Mustafa AKMAN


Adem Güneş’in ÇOCUKLUK SIRRI

Adem Güneş’in ÇOCUKLUK SIRRI


Adem Güneş’in ÇOCUKLUK SIRRI
 
Bu kitabı Van’ın önemli kanaat önderlerinden diş hekimi Şirin Alp’in önerisiyle okudum.Değilse Nesil Yayınlarının yine çok satanlarından Halit Ertuğrul’un kitaplarını incelemem sonucu bende oluşan kanaat, adı geçen yayınevinin çok baskı yapan kitaplarının fazla da sağlıklı bir bakış açısı vermedikleri, aksine Kur’an kültüründen çok hurafeye müheyya geleneksel dindarlığın radikal savunuculuğunu çeşitli vesilelerle yaptıkları için okunmaya pek de gerek olmadığı yönündeydi. Bu sebepten bahsi geçen kitabı doğrusu bilmeme rağmen okumaya niyetli değildim. Zira daha önce de münhasıran ‘çocukluk sırrı’yla ilgili değilse de bu kitaba paralel ‘kişilik ve karakter gelişimi’ne dair çeşitli kitaplar okumuştum.
Kitabın içeriğinden kısaca şöyle bahsedilebilir. Çocuk eğitiminde evlatlarımıza karşı kimi zaman ya da çoğunlukla basite aldığımız birçok söz ve davranışımızın aslında çocuğumuzun kişiliği üzerinde olumlu olumsuz etkisi vardır. Dolayısıyla çocuklarımıza karşı söz ve davranışlarımızda göstermemiz gereken hassasiyeti müdrik olmalıyız. Çünkü çocuklarımızın selim fıtratlarını kendi doğal haline terk ettiğimizde kişilikli ve karakterli çocuklar halinde yetişmeleri daha bir mümkün olmaktadır.
Kitaba göre anne babalar çocuklarına hükmetme yanılgısından kurtulup onları sevgi ve şefkat hisleriyle yeniden canlandırabilirler. Yazarın özellikle vurguladığı Anadolu Pedagojisi, bütün ebeveynlerin bilmesi gereken bir pedagoji yöntemidir. Batının yanlışlıklarla dolu pedagoji anlayışı bir an önce terk edilmelidir. Bizler çocuklarımızı hayata hazırlayan gönüllü rehberleriz. Çocuğumuzu terbiye ederken onu hissetmeliyiz. Onları örnek insan modeli üzere yetiştirmeliyiz. Tıpkı Mevlanalar, Yunus Emreler, Osman Beyler, Fatihler, Akşemseddinler gibi.
Hepimizin çocuk eğitiminde kullandığı ödül ve cezanın Anadolu Pedagojisi’nde yeri yoktur. Çocuğa verilen ceza çocuğun ruhunu duymasına engel olmaktadır. Yazar ödül ve cezanın çocuklar üzerinde sebep olduğu tahribatın boyutu bilinse onlara ceza vermekten kaçınılacağını belirtmektedir(26, 28, 84, 211-214).
Güneş’e göre her çocukta mevcut ‘buyurucu iç kılavuz’ (78, 81-84)duygusu çocuğun gelişiminde ona yol gösterecektir; eğer ki selim fıtratına zarar verilmemişse. Ancak o bu kavram ile -kendisi kabul etmese de- bayağı içgüdüyü işaret etmektedir. Aileler bu kılavuzu diskalifiye edip kendileri kılavuz haline gelince ortaya robotlaşmış, merak duygusu köreltilmiş, bağımlı nesiller çıkmış olmaktadır. Bizler edilgen değil etken ve kollektif (canlı-cansız varlıklarla iletişim kurabilen, diğergâm, infak duygusuna sahip) nesillerin yetişmesi için gayret etmeliyiz. Özellikle bireyselleşmenin yoğun bir şekilde yaygınlaştığı günümüzde bu kollektif ruha sahip nesiller büyük önem arz etmektedir.
Kitabın ikinci bölümünde yer alan çocuklardaki benlik kaymaları (savunma mekanizmaları) konusunu yazar, dikkatli bir şekilde okunmalı ve benim çocuğum bunlardan hangisini kullanıyor diye kendimize sormalı, sıkıntılı bir durum varsa acilen tedbir almalıyız, demeye getirmektedir.
Kitabın son bölümünde ise babalık duygusuyla da ilgili ilginç bilgiler bulunmaktadır. Kitaba göre çocuğun karakteri baba ile kişiliği ise anne ile oluşur. Annelik duygusu doğuştan olmasına rağmen babalık duygusu sonradan gelişmektedir. Bu nedenle babalar erken çocukluk dönemlerinde çocuklarıyla iyi bir iletişim kurmalıdırlar. Bir babanın çocuğu ile kuracağı derin iletişim ve duygusal alışveriş, çocuğun dirayet sahibi olmasını, iradesini güçlü bir şekilde kullanmasını sağlayacaktır. Bütün bu nedenlerle bedenen sağlıklı nesillerin yetişmesine gösterdiğimiz gayretten çok daha fazlasını ruhen sağlıklı nesillerin yetişmesi için göstermeliyiz.
Böylece özetlemeye çalıştığımız Çocukluk Sırrı, ebeveynlerin sağlıklı bireyler halinde evlat yetiştirmesi hususunda elzem bilgilerle dolu bir kitaptır. Güneş, kitabında anlattığı bazı konularaserpiştirdiğihikâyeciklere yer vermekle de isabet etmiştir.Anlaşılan o ki bunlar hastalarıyla kendi arasında geçen anekdotlardır. Tabiî ki bir kısmını kendisi kurgulamış veya başka yerlerden devşirerek aktarmış da olabilir. Kitabın dili gayet sade ve anlatımı da bir o kadar hoştur. Kitap aynı zamanda görsel olarak da mesela sayfa kenarlarına konan özet cümleler ve resimlerle de göz doldurmaktadır.
Bütün bu olumlu taraflarının yanında kitabın, ait olduğu dünyanın medya ve kültür kaynaklarının pek de sevdiği ‘sır’lar alemiyle bir tatmin yoluna gittiği görülmektedir. Müellifin,pedagoji adına anlattıklarından çok,kitabının tümüneyerleştirdiği şifre ve kodları yeğlediği anlaşılmaktadır. Bunlar, özellikle ecdatçılık ve bu anlamda Osmanlıcılık, yerellik, Türkçülük, dışlayıcılık, kibir ve gurur aleminin tüm versiyonları olarak sıralanabilir. Değilse Anadolu Pedagojisi dediği şeyin ‘anne-babaların yüksek bir seziş gücüne sahip olmasını öngör’mesi(246) gibi sanal ve toplum realitesiyle mutabık düşmesi olanaksız koşullar sunması söz konusu olamayacaktı. Meğerki kitabın hedef kitlesi zaten böyle elit denebilecek bir kesim olmasın.
Onun bu tutum ve tavsiyeleriyle sadece Türkiye’deve Türk ırkınagidecek bir tüketim malzemesi üretmiş olduğu da anlaşılmaktadır. O, yabancı çevre ve yazarlardan insanları soğutmakta vebizden olmayan isim ve toplum anti sempatizanlığı dersi vermiş gibi durmaktadır. Dahası Batılı -artık bununla kimleri kastediyorsa, mesela Çin pedagoji eğilimini de buna dâhil ediyor mu pek belli değildir. Mamafih onun bu ifadeyle genel manada Osmanlı varislerinin dışında kalan tüm camiayı işaret ettiği anlaşılmaktadır-kaynakları dadinleyen ve okuyan kişilere karşı bir antipatiduygusuoluşturuyor gibidir. Oysa yabancı yazarlardan kendi kültürlerine göre, toplumları için ürettikleri tezlerini süzerek, kendi bakış açımızla ele alıp yorumlayarak istifade edilmesi gayet mümkündür.Nitekim kendisinin de ileri derecede Maria Montessoripedagojisinibeğenip içselleştirmiş biri olduğu anlaşılmaktadır.Ancak o bunu tam tersine çevirmekte Montessori’nin,adınaAnadolu Pedagojisi dediği sisteme yakın tespitlerde bulunduğunu(18, 64) ifade etmektedir. Hazin olanı, Güneş’in bunu ben yaptım (icat ettim) oldu demeye getirmesidir.
Güneş, esasını, bir kısmı geleneksel de olsa dinî sayılan kaynaklardan aldığı mesajlarını Anadolu Pedagojisi dediği hayali bir zemine dayandırmakta, ilhamını bu zeminden almış hissi veren bir duruşa sahip olmaktadır. O, bizim kültürümüz derken, biz derken insanları yanlış yönlendirmektedir. Sanki dindar olmak, Anadolu’yu ve kültürünü benimsemekmiş gibi yansıtmaktadır.
Öte yandan Güneş'inkitabındarefere ettiği devir acaba hangi devirdir, diye insan doğrusu merakta kalmaktadır. Bir kere Cumhuriyet öncesi dönemin münhasıran bu konuda çok iyi bir dönem olarak imlenmesi asla doğru olamaz ve o dönemlerin konuya dair uygulamaları, sadece zanna ve ecdad aşkının doğurduğu mutlaka doğru ve iyi yapmışlardır vehimleriyle aklanıp model olarak sunulamaz.Gelgelelim Güneş anlattıklarıyla insanların Anadolu Pedagojisi denince o döneme gitmelerini ve böylece vehmi bir sanal alemi yaşamalarını amaçlamaktadır.Oysaki pedagojik anlamda Osmanlı ya da Anadolu kültürü, doğrularıyla beraber çeşitli yanlışlara da sahne oldu.Bu manadarakiplerine mukabil şöhretlerini yaşadıkları konjonktüreborçlu olanMevlana, Yunus vs. yetiştiren annelerin metodolojisinin ne olduğu bellidir. ‘Saldım çayıra mevlam kayıra’ sistemiyle evlat yetiştirilen dönemlerde yetişmiş insanlardır bunların birçoğu. Sonra bunların büyük bir yekûnun şişirilme kahramanlarve buna dair belgelerinin sahte olduğu da unutulmamalıdır.
Elbette burada Osmanlı ya da geçmişin mirası demeye gelen Anadolu kültürüile İslam’ı birbiriyle eş anlamda kullanmak asla doğru değildir. Ve anlı şanlı diye hayal edip kurguladığımız tarihimizde yanlışlar olduğunu belirtmek, İslam’ı dolayısıyla dinî inancı eleştirmek olarak algılanmamalıdır.
Şunu kabul etmek lazımdır; Osmanlı’nın dini temsil makamında olduğunu zannedip söylemek fazlasıyla ‘biz’ci(15-16, 27, 30-31)bir mantığın halüsülasyonudur. Dini temsil edenin sadece Peygamber (s) yaşantısı olduğu bilinmelidir. Unutmamak gerektir ki dindarlık kaygısı olan insanların, ‘biz- bizim’ derken kastettiği kitle, sırf kendi ırklarının kutsanan geçmişi ve onlardan tevarüs edilenin aksine alem-i İslam’ın tümü olmalıdır. Bizim inancımız derken kast edilen mana sadece kitap ve sünnet olmalıdır.
Nitekim bugün uzun bir Osmanlı dönemi bakiyesi olmasına rağmen hala bu toplumda Şamanizm gibi eski dinî geleneklerinden arınabilmiş bir Anadolu ya da Türk kültüründen bahsedilememektedir. Bu nedenle Anadolu kültürü, bu topraklar, bizim kültürümüz gibi laflar ederken, yanına ‘bizim inancımız’ tamlamasını da ekleyip, hepsinin aynı şeymiş gibi lanse edilmesi rahatsız edici olmalıdır.
Mesela, çok eskiden bu yanadır Anadolu insanına göre oğlun, evlilik dışı ilişki yaşarsa, aslan oğlundur, erkek oğlundur. Kızın evlilik dışı ilişki yaşarsa rezil kızındır. Bunlar, eski erkek egemen Türklük, kahramanlık ve şaman düşüncelerinden geriye kalan anlayışlardır. Nitekim bu sapıkça anlayışın geniş kitlelere şamil hale gelişini gören gayrimüslimler de bunu İslam için nakisa olarak eleştiri konusu etmiştir(bkz. Lütfi Ekinci- John Gilchrist, Evet Kitabı Mukaddes Tanrı Sözü'dür (Kitap Ehli'nden Sorulara Yanıtlar), Müjde Yayınları, İstanbul 1993., 60). Oysa vahiy kültürüne göre bu şenaati kızın da işlese oğlun da, aynı oranda vehim bir kabahattir.
Unutulmamalıdır ki din, sırf Müslüman olmuş, içinden güzel insanlar çıkmış diye bir milletin, bir coğrafyanın tüm anlayışlarını, ‘bizim bu, sahip çıkalım’ diyerek almayı, müslüman olmayanların ise buluşlarını ‘bizim değil, aman ha’ diyerek itelemeyi emretmemektedir.
Bugünkü Anadolu kadını ve ailesi, mazisindeki gibi fiilen bir yığın hata ve tabir caizse cahillikle doludur. Burada çocukların kişiliklerine değer verilmemektedir. Çünkü böyle bir kavram şuuru, Adem Güneş ve aynı dünyanın mensuplarınca düşünüldüğünün aksine geçmişten bu yanadır mevcut değildir. Bu kusurlu algı, anlayış ve davranış geriye doğru uzun bir geçmişe de sahiptir. Misalen eskiden beridir toplumumuzda çocuk büyütülürken; ayakta su içmek günah, ezan okunurken konuşulmaz çarpılırsın gibi insanın dinin özüyle ilgisi olmayan hususları uygulamamasını adeta dini terk etmekmiş gibi yansıtan çok kötü ve içler acısı bir zihniyet hâkimdir.
Adem Güneş -kabul etse de etmese de- Batı toplumunun geliştirdiği pedagojik tespit ve ilkeleri sanki bizim eskiden beridir uygulaya geldiğimiz kaide kurallarmış gibi sunmayı marifet bilmektedir. Onlardan almış olmaya, ecdadın böyle bir şeyi uygulamamış ve bilememiş olması demeye geleceğinden dolayısıyla da onlar için bir nakisa teşkil etmesin diye tamamen mesafe koymaktadır.
Aslında bütün hata, ‘din’ denilen değerin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Din, fıtrattır. Dinin her emri fıtratı doğrular ve fıtratın her kanunu da dine aittir. Çünkü her kanunu Allah(c) tesis etmiştir. Bu nedenle fıtrata/ hayata yarayışlı bir kural kaide bir yabacının eliyle keşfi/ tespiti de olsa dinden yani fıtrattan özetle yaradılıştan bilinmelidir. Zira o artık bütün insanlığın malı durumundadır. Şüphesiz kabiliyetleri geliştirmek için kim çok çalışır, Yaratıcının verdiği merak ateşini kullanır ve araştırmacı gözüyle bunu tahrik ederse, Allah (c) ona keşifler, buluşlar nasip eder. Sonra başka insanlar da o buluşları helalinden kullanıp istifade edecektir.
Öte yandan Güneş'in kendisinin ‘pedagog’ olması hasebiyle kaale alınır, dişe dokunur şeyler yazması, anlatması mümkündür. Ancak bu ‘kırpıntıları’ kendi ideolojisine kurban etmesi ise doğru görülemezdir. Ayrıca -annenotlari.com’un(B. Karaca) tespitiyle- bilinmelidir ki onun, Anadolu Pedagojisi dediği şey ilkesel olarak ortaya konmuş bir program değildir elbette.Yani o, anlattıklarını kendisine ait tespitlermiş gibi sunduğu düşüncelerini belli bir ana fikir ve birbirine bağlı, birbirini destekleyen konular ya da yöntemler şeklinde bir sistematiğe oturtup bir bütün haline getirebilmiş de değildir. Davranışta kural, duyguları yaşamada özgürlük gibi ilgi çekici güzel başlıklar atmıştır ancak bu yöntem, tüm iletişim boşluklarını dolduramamaktadır. Oysaki bir doğru yöntem başka doğru yöntemlerle desteklenmedikçe bir süre sonra uygulanamaz hale gelmeye mahkûmdur. Kaldı ki bu konuda anlattıkları,Büşra Karaca’nın tespitiyleilginç bir şekilde EAE (Birsen Özkan) ve Thomas Gordon'un modeliyle benzerlik arz etmektedir.
Burada Güneş’in, insanımızı 200-300 yıldan beridir meftun olduğu ve artık neredeyse mensubu olacak hale geldiği batı kültüründen uzaklaştırmak için kendince bir niyetle yola çıktığı düşünülebilir. Fakat bu amaçla da olsa annenotlari.com’un dediği gibi Anadolu Pedagojisi dediği şeyin içini dolduramamıştır.Doğrusu zaten Anadolu’dan tevarüs edilen kültürde bu kavramın içini modern anlamda dolduracak pek bir şey de yoktur. Oysa ‘zatı alileri’ ırkçılık ve ‘biz’cilik zemininden hareketle davranmasa ve kitabında bu Anadolu Pedagojisi kavramını kullandığı birçok yerden anlaşıldığı gibi aslında kendisinin de kastettiği fıtrat pedagojisi dese belki daha doğru ve verimli bir girişim sergilemiş olacaktı. Zira bu hem kendisine hem de okurlarına çok daha ilham verici ve ufuk açıcı bir alan açardı.
Öte yandan anlattığı konulara model olarak empoze ettiği Mevlana, Yunus Emre, Alpaslan, Osman, Fatih, Yavuz, Şeyh Edebali, Akşemsettin, Ertuğrul Gazi, Hacı Bektaş-ı Veli veSaid Nursî(42, 44, 46, 118,239-240)gibi insanlara da dikkat etmek icap etmektedir. Bunlar inhisarcı bir zihin dünyasının malı ve kanımca İslam dışı düşünce dünyasının sembol isimleridir.Misalen bunlardan Mevlana denilen kişi,hemşerimiz (Saraylı) tarihçi Prof. Dr. Mikail Bayram’ın tespitleriyle bütün ömrünü rakiplerini alt etmek için entrikalarla geçiren ve İslam düşmanı sultalarla iş tutmuş biridir. Ve Fatih, yarı dinî yönetim sistemine sahip Osmanlı padişahları içerisinde bir dönüm noktasıdır. Emevi halifelerinden I. Muaviye'nin Nebevî siyasette yaptığı değişimi II. Mehmed de Osmanlı'da yapmıştır. İkisi de rakiplerini ezmede kendilerinden önce kullanılmamış yöntemleri kullanmada bir beis görmeyecek kadar cüretli ve ikisi de yönetimlerinde siyaseten katlin ilk icracılarıdır. Siyaseten katil cezası, hükümdar tarafından ya soruşturmadan ya da soruşturma sonunda verilmekteydi. Soruşturma yapmadan siyaseten katil cezasının verilmesinde şeyhulislâmdan fetva alınmasına gerek duyulmamıştır. Bu uygulamada hüküm tamamen hükümdarın tasarrufu ve kendi takdir yetkisi dâhilinde verilmekte ve infaz ettirilmekteydi. Dolayısı ile bu durumda fetvaya gerek kalmamıştır. II. Mehmed'in kanunnamesine göre, katledilecek (krş. Tekvir 81/8) olan padişahın 'karındaşları' ve yeğenleri için soruşturmaya ve fetvaya gerek duyulmamıştır (bkz. Mustafa Akman, Kitab'a Vâris Olanlar, Ekin Yayınları, İstanbul 2004., 167).
Güneş ise tarihi pozisyon ve ameli bu olan Fatih Sultan Mehmed’i, etken ve duyarlı kişiliğe sahipörnek biri olarak sunmaktadır. Ona göre o öyle etkendi ki, ‘adalet’ ve ‘doğruluk’ konusundaruhu, asla taviz vermeyecek derecede güçlü bir irade ile donanmıştı(118).Ona göre her dönemde bu bereketli topraklarda dev çınar ağaçlarının yükseldiği gibi Alpaslanlar, Ertuğrullar, Osmanlar, fatihler, yavuzlar tarihin altın sayfalarına isimlerini yazdırmışlardır (16). İşte Adem Güneş’in tamamen ırkî saiklerle keşfedilmiş şifreleri ve en temel, değişmez ve şaşmaz sabiteleri. ‘Bereketli topraklar’, ‘Osmanlı/ecdad’ ve ‘tasavvuf’; işte bu şifre ve kodları işlemektir ona göre en gerekli ve doğru hedef. O bu ezberini, pedagoji eğitimi almış herkesin bileceği birçoğu doğru veriyi zihinleri yönlendirip kendi saplantılarıyla formatlamaya malzeme kılmakta ve bunu da Anadolu Pedagojisi diye tesmiye etmektedir
Güneş’in Anadolu Pedagojisi dediği şey bilineceği üzere salt bir tasavvuf eğitimidir. ‘Manevi bir güce sahip olmak’tan(85) ve bu manada ‘gönül insanları’ndan(40) bahseden Yazar ebeveynden bile olsa baskı veezilmişlik psikolojisinin olumsuz olduğunu belirtmekte ve bu meyanda taklidî kişiliğin risklerinden (38, 77, 96) bahsetmektedir. Ki isabet de etmektedir. Lakin o bu hususta, Anadolu Pedagojisi’nin temel vasfı olan tasavvufî eğitimin şeyh müriddolayımında bütünüyle bu tonda olduğunu unutuyor veya görmezden geliyor gibidir. Keza kendisinin de mensubu olduğu anlaşılan şakirtlik eğitiminin sonuçta bu tip şahıslar yetiştirdiğini atlamayı maharet sanmaktadır.
Güneş -artık nereden almışsa, çok da etkilenmiş olmalı ki- bu işte ceza ve mükâfata yer olmadığını iddia etmektedir (26, 28, 84, 211-214). Oysa hepimizin çok iyi bildiği gibi Kur’an insan yaşamını, uhrevî boyutunu da katarak bütünüyle bir ceza mükâfat sistemine oturtmaktadır. Bu da gösteriyor ki İslam pedagojisi -elbette uygulama yönetmeliği çerçevesinde- ceza mükâfat sistemini esaslı bir yöntem olarak kabul etmektedir. Güneş öpüp koklama gibi duygusal mükâfatlarımükâfatkabul etmemekte ve bunu anne babalık görevi(213) olarak imlemektedir. Oysa bu, ebeveyn açısından kimi yönleriyle böyle olsa bile bunun çocuğa yansıyan birçok veçhesinin ceza değil bir mükâfat olarak algılanacağı açıktır. Misalen ebeveyninden tuvalet eğitimi alan çocuk, bir süre sonra -affınıza sığınarak- çişini söylemeyip altını ıslattığında karşılığında öpülmediğinde ve ıslatmayıp söylediğinde ise öpüldüğü sıra -aynen ihsas edilmek istendiği gibi- bunu tamamen bir ceza mükâfat olarak algılamaktadır. Zaten anne baba da bu amaçla yapmakta değil midir?
Ona göre çocuk anneden ayrılmamalı imiş.Bu, çocukta dengesiz ruh haline (70-71, 252) neden olurmuş, doğru mudur bilemem, ancak Peygamber aleyhisselam bebekliğinden itibaren uzun süre annesinden çok uzaklarda, bir başka yerde ve kadında (sütannede) kalmıştı. O’nun ruh halinde bir sorun olmadığını bilip kabul ise dinî bir umdedir. Güneşin bunu bilmediğini düşünmek imkânsızdır.
Güneş yaşamsal faaliyetler için dört yaş sınırını (70, 155, 241-241) koymaktadır. Ancak biz ebeveynler hepimiz biliriz ki bu sınırı her çocuk için koymak olanaksızdır. Bir kere kavraması, becerisi farklı olanları belirtmek lazımdır. Bu sınırı koşulsuz bir eşik olarak tespit etmek doğru olmasa gerektir. O, oturma, kalkma, yeme-içme, uyuma gibi davranışlar ilk dört yaşta anne-babanın kontrolünde değildir (242). Günümüz anne-babalarının yaptığı en büyük yanlışlardan biri, çocuğa ilk 4 yaşında müdahalelerde bulunmaktır(243). Çocuğun temel dinamiklerinin yerli yerine oturabilmesi için, özellikle ilk dört yaşında tamamen serbest ve özgür bırakılması gerektiği üzerinde ısrarla duruyoruz (244), demektedir. Oysa dediklerinin bir kısmı doğru olmakla beraber, hepimiz biliyoruz ki tuvalet eğitimini iki yaş civarında tamamlayan çocukların sayısı hiç de az değildir. Dolayısıyla tamamen müdahalesiz ve özgür bırakılması doğru değil gibidir.
Güneş’in teziyle, günümüzde yapılan yanlış uygulamaya göre, çocuk ilk dört yaşında anneden ayrılmaya çalışılmaktadır (252). Onun ifadesiyle günümüzde yapılan en büyük yanlışlardan biri, çocuğun annenin bulunduğu odadan ayrı bir odada yatırılmasıdır(256). Bunun isabet derecesini saha uygulayıcıları olan annelerin beceri, maharet ve yorumlarına bırakırken müellifin şu okkalı atraksını kaydetmeden geçemeyeceğim: Günümüzde hiçbir uzman veya bilim insanı, çocuğun ilk dört yaşında anneye olan muhtaçlığını dillendiremez. Batı pedagojisi bu hususu kolay kolay dillendirememektedir. Anadolu Pedagojisi ise bu konunun altını ısrarla çizerek, ‘kadın önce annedir.’ demektedir(254). Buna kültürümüzde uygun düşen tanımlama ancak: ufak at da civcivler yesin, demek olsa gerektir.
Güneş’e göre, çocuk neyi nasıl yapacağını öğrendikçe yaşama sevinci duyar. Öğrendiği şeyler karşısında birilerinin onu ayıp, yanlış ve günah diye durdurmaya çalışması yaşamı öğrenmesini güçleştirir. Ahlak kurallarına göre sınırları belli etme yaşı yedidir. Yedi yaşından küçük bir çocuğu ahlakî öğretilere ait kavramlarla durdurmaya veya sınırlandırmaya çalışmak, onu anlam veremediği konuşmalarla karşı karşıya getirir (263). Bu tespitin, belirtilen yaş oranının göreli olduğunu kabul etmek kaydıyla,çocuk gelişimi açısından kavramlar özelinde doğru olması mümkün olmakla beraberyine de ebeveynin,belirtilen yaşa kadarki çocuğuna, üst başını açtığında, mahrem yerleri göründüğünde bunu normal görüp müdahale etmeyeceği anlamına gelmese gerektir.Yazarın burada konuyu anlatırken somuta indirgemeden nazari bilgi ile yetinmesi isabetli olmamıştır. Zira belirtilen yaşa kadar ayıp, yanlış ve günah tarzındaki ahlakîkavramlarla değilse bilekonuya dair duyarlılığın öğretilmiş olması icap etmektedir. Ben kendi namı hesabıma kimseye böyle bir konuda Güneş’in tavsiyesindeki rahatlığıyaşamalarını asla önermem.
Yazarın diğer bir kanaati de şöyledir: Çocuğu ezmeden, yıpratmadan, incitmeden kendi fıtratı üzerine yetiştirmek, şu anda Batı’nın (hangi Batı?)göz kamaştırıcı pedagoji anlayışıdır. Batı ailesi, etken ve bireysel çocuk yetiştirme usullerine göre çocuklarını terbiye etmektedir (221). Bireysel çocuk yetiştirme, günümüz toplumunun hastalıklarından biridir. Böyle olmasına rağmen, günümüz Anadolu ailesine baktığımızda, bireysel çocuk yetiştirme modelinin benimsenmiş olduğunu görürüz. Çocuğun hayatını kendi başına devam ettirebilmesi için bireyselliği desteklenmektedir. Çocuk hem etken halde tutulmaya çalışılmakta, hem de bireysel olmaya zorlanmaktadır.Anadolu Pedagojisi, bu noktada çocuk terbiyesine yeni bir bakış açısı getirmektedir. Etken çocuk yetiştirme konusunda ‘evet’ dediği halde, bireyselcilik konusunda ‘asla’ demektedir. Bireyselcilik yerine ‘kollektif bir şuur’ ile çocuk yetiştirmekten bahsetmektedir (222-223).
Müellif bu ifadeleriyle -kanımca- isabetli bir tespitte bulunmaktadır. Ancak bunu Anadolu Pedagojisi kurmacasına kurban etmeden pedagog Adem Güneş olarak söylemiş olsa yani bu güzelim tespiti, zihnini esir almış ideolojisine feda etmeden söylese daha bilimsel davranmış olacaktır. Mamafih o, bu yerinde tespitine rağmen kitabına evlere şenlik bir ithafla başlamaktadır. Burada, ‘çocuklarımızın yaşamı için kendi yaşamını feda eden biricik eşime’ şeklinde sakat bir yaklaşım ile eşinin, hayatını yaşamadan, kendini çocuklarına feda etmiş olmasını takdire şayan bulmaktadır.
İşte burada sanki ‘kollektif şuur’ yaşantısıyla pek uyuşmayan ve kişi bireyselliğiniadeta yok eden bir durum var gibidir. Çünkü ‘kollektif şuur’ denen, kişiyi yok edip bitiren, -bir başka açıdan- kadını/ anneyi tüketen veya kendini tüketmeye götüren bir süreç değil ki. Böyle bir anneye, duyarlı- etken kişi demek mümkün olamaz. Demek ki yazarın ‘kollektif bir şuur’dan anladığı buymuş: birilerinin, kendi kişisel varlıklarını, dünyevî ve uhrevî sorumluluklarını ihmalle, kendilerini birilerine feda etmesidir. Şimdi sırf bireysellikle olmayacağı, kollektif bir şuurun gerektiği apaçık doğru olmakla beraber kimsenin Allah’a karşı kendi şahsî, özellikle de uhrevî sorumluluğunu ve o günkü hesaba hazırlığa yönelik ciddiyeti savsaklayamayacağı da kesindir.
Bu bağlamda Güneş ilginç bir şekilde: duyarlı- etken bir kişilik örneği verecek olursak; Bediüzzaman Said Nursî’nin kişiliği bu konuda oldukça önemlidir (119, 125), diye bir rol model sunmaktadır. Nursî ise; cemiyetin iman selameti yolunda ahretimi de feda ettim. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım(120), demektedir. Bu cesareti sergilemek, ‘Sizi ilk defa yarattığımız gibi, bize tek başınıza geldiniz.En'am 6/94’ diyen Allah’ı -tabir caizse- takmamak demektir. Sayın okuyucu bu söylem sizce de sorumsuz ve sağlıklı olmayan bir ruh halini işaret ediyor değil midir?
Güneş bir de şöyle bir iddiada bulunuyor: İç dinamikler olarak bahsettiğimiz şey, çocuğun duygu kısmıdır. Buna tasavvufta (İbn-i Arabî’nin ürettiği bilgi felsefesinin bir jargonu olan -bkz. İbrahim Hilal, Din ve Felsefe Arasında İslâm Tasavvufu, Çeviren: M. Ali Kara, Çıra Yayınları, İstanbul 2004., 145) ‘letaifler’ denir.Çocuk özgür bırakıldığında duygularını, hislerini veya bu latifelerini dengeli bir şekilde kullanmasını öğrenmektedir(240). Çocuk güven duygusu içinde yetişmiş ise kimin güvenilir kimin güvenilmez olduğunu zaten çocukluktan itibaren getirdiği bir tecrübe ile çok rahat ayırt edebilir. Diyebiliriz ki çocukluk döneminde benliği güven içinde gelişmiş olan bir çocuk, yaşamın geri kalan kısmında kimin ne kadar güvenilir olduğunu, büyük bir hissedicilik gücü ile hisseder. Zira çocuk güven duygusunun ne olduğunu bildiği için güvensiz ve suistimal edici bir ruha sahipbirini gördüğünde onu gözlerindeki sönüklükten, teninin soğukluğundan konuşmasındaki suniliklerden hemen tanır. Çocuk gerçek güven duygusunu alırken böyle suniliklerle karşılaşmamış, anlamsız bakan gözlerle muhatap olmamıştır. Güven duygusu içinde yaşamını geçiren çocuk, karşılaşacağı güvensiz bir durumu hemen fark eder. Yaşadığı şeyin ne olduğunu bilmez; ama karşısındaki kişinin ‘gel sana şeker vereyim’ diye seslenmesinde bir anormallik olduğunu sezer. Belki bir bakıştan, belki bir dokunuştan, belki bir ses tonundan ya da oturuştan rahatsızlık hisseder (267-268).
Anlaşılan o ki ‘pedagog’umuz çocuğu bir fabrika üretimi gibi kabul ediyor(78, 81-84, 93, 96, 139, 211, 267). Fabrikanın ürettiği çikolatalar gibi. Şu şu şartlarda kesinlikle şöyle olur, der gibi. Ama bence siz siz olun çocuğun, bildiği güven duygusuyla güvensiz ve suistimalci ruha sahipbirini gördüğünde şöyle veya böyle onu hemen tanıyacağı beklentisine girmeyin. Tedbirli davranın ve yazarın da dediği gibi mesela çocukluk yıllarında yaşanmış bir taciz olayının, çocuğun yaşamının geri kalan bütününü felce uğratabileceğini(269) lütfen unutmayın.
Ayrıca yazarın,kendi kurgusuylaseçkinci olduğu anlaşılan Anadolu Pedagojisi’nde temel parametre kabul ettiği ‘anne-babaların yüksek bir seziş gücüne sahip olmasını öngör’mesi gibi bütün çocuklarında süper uyumlu, zeki, becerikli, sağlıklı ve herhangi bir engelinin olmamasını esas aldığı da anlaşılmaktadır. Oysa toplumumuzda bütün bu hususlarda olduğu gibi nice özürlü çocuk veyairsi/ kalıcı hastalığı olan ailelerde yaşayan çocuklar bulunmaktadır. Bu arada çocuğun gelişiminde, sahip olduğu fiziğin, ebeveyninden değilse bile çevreden göreceği karşılığın etkisi olacağı da atlanmamalıdır.Anlaşılan o ki Sayın Güneş bu durumdakileri görmezden gelmektedir. Dahası Anadolu Pedagojisi’nin bu tür çocuklara sahip ailelere bir mesajı yoktur. Çünkü Güneş,-sanki biraz da Hitler’i (224, 227)andırırcasına, onun Alman toplumuna biçtiği kefeni-bu topluma biçmeyi hedefler gibidir. Oysa bu pedagog bilmelidir ki onu Osmanlı giydi ve gitti.
Yazarımız, çocuğun karakteri baba ile kişiliği ise anne ile oluşur. Karakter bir davranıştaki süreklilik ve kalıcılık halidir (280); annelik doğuştandır, ancak babalık duygusu sonradan gelişir.Anne kendi isteğiyle çocuğunu sevmez, buna mecburdur. Babaya babalığını hatırlatan şey, çocuğun acizliğinden kaynaklanan korunma hissiyle başlar (281) demektedir. Bunun böyle mi olduğunu bilemem ancak yazar, aşağıdaki cümlelerde anlattığı güzel hususların başına eklediği ve kitaptaki şifre sisteminin tezahür kalıbı olan ‘Anadolu Pedagojisi’ ifadesini koymadan da bunları anlatabilirdi. Çünkü insan aynı hususların başka pedagojilerde izahı nasıldır diye merak etmektedir. Hiç merak etmesine lüzum yok, zira bu Anadolu Pedagojisi eklemesiyle anlatılanlar her tarafta aynı olmak durumundadır. Buradaki tek dert,belki de kendisinde saklı bir ‘çocukluk sırrı’ olarak zihin ütülemek/ yönlendirmektir:
A. Pedagojisi’nde her çocuğun ‘yaradılış kodlarına’ gizlenmiş bir ‘kişiliği’ olduğu kabul edilir(35). A. Pedagojisi’nde insan hissedebildiği kadar insandır(22). A. Pedagojisi’nde çocuğa önce huzur ve sekine atmosferi yaşatılmaya çalışılır(64). A. Pedagojisi’nde can damarıdır çocuğun yavaş ve sükûnet içinde hareket etmesi (71). TeenniA. Pedagojisi’nin can damarıdır(72). Yaşamın ana hatları, A. Pedagojisi’nde cebrî -buyurucu ve zorlayıcı- olarak insan ruhunda karşı konulmaz bir güçle ortaya çıkar(79). A. Pedagojisi’nde önemli olan çocukla inatlaşmak ve mücadele içine girmek değil, aksine çocukla iş birliği yapabilmek için imkânlar oluşturma becerisine sahip olmaktır (86).A. Pedagojisi’nde asıl önemli olan ‘duyarlı etken’ kişiliktir (117). A. Pedagojisi’nde çocuk yetiştirmede anne babanın asıl gayreti ve bütün mücadelesi, çocuğun benliğinin kuvvetli olmasını temin etmektir(142).A. Pedagojisi’ne göre çocuğun yaşı ne olursa olsun, toplum içinde kendisi için oluşturduğu itibarı düşünülerek, kalabalık içinde asla ikaz etmemek, nasihat dahi vermemek gerekir(164).A. Pedagojisi’nde çocuk aziz bir misafir olarak kabul edilmiştir (126). A. Pedagojisi’nin nefis olarak adlandırdığı içsel dürtülere karşı da benliğin her an teyakkuzda olması gerekir (142).A. Pedagojisi, çocuk yetiştirilirken çocuğun onuru ile oynanmamasını, kişiliğine saldırıda bulunulmamasını ve ciddiye alınılmasını tavsiye eder(167).A. Pedagojisi’nde asıl olan şey ‘duyguda özgürlük, davranışta disiplin’dir (196, 230).A. Pedagojisi’nde bu durum şiddet şiddetin mayasıdır sözüyle özetlenir. Bu konuda A. Pedagojisi’nin genel tavsiyesi, şiddet olan ortamda, kişinin şiddeti büyütecek davranışlardan kaçınması, gerekirse taraflardan birinin susması yönündedir (197).A. Pedagojisi’nde kişinin ayıbı araştırılmaz (175, 209).A. Pedagojisi çocuğun fıtratını, mizacını keşfetme ve mizacını hiç ürkütmeden, endişeye düşürmeden çocuğu geliştirme sanatıdır(216).A. Pedagojisi’nin en önemli yapı taşlarından bir tanesi de çocuğun iç disipline sahip olmasıdır (237-238).A. Pedagojisi, çocuğun hassas ve mükemmel olarak yaratılmış vicdan terazisini dengeli bir şekilde korur (238-239).
Bu arada dinî ayağı da vardır A. Pedagojisi’nin.Mesela dediğine göre: her koyun kendi bacağından asılır düşüncesi A.Pedagojisi’ne zıttır (14, 23).A. Pedagojisi’nde tebessüm yeğlenmiş ve kahkahayla gülmeye sıcak bakılmamıştır. Nitekim Peygamber (s) de hiç kahkahayla gülmemiştir (73). İmdi Peygamber aleyhisselamın kahkaha ile gülmediği vurgusunun,‘beşerüstü peygamber’ algısının bir argümanı olduğu malumdur. Oysa -bu felsefeye sahip kişilerce tevil edilse de- O’nun (s) gerektiği zaman ve yerde bu tarz gülümsediği de kayıtlara geçmiş durumdadır. Bu anlayıştaki peygamber algısına göre O, esnemezdi, sinek konmazdı, gölgesi yoktu, sırtı mühürlüydü, arkasını görürdü, kâinat onun hatırına yaratılmış idi vs. Kur’an öğretisindeki peygamber tasavvurununböylesi bir algı ile bağdaşmadığı ise izahtan varestedir. Bu itibarla bilinmelidir ki toplumumuzda çokça yapıldığı gibi Kur’an’ı sadece hatim indirmek niyetiyle değil, aksine daha çok -meal ve tefsirler yardımıyla da olsa- peygamber anlayışı gibi inanç umdelerini öğrenmek amacıyla okumak icap etmektedir.
Müellife göreA. Pedagojisi’nde sağ elin verdiğini sol el görmemeli şeklinde bir ifade yerini almıştır (96). A. Pedagojisi’nde benlik (ego?) o kadar önemsenmiş ki, benliğin aslında Allah tarafından insana emanet (SaidNursî desteğinde) olarak verildiği belirtilmiştir. Bu sebeple aslî görevinin ötesinde, kişiyi Allah ile buluşturacak yegâne ‘feyz’ kaynağı olarak değerlendirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında A. Pedagojisi, insanın manevi yaşamının güçlü olabilmesi için benliğinin yıpratılmamış ve bir bütünlük içinde kalabilmiş olmasını çok önemsemektedir. Bu,A. Pedagojisinin muhteşem alt yapısının da sırrıdır (125). A. Pedagojisi’nde insan en mükemmel şekilde yaratılmıştır (133).A. Pedagojisi’nde örneğin senede bir ay boyunca oruç tutulması, ciddi bir haz öteleme ve benlik güçlendirme eğitimidir(149). A. Pedagojisi, insan ruhunun Allah tarafından aziz kılındığını, bu sebeple insana herhangi bir saygısızlık yapılmaması gerektiğini ifade eder. İnsanın onuruna, kişiliğine ve kimliğine dokunacak olan hiçbir davranış anne-baba tarafından çocuğa sergilenmez(168). A. Pedagojisi’nde çok korkunç bir durum olarak nitelendirilir. ‘Münafıklık’ denilen şey işte tam da budur. Mevlana Hazretleri’nin ‘Nasılsan öyle gel’ diyerek insanlığa seslenişi ‘sahte benlik’lerden insanı kurtarma gayretinden başka bir şey değildir(185).A. Pedagojisi’ni besleyen dini kaynaklara bakıldığında ise, insanın en mükemmel şekilde yaratıldığı görülecektir (238).A. Pedagojisi yeniden güven duygusu için kişiler arasında ‘hayırhak’lık diye bir davranış biçimi tavsiye etmiştir. Hayırhaklık iki kişinin birbirini ‘ahiretlik’ olarak tanımlaması ve bu iki kişinin birbirine büyük bir güven ile güven duymasıyla oluşan arkadaşlık kurumudur (278-279).
Anlatılan bu hususların hemen tamamının İslamî motifler olduğu görülmektedir. Ancak müellifin derdi ortaya İslamî bir pedagoji koymak değildir. Onun, bu motifleri daha çok kendi ürettiği pedagojiye payanda kılma derdinde olduğu görülmektedir.
Adem Güneş’in ifadeleriyle, A. Pedagojisi hissedebilme yeteneğini kaybetmeyen, duygu dünyası işlevselliğini koruyan çocuğu, ‘etken’ ruha sahip olarak tarif eder. İşte bu noktada A. Pedagojisi ile diğer pedagoji prensipleri birbirinden ayrılır. Diğer çocuk yetiştirme usullerinde çocuğun etken; aynı zamanda ‘duyarlı’ veya ‘hissedebilen’ biri olmasına çok dikkat edilmez (226).A. Pedagojisi, çocuğun ne ceza ile sindirilerek, ezilerek terbiye edilmesini, ne de bilinçli olarak bireysel düşünceye sahip bir çocuk olmasını öngörmektedir. A. Pedagojisi’nin temel felsefesini oluşturan yapı taşlarına baktığımızda, birinci önemli unsur olarak çocuğun kendi fıtratı üzerine yetişmesi, ikinci önemli unsur olarak da etken ve kollektif bir şuura sahip olması öngörülmektedir. İşte bu noktada Batı pedagojisi ile A. Pedagojisi birbirinden kesin çizgilerle ayrılır. Batı pedagojisi ‘bireysel etken’ çocuk yetiştirmeyi öngörmekteyken, A. Pedagojisi ‘kollektif etken’ çocuk yetiştirmeyi benimsemiştir (228-229). A.Pedagojisi’ninkollektif ruha sahip olarak yetiştirdiği birey, sadece kendi sağlığı için değil, aynı zamanda yanında bulunan kişilerin sağlığını düşündüğü için de sigara içemez, alkollü araç kullanamaz.A. Pedagojisi’nde kişi, kendi duygularını yaşamakta, kendi hislerini derinliğine hissetmekte tamamen özgür, ancak sosyal hayat içerisinde; hatta tabiat hayatı içerisinde oldukça disiplinli, kurallara uygun hareket eder (231).
Çocuk A. Pedagojisi’ndeki usullerle yetiştirilirse, iç dinamiklerinden; yani vicdanından aldığı kuvvetle, iç disiplinini oturtacaktır. Dolayısıyla anne baba, çocuğun duygularını zedelemeden, fıtratını bozmadan, ilk yaratılışındaki halini ve iç dinamiklerini canlı tutulmalıdır. O takdirde, A. Pedagojisi ile büyüyen bir çocuk, iradesini kullanarak vicdan süzgecinden geçirdikten sonra harekete geçer. İç disiplinini yerleştirmiş bir çocuk, bir zamanların Mevlana’sı Hacı Bektaşı Veli’si Fatih’i ve Yavuz’u olur. Mevlana’ya bakıldığında tamamen iç disipline sahip olduğu görülür. Kendi iradesiyle İslam’ı benimsemiş İslam’a uygun bir yaşam tarzı seçmiş ve dışarıdan hangi tazyik olursa olsun dengelerini asla bozmadan, ayağının bir ucunu merkeze koyarak hareket etmiştir. Mevlana’nın etken ve kollektif şuura sahip bir kişi olduğu görülür. Mevlana’da öyle bir kolektiflik hâkimdir ki ‘gel ne olursan ol, yine gel, ister kâfir, ister putperest; ne olursan ol, yine gel’ diyebilmektedir(239-240, 36-37, 40, 185).
İşte A. Pedagojisi’nin nihaî olarak ulaşmak istediği hedef Mevlana’nınbu ‘gel, yine gel’idir. Bu ‘gel’inbackgroundunda ise ‘dinlerin birliği’ ve kökleri eskilere kadar giden bir ‘Türk Müslümanlığı’ felsefesi yatmaktadır. Nitekim yazarın iddiasına göre Osmanlı da uygulanan (30)A. Pedagojisi’nin uygulandığı binlerce yıllık dönemde (16)son dönem hariç göz kamaştırıcı bir çocuk eğitimi sistemi uygulandı(15). Yazarın Anadolu topraklarında mükemmel insanların yetiştirilmesinde uygulanan model(17) olarak sunduğu A. Pedagojisi’ne baktığımızda diyor yazar, çocuk terbiyesinde, asla edilgen çocuk karakterinin benimsenmediğini, kişilikli, onurlu, dik duran; ama diklenmeyen bireyler yetiştirmeyi bir gelenek haline getirdiğini görürüz (114). Güneş burada da durmaz. Çünkü onun kanaatine göre: A. Pedagojisi sadece bir kültüre ve coğrafyaya ait çocuk eğitimi modeli değildir. Aksine etken ve duyarlı çocuk yetiştirmek için bulunmuş olan bir yöntemin Anadolu’da uygulanmış olmasına dayanır. Anne-babalar hangi din veya kültüre mensup olurlarsa olsunlar kişilikli karakterli ve etken duyarlı bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa A. Pedagojisi’nin usul ve yöntemleri onlar için büyük bir yol göstericidir (121).
İçine olumlu olumsuz her türden şey karıştırarak anlattığı bu cümlelerinde Güneş, bu bilgileri, konunun uzmanı olarak çocuk eğitiminde benimsediği yöntemleri ve kendi bakış açısını (13) yansıtmaktadır. O, bütün bu zahmetinin(!) sonunda anne-babaları, çocukların özünde yatan çocukluk sırrını ortaya çıkartan bir sır bekçisi (105)olarak hayal etmektedir. Ebeveyni kötülemeyi(86, 94) marifet bilip üstelik sır bekçiliği misyonu yükleyen müellif ‘sırlar dünyası’na dalmadan, çocukluk tabiatını anlatarak anne babaları bundan haberdar etse şifrelerle donatmasa ve bölgesel din anlayışının sembol isimleri ve felsefelerini katıştırmasaydı acaba aynı neticeyi alamaz mıydı?
Yani sadece pedagojik eğitimi sağlayan usullerle yetinse çünkügerisi zihin yönlendirmedir ki bir okuyucu olarak kendi nam-ı hesabıma çocuğumu kendi zihin dünyama göre eğitmeyi yeğlerim. Ben burada hizmet alan bir kişiyim, müşteriyim yani. Batılısı yerlisi, inançlısı inançsızı herkesin sunduğuna bakarım, hangisi hayatta gerçekten işime yarayacak diye kritiğini yapar değerlerimle uyuşuk bir paradigma sunuyorsa onu alırım. İşte benim-yazı boyunca yaptığımdan da anlaşılacağı üzere-, derdim bu. Değilse değerlendirmeye çalıştığımız bu kitabı karalamak niyetinde hiç değiliz. Keza daha önce Van’ın önemli kanaat önderlerinden ve sitemiz yazarlarından Fatma Erdemci Hanımın da ‘Anadolu Pedagojisi ve Çocuk Eğitimi’ başlıklı yazısında vurguladığı gibi Çocukluk Sırrı’ındaAdem Güneş kıymetli tespitlerde bulunmaktadır(100, 102, 119, 143-145, 190-194, 200, 248) istifade edilecek elzem konulara değinmektedir. Nitekim yazıyı çok uzatma sebebi olduğu halde uzunca nakillerde bulundum. Bu vesileyle okuyucu, bir nevi kitabın özetini okumuş olsun istedim. Hatta alıntı yaptığım çok sayıda cümlenin mutlaka kontekstini de görmesini arzu ederim. Misalenaşağıda yaptığım alıntıda Güneş’in nefse dair anlattıkları gerçekten çok orijinaldir. Ancak değindiği birçok hususu sıradan bir kitapta da bulmak mümkündür. Dolayısıyla kitabın alamet-i farikası, onun pedagog olarak yer verdiği pedagojik konular değil aksine daha çok işlediği ve benim zihinsel kirlilik olarak gördüğüm şifreler, kodlar vesairedir.
“Sanki ‘id’ veya ‘nefis’ insanı zarara uğratan ve onu kötü yola götüren ruhsal bir enerji kaynağı gibi gelse de, aslında nefsin varoluşu sayesinde insan, yaşama tutunur ve insan olmanın birçok gereğini de yerine getirir… İnsanda nefis veya haz kaynaklarını haber veren id duygusu olmasa, insan yaşamı bir kâbusa dönüşür. Kimse ne evlenmek ister, ne çocuk sahibi olmak ister, ne de bir parça meyveyi ağzında çiğnemek ister. Dolayısıyla insanı yaşama bağlayan, yaşam ile bütünleştiren bu korkunç bağ ‘nefis’tir… İd, benliğe nerede haz varsa onu haber verir. Haber verdiği hazların hangisini kullanacağının, hangisine ‘Hayır’ deyip geriye iteceğinin kararı ‘benlikten’ geçer. Bütün bu gerçekler ışığında, sağlıklı bir ruhî yaşam, id veya nefis duygusunun tamamen öldürülmesi ile olamaz. Zira nefsin öldürülmüş olması insanı hayata bağlayan, mutluluk veren duyguların da yok olması anlamına gelir. Böyle bir kişi asık suratlı, dünyaya küsmüş, geleceğe ait planların mutluluğunu taşımayan biri haline dönüşür. Bu hale düşmemek için insandaki nefsin canlı olması, id duygusunun her an benliğe haz kaynaklarını haber veriyor olması lazım. Fakat ‘benliğin’ ise, çok güçlü bir şekilde bu haz kaynaklarından seçicilik yaparak, doğru olanlarla hayattan haz alması, yanlış olanları da reddederek onurlu bir yaşam sürmesi gerekir…Kişi, birisinin hatırı için değil, doğru davranışı, davranışın doğruluğundan dolayı yerine getirmelidir… Allah insana zaten bir onur bekçisi koymuştur. O da, benliktir.” (143-147).
Yazarın bu tespitiyle sûfîlerin iflah olmaz nefis düşmanlıklarının çok da gerekli olmadığı ve hatta aksine insan yaşamı, kişiliği için sağlıklı bir nefse de ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır.
Özetle Adem Güneş’inKişilik ve Karakter Gelişiminde Çocukluk Sırrı isimli kitabı sadece belli çapta tevhidî düşünceye sahip kişilerce okunabilir ve yararlanabilirdir. Bu durumda olmayanlara ise kesinlikle tavsiye bile edilemezdir. Toplumun kitapta anlatılanlara olan gereksinimi ise ya şifahen ya da işi sadece bu konuları anlatan başka kitaplarla giderilmelidir.
Bu arada tevhidî düşünce geleneğinden gelen kimselerin, Güneş’in Çocukluk Sırrı’nda işlediği mantığın,tevhid ve sosyal bilinç açısından tevlid ettiği/ edeceği sakıncaları görmezden gelmesi ve bahsi geçen türden bir zihniyete sahip herhangi bir kitabıuluorta tavsiye etmesibir vehamet örneği olsa gerektir. Tevhid limanına yaslanan, bu düşünce sistemine mensup insanların bahsi geçen kitapta işaret ettiğimiz dayatmaları atlayarak, kitabı rastgeledağıtması/ aldırması ise bir garabet işareti olarak görülmelidir. Burada limanını terk etmek olarak da görülebilecek bu garabetin, bir yelkenlinin, rüzgârın savurması sonucu duracağı bir yer arayışıyla rastgele bir limana dayanması gibi sonuçlanması ise içten bile değildir.
Hafizanallahuminhu.
 
Adem Güneş, Kişilik ve Karakter Gelişiminde Çocukluk Sırrı, Nesil Yayınları, İstanbul 2012.
Adem Güneş Eleştirileri, http://www.annenotlari.com/oku/7668/adem-gunes-elestirileri
Fatma Erdemci, http://www.vansiyaseti.com/anadolu-padagojisi-ve-cocuk-egtimi-makale,95.html