vurma’ fiilinden (iz-ziraben-id-diraben) türetilmiş bir kelime olduğunu ve adeta derinlerden vurgun yeme durumunu resmettiğini görmek, kavramın üzerinde inşa olduğu anlam dünyasını görme açısından önemli bir eşiktir. Bu yüzden filozof ve düşünürlerin varlık sancısı çekmemiş yani ıstırabla tanışmamış kimselere itibar etmedikleri bilinen bir vakıadır.
 
İşte yaşadığımız zorluk ve sıkıntıların kaynağında bu ıstıraba yanaşmamış olmak dolayısıyla bu ıstırabın yokluğundan kaynaklanan yüksek enerji eksikliğinin oluşturduğu ishallerdir hayatı zorlaştıran ve bileşenlerine ayıran o çözücü hastalık. Bunun kaynağında düşünmemekten mütevellit hamlığın getirdiği yorgunluk ve hazımsızlık var. Zor olandan kaçıyoruz ama kaçarak daha da zorlaştırdığımızı, mesafeyi daha da uzattığımızı, daha çok enerji ve emek ihtiyacı içine girdiğimizi göremiyoruz. Çünkü ıstırab insanın mayasında mündemiçtir. İnsanlık tarihinden bize intikal eden miras ve bütün dini metinlerin, ıstıraba çok özel bir kavram olarak yaklaştıkları da, düz bir metin araştırmasıyla hemencecik ulaşılabilecek kolaylıkta bir gerçek. Kur’an’da da bu duruma vurgu yapan kavram ‘kebed’dir. “Doğrusu biz insanı bir zorluk / kebed içinde yarattık.’ İşte bu kavramla hayatımızı kuşatan bu zorluk ve onun elimizi ayağımızı doladığı şeklinde bir algıya dönüş(türül)müş bir düşünme biçiminin içinde debeleniyoruz. Oysa bu, sözü geçen ıstırabı doğru okuyabilmenin esaslı bir parametresidir. Çünkü sancı, bir şeylerin varlığını ve yolunu aramanın sonucudur. Sancı ya doğuma ya da ishal türü metabolizma bozukluklarına işarettir. Yani ya bir şeyler varlık bulup gerçekleşecek ya da hazımsızlık veya türevi işletim bozuklukları sonucu fiziksel ezaya dönüşecek.
 
Hazır, paketlenmiş, servis edilmiş şeylerin kışkırtıcı kolaycılığı ile düşünmekten ve üretmekten kaçtıkça, emek vermeden, gayret göstermeden, uykusuz kalmadan, kaçınılmaz olarak önümüze gelecek menüdür bu maraziyet. Bilincin oluşumu ve özgünlüğü bu dar geçitte biçimlenir. Zihinsel bağışıklık sistemi bu sancılarla oluşur ve karakter burada temayüz eder. Bu ıstırabı yaşayamamış kimseler ömür boyu patolojik ağrılardan kurtulamayacaklar ve el an toplum ve bireyler olarak bugün bu patolojinin mümesilleri durumundayız. Hayatımızı zorlaştırmamız demek işte bu. Kendi sesini bulamamış ve kendi doğasına yabancı duran bu fotoğraf bizim. Anlık kazanımlarımız için gösterdiğimiz hamiyet ve fedakârlığı, ıstırabımız için gösteremediğimiz gibi ilmeklerini kendi ellerimizle dokuduğumuz korteksimizin kalınlığı bizi derin izolasyonlara sürüklemekte ve kendimizle aramızda oluşan bu kitle bir kanser haline taşınmakta. Hayatımızı zorlaştırdığını vehmettiğimiz birçok unsurun aslında hayatımızın devamı için bir bileşen olduğunu, şeylerin uzlaştırılma yeteneğini keşfedecek düşünsel yolculuktan mahrum olduğumuz için göremiyor, bunları yalın hali ile bir zehir addediyoruz. Oysa tüm dermanların zehirlerin bir denklemden filtre edilerek geçip vücut bulduğunu aklımıza bile getirmiyoruz. Çünkü hiçbir derman için kendimiz hareket etmeyi göze almadık. Göze almayı bırakın bir yerlerde mutlaka üretilmiş bir ilaç vardır ön kabulüyle davrandık. Hâlbuki gıdalarımızın bile zehirlerin inceltilmiş hali olma ihtimali bile bizi ürpertmeye yetiyor. Düşünmeden, hesabını yapmadan aldığımız şeylerin bizi ne kadar robotlaştırıp insani melekelerimizi ne kadar tahrib ettiğini, bizi ne kadar edilgen ve kırılgan yaptığını idrak edemiyoruz.
 
Değer bilgisi katılmamış süreçlerin, ishal yapmaktan başka bir yere götürmeyeceğini artık bir şekilde kavramak zorundadır insan. Bir şeye aklını yatırmak ile sonuçlanan bir düşünme edimi oluşturmak, hayatla kurduğumuz ilişkinin sahiciliği için temel bir eşiktir. İçine atıldığımızı düşündüğümüz bir nehir ise hayat, yüzmeyi ve suyun yüzünde kalabilmeyi ancak kendi beceri ve irademizle başarmaktan başka çare yok. Çünkü kurtulabilenler ancak bu imkânı kullanabilenlerdir. Nehrin başında bunu başaranlar, bize bunun başarılabileceğini gösterdiler ama bizi kurtarmaya olanaklı bir dünya değil bu. Bugüne dönüştürülememiş ya da böyle bir imkân içermeyen bir geçmiş sadece hürmet etme ile değerlenebilir bir hatıradır. Geçmişte bunu becerenler ve bunlara dair büyük anlatılar da bizim kendi kollarımızı ve gücümüzü harekete geçirebilecek bir mektep oluşturmak için çaba gösterdiler. Peygamberler bunun en asil tanıklarıdır. Peygamberler bizi kurtaran değil, nasıl kurtulacağımızı öğreten kimseler ise, onların örneklikleri de bu ıstırabın asil tanıklığıdır.
 
Zihinsel kasılmalarımız olmadan doğum mümkün değildir. Çatlatmadan esnetebilmenin o güç kıvamını yakalamak zorundayız. Yoksa bugün bizim de katkımızın olduğu bu kan deryası, bu güç tapımı ve makinenin/aletin insana egemenliği bizi korkunç bir yok oluşa sürüklüyor. Ciddiye alanlar için bir de şu uyarıyı yapmalıyım: Yoğun metaforlar ve analojiler kullandığımın farkındayım, ancak mevzunun kendisi zaten bunu gerektiriyor. Kaldı ki hiçbir şey ucuz değildir, miras hariç emek verilmemiş hiçbir şey helal değildir. Hem mirasa sahip çıkmak da onun kadar emek gerektirir.
 
Metafizik diş ağrısı çekmeyenler, metazorik burun kanamalarına mahkûmdur.