MİLLÎ DEVLET VE JEAN BODIN
Siyasal düşüncenin merkezî kavramı antikçağda site-devleti ve Orta Çağ’da da âlemşümul imparatorluk idi ve fakat modern zamanlara özgü siyasal düşüncenin merkezî kavramı da millî devlet oldu. Siyasal düşünce tarihinde devlet kavramına en fazla yaklaşanlardan biri de Machiavelli’dir ve dahası lo stato (devlet) kavramını ilk olarak siyasal literatüre yerleştiren de Machiavelli’den başkası değildir. Elbette ki Machiavelli, kuramsal açıdan kurumlarla değil, iktidar ve iktidar için mücadele veren hükümdarlarla veya yöneticilerle ilgilenmeyi esas alan olarak tercih etmiştir ki, bu gerçeğin çok önemli bir sonucu olmuştur:
Machiavelli’in düşüncesinde devlet ve hükümet kavramları o kadar iç içe geçmiştir ki, O devlet derken aslında hükümdar ve onun siyasal, askerî, ekonomik ve idarî makinesini işaret etmiştir ve fakat Onun asıl ilgi alanı iktidar için mücadele eden yöneticilerden başkası değildir. Devlet kavramının siyasal literatüre girmesine sebebiyet vermesinin yanı sıra Machiavelli, devlet kavramının sistematik analizleri ve kuramlarıyla ilgili olamamış ve aslında siyasal düşünce tarihinde siyasal düşüncenin alt kümelerinde ancak yer bulabilmiştir ki kendisi de zaten bir bürokrattır.
Modern Millî Devlet ve bu devletin hâkimiyeti gibi kavramların açık ve analiz edilebilir bir formülasyonunun kılgısal olarak ortaya çıkabilmesi için gerekli olan zemin, fiilen uygun (“de facto” olarak ve mümkün olduğu kadar “de jure” olarak) kazaî, idarî ve teşriî kurumları geliştirebilmiş olan bir millettir ve (Bu gerçeği özellikle ifade etmek istiyoruz. Çünkü hangi türden olursa olsun zihinsel tüm konformizmlerin gerçekliğin işleyiş biçimine aykırı olduğunu belirtmek istiyoruz. Teori dediğimiz şey, gerçekliğin işleyiş süreçleri göz önünde tutularak oluşturulur ve özellikle Türkiye gibi Batı’yı iyi bir biçimde yakalayamamış ülkelerde teori dendiğinde oluşan gevşekliğin temelinde kendi cehaletimizden başka bir şey bulunmamaktadır. Teoriler, gerçekliğin işleyiş süreçleriyle oluşturulur ve sınanması için uygun kaynaklar tarafından sorgulanması (sorgulamak aynı zamanda işleyiş sürecinde gözlemlemek demektir, salt bir afakî soru bombardımanına tabi tutmak değil) sonrasında bir olgu muamelesi görür.) bu millet, Orta Çağın sonlarından itibaren Fransa’da ilerliyordu ki, güçlü bir milliyetçilik duygusu ve bilinciyle güçlü bir hâkimiyet duygu ve bilincinin en iyi örnekleri, on dördüncü yüzyıl başlarında Kral IV Philip ile Papa VIII Boniface arasında sürmüş olan mücadele içinde oluşmuştu. Evet, en iyi örnekler söz konusu mücadele içinde oluşmuştu, çünkü güçlü bir milliyetçilik olgusunun eşlik ettiği bir güçlü hâkimiyet duygusu vardı ve fakat bu gibi değişimlerin ele alınması konusu ya oldukça yavaş bir biçimde ya da liyakatle ele alınamamıştı. Söz konusu değişimlerin liyakatle ele alınması vakıası on altıncı yüzyılda gerçekleşti ve bu işin altından kalkan düşünür, bir Fransız hukukçu olan Jean Bodin idi. Jean Bodin, meseleyi Devlet Hakkında Altı Kitap (Cumhuriyet Hakkında Altı Kitap biçiminde isimlendirenler de var söz konusu eseri) isimli hacimli ve zorlayıcı eserinde ele aldı ve bu eser, özellikle hâkimiyet kavramının ilk sistematik ve açık ifadesini ortaya koyabilmişti.
Bodin, Fransa’nın kuzey batısında yer alan Angers’liydi ve fakat hukuk eğitimini aynı zamanda öğretmenlik yaptığı Toulouse’da almıştı. Bunu özellikle belirtmemiz gerekiyor, çünkü Toulouse iki önemli ayırıcı vasfa sahip bir şehirdi. Her şeyden önce Toulouse Üniversitesi, hukuk öğrenimi açısından çok önemli bir üniversiteydi ve bu şehrin önemli bir kısmı, Protestan idi. Bodin orta sınıfa mensup bir insandı ve Kral III Henry’nin kardeşiyle çok samimi ve yakın bir arkadaşlık ilişkisine sahipti. Bu yüzden Bodin, kraliyet idaresinin teşriî (yasama) dalında çalışma imkânına sahip olmuştu. Sözünü ettiğimiz eseri yazma konusunda ihtiyacı olabilecek birçok deneyimi özellikle bu süreçlerde elde etmişti.
Her şeyden önce Bodin, Fransa’nın birliğinin dinî çatışma dolayısıyla tehdit altında olduğu ve fakat toprak bütünlüğü açısından söz konusu riskin atlatıldığı bir dönemde yaşamıştır. Calvinist Protestanlık (geçen yazımızda söze konu ettiğimiz Huguenotlar), on altıncı yüzyıldan itibaren aralıksız bir biçimde gelişti ve adeta bir tür jenoside maruz kaldı. Din Savaşı denilen savaş ve St. Bartholomew Katliamı dolayısıyla Bodin’in yaşadığı bu dönemde “uzlaşmazlık ruhu” iyice kökleşti. O dönemin en önemli özelliklerinden biri de derinlerde yerleşmiş bulunan sosyal ve ekonomik meselelerin varlığıydı. Bu meseleler, Reformasyon hareketinin getirmiş olduğu dinî bölünmelerle birleşince, genel olarak Avrupa’nın ve fakat özellikle Fransa’nın en büyük ihtiyacı, bolca ılımlılık ve daha az radikalizm oldu. Uzlaşmazlık ruhunun hikmetsiz bir biçimde adeta bir paniğe dönüşmesi, handiyse her toplumda, cennetsel mutlulukları, sıradan istikrara tercih etme zorunluluğunu hep getirmiştir ve bu tecrübenin siyasal olgunluktaki yeri olmazsa olmaz türündendir ve özellikle bu deneyimin Türkiye’de tekabül ettiği alanları bol bol düşünmemiz gerekiyor. Zaten bu yazıları kaleme alışımızın kaynağında da bu gibi düşüncelerin bulunduğunu ayrıca belirtmemiz gerekiyor.
On beşinci yüzyılın ortalarından sonra yazarlardan, idarecilerden ve hukukçulardan oluşan bir grup insan, Fransa’da oluşmuş bulunan ve söze konu ettiğimiz bu kör fanatizm anaforunu ya da uzlaşmazlık ruhunu yatıştırmak, dinginleştirmek istediler. İşte bu insanlara Fransa’da Politique’ler dendi ki Jean Bodin, bu politiklerin (Politique) en ilham verici kuramcısı idi. Politikler isimlendirmesini aslında modern dünyanın her yerinde bir tür hakaret olarak algılamak mümkündür ve öyledir de. Çünkü politiklik, pratik siyaseti saf ve temel ilkelerin üzerinde tutmakla anlam kazanan bir durumu ifade eder ki bugünkü “politik davranıyor” şeklindeki göndermenin temelinde de bu olay bulunur.
Politiklerin en önemli yanlarından biri de Katolik olmaları ve fakat Katolik olmalarına rağmen Fransız devletinin ve milletinin çıkarlarını, Roma Katolik Kilisesi’nin çıkarlarına feda etmek istememeleriydi. Politik olmakla elde ettikleri hoşgörü ya da uzlaşı kültürü, asla bir felsefeye dayanmıyordu, bilakis, söz konusu uzlaşı ve hoşgörü kültürünün altında maslahat gözetmekten başka bir şey yoktu. Ancak, Fransa’nın kanlı bir geçmişi vardı ve bu geçmişte yer alan en irrite edici kelimeler şunlardan oluşuyordu:
Huguenot, Lutherci, Tefrika vb…
Politiklerin önemli temsilcilerinden biri olan Michel de l’Hopital, “bir insan aforoz edilmekle yurttaş olmaktan çıkmaz” sözüyle biçimlendirilen bir anlayışı ortaya atıp savunmaya başladı ki, bu savunma, hemen yukarıda andığımız irrite edici kelimelerin simgelediği toplumsal ve dinî kaosun etkilerini izale etmeye dönüktü. Politiklerin diğer bir önemli yanı ise, mümkün olduğu kadar dinî bütünlükten yana olmalarıydı. Böyle istiyorlardı, çünkü dinî bütünlük demek, siyasal bir birliği de oluşturmanın en önemli yollarından biriydi. Yeni bir dinî inanışın zulme uğraması, eğer çok kan dökülmesine sebebiyet vermiyor ise, söz konusu zulme sessiz kalınması gerektiğine inanırlardı ve fakat sözünü ettiğimiz yeni dinî inanışın zulme uğraması, aynı zamanda çok kan dökülmesi (örneğin Huguenotlarda olduğu gibi) demek ise, söz konusu dinî inanışın varlığını kabul etmek gerektiğine de inanırlardı. Politiklerin ve Jean Bodin’in Protestan Reformasyonu ve özelde de Huguenotlar ile olan ilgisi özellikle bu noktada belirginleşiyordu. Politikler böyle düşünüyorlardı, çünkü Fransa’nın ve birliğinin her yana yayılmış olan katliam ve kronik iç savaş gerçekliğinin getirdiklerine katlanamayacağını düşünüyorlardı.
***
Politikler aslında bugünkü dünya sisteminin çekirdeğini (Core) ve siyasal çatkısını (Nexus) teşkil eden insan grubunun ilk temsilcileriydi ve bu temsilcilerin bugünkü durumunu ve duruşunu (temel felsefeleri istisna olmak üzere) Politiklerin sergilediği tarihten çıkarsamaya çalışmak feci yanılgılara yol açabilir. Bugünkü dünya sisteminin beslendiği anlayışa daha sonra tekrar dönelim.
***
Fransa, Jakobenizmin merkezi olduğu halde II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Komünizm ve Gaullizm Fransa’yı iki ayrı uzlaşmaz kampa bölebilecek bir görünümdeydi ve fakat bu görünüme rağmen Ilımlı Katoliklerden, Demokratik Sosyalistlerden (Karl Kautsky takipçileri) ve ruhban aleyhtarı Serbest Teşebbüsçüler gibi heterojen unsurlardan oluşan güçlerin oluşturduğu ÜÇÜNCÜ KUVVET unsuru, Politique (Politikler) geleneğini temsil ederek Fransa’yı sağ salim bir biçimde miladın yeni yüzyılına taşıdılar. Oysa Komünizm ve Gaullizm, aşırı dinî bölünmelerin yirminci yüzyıldaki rollerini oynamışlardı ve Fransa, Din Savaşı ve St. Bartholomew katliamını gerçekleştirmek hatasına tekrar düşmekten kurtulmuş oldu.
Jean Bodin, hoşnutluk ve güvenlik içinde bir vatandaşlığı mümkün kılan güçlü devleti tanımlarken hâkimiyeti, devletin mutlak ve sürekli iktidarı, yani en büyük emretme gücü olarak betimler ve hükümeti devletten ayırarak sınırlı bir zamanda elde edilebilecek hâkimiyet fonksiyonlarını kullanmayla, zaman içinde sınırsız ya da ebediyyen olabilecek hâkimiyetin bizatihi kendinden ayırır. Yani hâkimiyet denilen şey, devlet durdukça, hükümet biçimlerinin değişmesine aldırmaksızın ve bundan bağımsız olarak, varlığını korur ve hâkimiyetin mutlaklığı, hâkimiyet sahibi olan devletin kendi üstünde hiçbir rakip yasal otoriteyi onaylamaması vakıasından ibarettir. Bodin’in gerçekleştirdiği kuramlara göre devletin ya da onun varlığının kanıtı olan hâkimiyet, o dönemde iki kaynak tarafından tehdit ediliyordu. Âlemşümul Kilise ve Âlemşümul İmparatorluk.
Kanun yapma denilen şey, Orta Çağ geleneğinden inkılapçı bir kopmayı ifade eden en belirgin modern vakıadır. Oysa Bodin, hâkimiyetin özünün, kendinden önce gelen tüm düşünürlerden farklı ve daha açık olarak, kanun yapmaktan ibaret olduğunu görmüştü. Orta Çağ boyunca kanun, yasama organları tarafından yapılan bir şey değil, yargıçlar tarafından kurulan bir şeydi. Yani kanun yapma süreci kanun yapılan zeminin hatırlanamayacak kadar eski olan örfünün, tabiat kanununun ve Tanrı iradesinin insan zihni tarafından üretilen adeta fark edilemez bir senteziydi. Feodal sistem, Roma imparatorluğunun otoriteyi küçük parçalar halinde bölerek ve yayarak ve merkezî olmaktan çıkararak mümkün kıldığı bir sistemdi ki, bunu özellikle hâkimiyet ve ekonomi alanlarında yaşanan buhranları aşmak üzere icat etmişti. Ancak bu icadın icra alanındaki aktörleri ve bu aktörlerin etkisinde olduğu kaynakların Feodal sisteminin ana mayasını da belirliyordu ki, bu gerçeklik Müslüman ülkelerde sol ve modernizm (örneğin Türk Modernleşme Hareketi) denen cehalet dolayısıyla bir türlü anlaşılamadı. Bodin, Feodal sistemin dönüşmek zorunda kalacağını çok iyi anlamış ve mahallî örfe ve mahallî parlamentolara atıfta bulunarak feodal sistemin tek ve bölünmez bir otoriteye, yani millî devlete gidişin yolunu açtığını görmüştü. Feodal sistemin çok önemli belirleyicilerinden biri olan tevarüs edilen kana dayalı asalet, yeni hâkimiyet anlayışının, yani millî devletin ana hedeflerinden biriydi.
Jean Bodin de diğer tüm Politikler gibi Troisiéme Etat’ya (Üçüncü Devlet ya da Üçüncü Kuvvet) üyeydi ve bu yapı, burjuvazinin ta kendisiydi ki burjuvazi kendi içinden devletin durmadan genişleyen etkinliği için yeni (burjuva) idareciler sınıfına ve yargıçlara katkıda bulunuyordu.
Bodin, hükümdarın mutlaklığına atıfta bulunur ve fakat bu mutlaklık yüklemi, hükümdarın sadece ve sadece beşerî hukukla olan ilişkisi içinde anlaşılabilinir. Yani yöneticinin yönetilen insan topluluğu ve Tanrı karşısında ahlakî mecburiyetler içinde olduğu yönündeki Orta Çağ bilinç ve duygusuna bağlılığını da korur Bodin. Yöneticinin tabiatın ya da Tanrının kanununu bozma otoritesine sahip olduğu yolundaki düşünceyi benimsemez ve bu düşünceyi kendince de suçlar. Bir kanunun, uyruklardan daha fazla yöneticiyi bağlayacağını söyler ve örnekler:
“Eğer egemen öldürmeyi yasaklamış ise, bununla kendisi uyruklarından daha fazla bağlıdır, çünkü bir kanun onun değil, tanrının ve tabiatın kanunudur.”
Egemen otoritesinin temel dayanağı olarak, temel hukuk kanunlarını işaret eder ve Bodin, örneğin monarkın, her ne kadar olağan düzen sağlayıcı hukukla değilse de, sürekliliği ve kamu alanını mümkün kılan ülkenin temel kanunlarıyla bağımlı olduğunu hissettirme derdindedir. Mülkiyet konusunda Bodin oldukça hassastır ve mülkiyet hakkının ihlal edilmesiyle birlikte devletin aslî amacını yok edeceğini ifade eder ki, ona göre aileyi ve mülkiyeti korumak devletin aslî amaçlarındandır. Bodin, modern millî devletin en önemli ayırıcı vasıflarından birini, yani, monarkın ya da yöneticinin üstün yasal egemenliğinden sınırsız bir iktidarı çıkarsamama konusunda kendisinden önce gelen tüm düşünürlerden ayrılır.
Türkiye gibi ülkelerde modern millî devlet dendiğinde millî devletin sahip olduğu temel felsefelerden ziyade devleti işleten yönetici örgütlenmesi konusundaki değişiklikler anlaşılır ki bu cehaletin kaynağında Türk modernleşmesi bulunmaktadır. Türkiye’deki eğitim sisteminin çarklarından geçmiş olan ve az çok dikkat gösteren her insan için, modern millî devletin kuramcılarından birinin modern millî devleti tanımlarken kullandığı monark kavramı oldukça şaşırtıcı olmalıdır. Sözünü ettiğimiz eğitim çarklarından memnuniyetle geçmiş her insan tekine göre modern millî devlet demek, her şeyden önce bir monarkla, padişahla yönetilmemek demektir ve bu zavallı bakış açısının gerçeklikle hiçbir bağlantısı yoktur. Daha önce de belirttiğimiz gibi Cumhuriyet Türkiye’sinin sahip olduğu resmî ideolojinin köksüz eğitim anlayışının yaydığı riyakâr konformizmin bir sonucudur bu.
Bodin dış politika alanındaki düşüncelerini temellendirmeyi de ihmal etmez ve özellikle dış politika alanında hâkimiyeti, bir siyasal iktidar olarak görmekten öte, hukukî bir kanun kavramı olarak algılar ve anlar. Ona göre bir devlet, bir başka devletin hâkimiyeti altında değil ise, hâkimiyet sahibidir ve o devletin başka bir devletle olan ilişkisi bir iç hukuk ilişkisi gibi değil de, uluslar arası ilişkilerin gereğine uygun bir biçimde gelişiyor ise. Buradaki tanımlama gerçekten çok önemlidir ve bu tanımlama fiilî (de facto) bağımsızlığı kanıtlayabilecek nitelikte değildir. Diğerlerine göre daha güçsüz olan devletler çoklukla daha güçlü olan devletlere askerî, iktisadî ve siyasî yönden bağımlıdırlar doğal olarak ve fakat bu bağımlılık bir hukuk gereği değil de fiilî (de facto) bir vakıa durumunda ise söz konusu devletin bağımsız olduğunu bilmek gerekir. İşte bu siyasal kültürün yerleşemediği ülkelerden biri de Türkiye’dir ve bu topraklarda söz konusu ilişkilerin gerçekliğe uygun bir biçimde anlaşılmaması, bu topraklardaki siyasal kültürü çözümcülükten ve sahicilikten mahrum bırakmaktadır. Bir hukuk ve meşruiyet anlayışının yokluğu dolayısıyla devasa dünya birikimini anlamlandırmak da mümkün olamamaktadır.
Bodin tüm bunların yanı sıra monarşiyi, aristokrasi ve demokrasiye tercih eder. Çünkü Bodin’e göre otoritenin birliği, bölünemezliği ve millî (millî dendiğinde sosyolojik açıdan bile kesinliği konamamış olan etnik birlikteliğin anlaşılması yanlıştır ve bu çarpıklık özellikle Türkiye gibi ülkelere özgüdür ve bu topraklarda bu cehalet ve çarpıklığı giderecek olan entelektüel birikim İslam’ın türevlerinden biridir) birliktelik en iyi biçimde tek insanda, yani bir monarkta teminata kavuşabilir.
Aristoteles, kölelik olgusunu vakıalarla destekler ve giderek köleliği düpedüz destekler, benimser ve fakat bir Aristoteles hayranı olan Bodin, köleliğin haksız olduğunu ve vakıalarla desteklenmesinin de benimsenemeyecek derecede korkunç olduğunu ifade eder ve Bodin, her şeyden önce burjuvaziye aidiyetini her cümlesinde açığa çıkaran bir filozoftur. Azınlığın aşırı servetiyle çoğunluğun aşırı sefaletini bir ihtilal sebebi olarak gören Bodin, aynı zamanda mülkiyetin eşitliği fikrine şiddetle karşıdır. Ona göre devletin temeli, iyi niyet ya da inançtır ve mülkiyetin eşitlenmesi vakıası, meşru beklentileri ve uygulamaları yıktığı için devleti altüst eden niteliktedir. Bodin’in devleti monarşik ve fakat tiranlık değildir, güçlü ve fakat saldırgan değildir. Bodin’in devleti, monarşinin çıkarlarının yükselen tüccarlar sınıfı ya da burjuva sınıfı ve orta sınıfın çıkarlarıyla ittifak ettiği yeni modern millî devlet için ilk modeli oluşturmuştur. Bu yeni devlette, burjuvazi, krallık emri altında güçlü bir hükümeti kabul etmek istiyordu, yeter ki bu güçlü hükümet ve devlet, para kazanmaya ve makul hukukî ve siyasal güvenlikten (kapitalizm) yararlanmaya izin versin. Bu bağlamda bugün Batı Avrupa’nın handiyse tamamının neden anayasal monarşiyle yönetildiğini düşünmemiz gerekiyor.