CEHÂLETİ BİLEREK TERCİH ETMEK II
İslâm hukukunda hukuki işlemlerle, bilhassa iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde hukuki işlem konusunun biliniyor olması ve belirlenmiş bulunması esası üzerinde önemle durulmuştur. İlgili naslar [Misalen: Nisa 4/29] ve bunlardan neşet eden çekişmeleri en az düzeye indirme ilkesi, fakihleri bu konuda hassasiyet göstermeye yöneltmiştir.
Akdin konusu ile ilgili belirsizlik için garar, bilinmezlik için ise cehâlet terimleri kullanılır. Ancak Karafi'nin (v.684/1285) işaret ettiği gibi âlimler bu iki kavramı birbirinin yerine de kullanmışlardır.
Bundan dolayı cehâlet ve garar kavramlarının akde etkisi konusu genellikle karma bir biçimde incelenmekte ve bu arada cehâlet kavramı için aşırı/fâhiş, orta/mutavassıta ve az/yesire şeklinde üçlü bir derecelendirme yapılmaktadır. Bunlardan birincisi, taraflar arasında çekişmeye yol açması kuvvetle muhtemel olan durumları kapsar ki İslâm hukukçuları bunların akdin sıhhatine engel olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çekişmeye yol açmayacağı kuvvetle muhtemel olan durumlar üçüncü gruba girer ve bunlar yine ittifakla kabul edildiği üzere akdin sıhhatine engel değildir. İkincisi ise birinci veya üçüncü gruba katılması hususunda ihtilaf edilen durumları içerir.
Cehl ve cehâlet terimlerinin temelindeki ilkelerle ilişkisi olmakla beraber, yöneltilmesi gerekli olan ve olmayan irade beyanları, kamuya yapılan icaplar, ödül vadi, lehtarları belirli olmayan vakıf ve vasiyet tasarrufları gibi konuların asıl çerçevesini irade beyanı ve hukuki tasarruf kavramlarının oluşturduğunu da belirtmek gerekir.
Bilinmezlik başlıca şu konularda ortaya çıkar: Satılan malın, alıcıya göre cins, nevi veya miktar olarak bilinmemesi. Satış bedelinin karşılıksız olması, vadenin belirlenmemesi ve borç teminatlarındaki bilinmezlik de satışı fasit kılar.
Kişinin doğuştan getirdiği bir özellik olan cehâleti/bilgisizliği kendi tasarruflarının sonucu olarak sürdürmekten sakınması gereği açıktır. Diğer bir ifade ile cehâleti bilerek tercih etmemek gerektir. Birinci durumda yani hiç bir şey bilmez olarak dünyaya gelmiş olmak insanın özelliği iken bunu sürdürmek insanın özelliği olmadığı gibi sosyalleşmeye hazırlanan bir ferdin sorumluluklarını ifa edebilmesi açısından sakınması da gerekir. Çünkü bu durum kendisi için mazeret sayılmayacaktır.
Kur'an insanoğlunu doğru olana çağırmış ve her türlü kötülükten sakındırmıştır. Onu rabbinden yana bilgilendirmiş, kendisine, gelecekte başına nelerin geleceğini haber vermiştir. Bunun yanında önüne iki yol konulduğunu ve bunlardan doğru olanı seçmesini, bu nedenle gönderilmiş olan bu Kur'an'dan sorumlu tutulacaklarını, bunu anlayıp hür iradeleriyle bir kimlik tercihinde bulunmak suretiyle iman edip yaşamalarını istemiştir. Bunun için de körü körüne atalarını taklid etmemelerini ve bu vesileyle akıllarını kullanmaları gerektiğini bildirmiştir [Al-i İmran 3/162; Nisa 4/125; Maide 5/16; İbrahim 14/21-23; Meryem 19/58- 61; Enbiya 21/53-54; A'la 87/14-15].
Şüphesiz delil aramadan birinin sözüyle amel etmek ya da delilini bilmeksizin bir başkasına tabi olmak anlamına gelen taklidi, usul-i dine kadar genelleştiren, başka bir ifade ile dinin temel esaslarını bile öğrenme ihtiyacı duymayan kitlelerin bu doğrultuda davranmadığı açıktır. Burada mukallidin imanının sıhhatiyle ilgili değerlendirme yapmaya girişmeden sadece bunun hemen bütün ulemaca hoş görülmediğini ifade ederek insanların bu hususta daha ciddi davranmaları ve dolayısıyla akıllarını kullanmaları gerektiği noktasında bilgilendirilmeleri icap ettiğini belirtiyoruz[1].
Bilindiği gibi akletme ile iman etme arasında sıkı bir ilişki vardır. Nitekim akletme, insanoğlunun diğer yaratıklardan ayrıldığı mümeyyiz vasfıdır. Şeytanın yoldan çıkarmasına karşı yine akletmek gerektiği gibi, doğru yola girmenin de akletme ile sıkı bir ilişkisi vardır. Burada önemli olan kulun akıllı olmasından çok bu aklı kullanıp kullanmadığıdır. Çünkü Kur'an aklını kullanmayanları aklı bulunmayanlara benzetir [Ahkaf 46/5; Yunus 10/35-36, 66]. Onda akl fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması gereken ve ihmal edilmesi kınanan bir zihin faaliyetine işaret ediyor. Buna göre akıl bir kabiliyettir. Bir malzeme, bir veri değildir. Akıl salt bir kabiliyet olunca onun, verisiz hiç bir muhakeme yapamayacağı ve hiçbir sonuç üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar. Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgisayar ya da işlerlik kazandırılmayan 'okur-yazar'lık özelliği gibi.
Ancak Kur'an'ın bu buyruğuna rağmen bugün insanımız akıl kelimesini heva kelimesi ile aynı anlamda kullanmaktadır. Bu demektir ki insanlar akletmenin yerine hevayı koymuşlardır. Ya da Kur'an'ın akletmeye teşvik ettiği hemen her yerde kınamış olduğu taklidi. Oysa bu kavramların her birinin alanı ve fonksiyonu apayrıdır. Bunlardan, akıl ile ilme sahip çıkmak şarttır. Zira cehâletle, ne hak ile rehberlik etmek ne de adaleti müesses hale getirmek mümkündür. Fert olarak herkesin akletmesi ve buna göre davranmasının yanında bir de toplum olarak akletmek icap etmektedir. Akledilecek ki hem ferdi ve hem de toplumsal irade [Bakara 2/113-119; Taha 20//79; Saffat 37/27-30; Zümer 39/39-41] ile doğrular tercih edilebilsin ve bu yolda bir süreç izlensin.
İrade sahibi olmak, Allah'ın (c) insanoğluna bahşettiği üstün bir özelliktir. Bu, baskı altında kalmadan seçme yetisine sahip olmaktır. Belki de insanoğluna emanetin veriliş gerekçesi de budur. Onlar kendilerine verilen akıl sayesinde ve kendilerini kuşatan fıtrî yapı, çevre ve şartların da desteğiyle, eylemlerin anlamlı ve meşru kabul edilebilmesinin ilk şartı olan bilgi ve beceri itibariyle sıfır noktada yaratılmış olma yani “hiçbir şey bilmez” özelliklerini bertaraf edeceklerdir. Böylece kendilerini hayata hazırlayacaklardır. Kendilerini bekleyen ancak böylesi olanaklarla doğru bir şekilde keşfedemeyecekleri ve künhüne esaslıca vakıf olamayacakları akıbetlerinden yana ise 'Kitap' ile muttali olacaklardır. Fakat âdemoğlu kendisindeki bu özellikleri (akıl-irade) kullanmaz yahut başkalarının kullanımına terk ederse ya da bizzat kendisi, biraz da koşulların etkisiyle bu özelliklerini farklı alanlarda kullanır ise bu durumda böylesi birinin arzu edilen neticeye ulaşması düşünülemez.
Buna göre insan, İslam'ın egemen olduğu bir coğrafyada yaşadığı için diğer bir ifade ile kendi şuur ve iradesini kullanması neticesi olmaksızın sırf böylesi bir ortamın ferdi olmak hasebiyle 'hükmen Müslüman' olmakla, yani kendisinden sadır olan fiilî bir iman olmadan Allah'ın vadettiği mükâfatlara nail olamaz. Zira insanoğlu özgür irade sahibi bir varlıktır. Muhatap olduğu şeylere karşılık verme, iradesini dilediği şekilde tayin etme olanağına sahiptir. Bu noktada iki yönlü bir olgudan söz edilebilir. İradeyi kullanıp kullanmama anlamında biri, hazır bulduğunu olduğu gibi taklit; diğeri ise, bulduğu veya duyduğu şeylere yönelik tercihte bulunmasıdır.
Kişi devraldığı yahut karşılaştığı şeylere karşı hür iradesini devreye sokmak durumundadır. Nitekim emanetin arz edilmesi de ondaki bu istidadına binaendir. O bu kabiliyetini etkin kılarak önündekine karşı bir tepkide bulunacak ve bu tavrına göre de bir sonuçla karşılaşacaktır. Diğer bir ifadeyle özgür irade sahibi fertlerden oluşan toplum, kendine ait teşekkül eden iradesini Allah'ın (c) kendisine tevdi ettiği emanete karşı faal bir şekilde kullanma olanağına sahiptir. Muhatap olduğu bu hususa karşı tavrını ister olumlu, isterse olumsuz bir şekilde ortaya koyacaktır. Bu tavır, sözgelimi Yunus'un (a) kavmi gibi [Yunus 10/98; Saffat 37/148] olumlu olursa bu zaten ilahî iradenin de dilemiş olduğu bir vaziyettir. Yok, eğer durum bunun aksine cereyan etmişse, bu da artık öz iradeleriyle seçmiş oldukları bir yoldur. Bu durumdaki bir toplumu ise, artık Allah (c) dilemişse helak etmekte veya bunlara belirli bir güne kadar mühlet vermektedir.
Bu bağlamda günümüz açısından Allah'ın kitap ve elçiler göndermiş olması ve fertlerin/ toplumun da, kendisinden sorumluluğun kaldırıldığı bilinen kişilerden müteşekkil olmaması hasebiyle, özelde son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların kendisinden yana mesul tutulacağı ve ilelahire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan etmektir [A'raf 7/172; Mülk 67/10; Zuhruf 43/44; Maide 5/19; Kasas 28/46; Secde 32/3].
Bu anlamda Allah (c), söz konusu ilan çerçevesinde şahit-şehadet kavramları bağlamında insanları bilgilendirdiğini, böyle iken insanların herhangi bir özürleri söz konusu olmasın diye kitap ve bununla beraber elçiler göndermiş olduğunu, bu elçilerin tebliğleri hususunda insanlara karşı Allah'ın şahitleri ve bizim de Allah'ın yanında, peygamberlerin dini tebliğ ettiklerine dair şahitler olduğumuzu bildirir. Nitekim Rasulullah'ın veda haccında 'haberiniz olsun tebliğ ettim mi?' diye buyurması herhalde buna işarettir.
Başka bir açıdan insanın, sosyal bir varlık olarak hayatını devam ettirebilmesi için doğuştan getirdiği zarurî bir bilgiye sahip olmaması hasebiyle kesbî bir bilgi sahibi olmak zorunluluğu vardır. Esasen insanî bilgi ile hayvanî bilgi arasındaki temel fark ve onun ahlakî bir varlık olmasının da esası bu kesbî özelliğidir.
Bu anlamda Rabbimiz, biz insanoğlunu bir tabiat kanunu olarak sıfır bilgi düzeyinde yaratmış ve ancak bizden bunu bu düzeyden takatimiz nispetinde ötelere taşımamızı istemiştir. Aynı zamanda bizi, bizleri kuşatan özellik ve şartlar itibariyle böylesi bir süreci yaşamaya da ehil kılmıştır. Esasen sözgelimi İsa (a) gibi [Al-i İmran 3/46] mucizevî bir şekilde bir takım farklı özelliklerle dünyaya gelen insanların bu durumları ile, normal yapı içerisindeki bir insanın sahip olduğu özelliklerle doğmayan ve/veya imkânlara sahip olamadan hayat sürmekte olan bir insanınki aynıdır. Çünkü birinci durum bilinen tabiat kanunlarına muhalif olduğundan mucize sayılırken ikinci durum da aynı şekilde bir hikmete binaen ya özelliklerden mahrumiyet şeklinde ya da sahip olunan olanaklar bağlamında semavî bir araz olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla normal özellik ve imkânlar içersinde bir hayat seyreden fertlerin/ toplumların bilgilenerek hayata hazırlanmak şeklindeki gerekli süreci yaşamamaları kendileri için müktesep bir araz olarak mazeret olamamaktadır. Buna göre deli veya bütün olanaklardan mahrum olarak dağ başında yaşayan bir fert için mazeret kabul edilen cehâletin, bu durumda olmadığı halde cehâleti bilerek seçen kimseler için mazeret kabul edilmesi söz konusu bile olamamaktadır. Özetle istisnaî durumlar kendi özelinde ve genel durumlar ise yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı ki istisnaî/ özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlığını işaret ediyor olsa gerektir.
Buna göre, bilinebilecek durumda olan dinî esasları bilmemek veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl ve idrak sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilen cehâlet, faraza mazeret olsa idi o zaman bu insanların, kendilerinden kaynaklanan sebeplerden neşet etmiş bu cehâletten dolayı yapıp ettikleri sebebiyle mazur görülmeleri gerekecekti. Değil mi ki malum durum cehâletlerinden kaynaklanmıştır.
Şu halde insanlar yanlışa doğru diye inanmışlarsa, bunun kendilerini bağlayıcı olması gerektir. Değilse kimse yanlışa, yanlış olduğunu bilerek, doğru diye inanmaz. Aksine inanılan her yanlışa doğru olduğu zannıyla iman edilmiş, teslim olunmuştur. Buna göre birileri cehâleti sebebiyle yanlışa doğru diye inanmış yahut bu yanlışı aynı sebeple işlemekte ise bunların bu tutumlarından sorumlu olacakları açıktır. Bu anlamda konuya dair şu şekilde değerlendirmeler yapılmıştır:
'Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakda, gerekse ibadetleri doğru yapmakda, cahillik özür değildir. Dinini bilmediği için aldanan cehennemden kurtulamayacaktır. Allah-u Teâlâ bugün dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helali, haramı farzları öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır.' [Hüseyin Hilmi Işık (1911–2001), Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye, 20. Baskı, İstanbul 1977., 51, 362, 474].
“Velhasıl akıllı olana özür ve bahane yoktur. Eğer cahil, İslam dinini işitmeyip nazar ile sahih marifet elde ederse, hakikaten mümin olup, cennetlik olur. Eğer imandan ve küfürden birini elde etmezse, mazur olup, hükmen mümin kılınıp cennet ehli olur. Küfür itikad ederse mazur olmaz. Kâfır olur, cehennem ehli olur. Zira ehil olduğu açıktır.” [Kadızade Emin Efendi (1720–1782), Büyük Amentü Şerhi, (Hzr.: F. Meyan), 4. Baskı, İstanbul 1980., 22, 47-48].
“Kuşkusuz toplumun sahih akideyi batıl akidelerle karıştırmasının esas sebebi cehâlettir. Bu ise özür değildir.” [Mervan İbrahim el-Kaysi, Mealimu’l-Huda ila Fehmi’l-İslam, 3. Baskı, Mektebetu’l-Ğuraba, İstanbul 1992., 31, 35, 58, 96].
'Bize göre bilmemek özür değildir. Akıl bilgiye götüren bir vasıtadır.' [Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi (1813–1893), Ehli Sünnet İtikadı (Gümüşhanevi Akaidi), 2. Baskı, İstanbul 1982., 55 ve 160].
'Cehâlet, kitap ve sünnet nass'ı ile sabit olan hükümler hakkında bir mazeret teşkil etmez.' [Ebu Zehra, Muhammed (1898–1974), İslâm Hukuku Metodolojisi, Trc.: A. Şener, 2. basım, Ankara 1979., 301].
'Bir kimse cehâleti sebebiyle küfür olduğunu bilmeyerek kendi arzusuyla kelime-i küfrü söylese o kimse daire-i islam'dan çıkar ve küfrün bataklığına dâhil olur. Buhara ve Semerkand imamları ittifak ettiler ki cahil tav'an (isteyerek) kelime-i küfrü söylese kâfir olur. Zira cehil mazeret sayılmaz. Fetva da bu kavil üzeredir.' [Mehmet Zahid Kotku (1897-1980), Ehli Sünnet Akaidi, İstanbul 1980, 251].
'Artık bugün hiçbir millet din hususundaki cehâletinden dolayı mazur sayılamaz... Binaen aleyh Allahu Teâlâ kendi fazl ve keremi ile insanlara peygamberler göndermiş ve bu veçhile insanlar hakkında 'Hüccet-i ilahiye' tamam olmuş artık kimsenin 'ne yapayım, Allah'ı bilemedim Allah'a dair bilgi edinemedim' demeğe mecali kalmamıştır.' [Ömer Nasuhi Bilmen (1883–1971), Büyük İslam İlmihali, İstanbul, tr. y., 19;ayrıca bkz. agm., Kur'an-ı Kerimi’n Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, İstanbul 1965., II/117 vd].
İslam'da inanç temellerini incelemek ve bilmek her ferdin temel vazifesidir. Bu, toplumu oluşturan bütün fertlerin müçtehid olması ya da bu seviyeye çıkması ve nihayet bunu gerçekleştirmiş olması gerektiği anlamında değildir elbette. Ancak herkesin delil ve burhan olmaksızın bir şeyi kabul etmemesi gerektiği de açıktır. İslam, baba ve atalarının inançlarına körü körüne bağlılığı yererek, kulak, göz ve kalbin sorumluluğundan yana uyarıda bulunmaktadır [İsra 17/36]. Başka bir ifade ile fertler, Allah'ın (c) doğru yolun bulunması tavsiyesine karşılık daha önce bilmedikleri şu anki sahip oldukları envai türlü bilgileri edinmişlerse bunun sorumluluğunun kendilerine ait olduğunu bilmek durumundadırlar. Çünkü bu durumda iradelerini İslamî ilkeleri öğrenmeye yönelik harcamadıklarından dolayı bu noktada söz konusu ilkelere cahil kalmaktadırlar. Oysa mükellef, muhatap olduğu duruma dair bilgiyi, peşine düşmek ve sormak suretiyle öğrenmek zorundadır. Sorarak öğrenme imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamışsa bunun sorumluluğu kendisine aittir. İşte cehâleti bilerek tercih etmiş olmak, bu demeye gelse gerektir [Kaf 50/37]. Öyle ya mükellef, kendi gayreti/ yönelmesi olmadıkça Allah'ın, bil/biliniz [Bakara 2/196, 223, 235; Maide 5/92, 98; Enfal 8/28; Kasas 28/50; Muhammed 47/19; Hadid 57/20] tarzında ifade edilen buyruklarındaki hususları ve hatta diğer bütün direktiflerini, nasıl bilebilecektir? Oysa bilindiği gibi Mekke insanı da bilgisizce (بغير علم biğayri ilm) [En'am 6/140 ve 148; A'raf 7/28, 30, 131; Enbiya 21/24, 39; Neml 27/61; Kasas 28/57; Rum 30/56 vd.; Lokman 31/20] evlatlarını öldürmüş ve çeşitli haramlar ihdas etmiş durumda idi. Keza kendilerini biğayri ilm saptıran önderler vardı [Bkz. En'am 6/144; Nahl 16/24, 25; Lokman 31/6]. Ancak bu bilgisizlikleri ve de bilgisizlerin kendilerini saptırıyor oluşu onlara bir mazeret sağlamamış ve bununla muhteddin [En'am 6/140; Kehf 18/5] olamamışlardı. Böyle iken onlar da kendilerini doğru yol üzere zannetmiş ve bu nedenle doğru yol arayışı içerisinde olmamışlardı.
Esasen 'teklifi ma la yutak' olamaz, ancak kişilerin müsait oldukları zamanlarında farklı şeylere harcamış oldukları vakit, güç ve enerjilerinin tükenmiş olması nedeniyle sunulan teklife takat edemeyişleri farklı olmaktadır. Çünkü Allah'ın gönderdiği kitabına, verdiği akıl ile zamanında çalışmamış, bunun yerine farklı şeylerin bilgisiyle donanan ve de emeğini o uğurda harcayan insanın sorumluluğu ayrıdır. İşte bu tür insanlar, Kur'an'ın kıyamet sahnesini tasvir eden ifadesiyle şayet, biz akledip işitir olsaydık, buranın sakini olmazdık [Mülk 67/10; krş. Zuhruf 43/78-80], diyeceklerdir.
Buna göre cehâlet veya bilgisizlik, hakkında bilginin bulunmadığı hususlarda mazeret sayılabilir. Oysa Allah'ın dini ve O'nun istekleri hususunda böyle bir durum söz konusu değildir. Çünkü O'nun kitabı, kendi metoduyla insanoğluna durmadan seslenmekte, hayra çağırmakta ve anlaşılmayı beklemektedir.
Hak Dini Kur'an Dili adlı tefsirinde Elmalılı (1878-1942) ise şöyle diyor: “Bu bilgisizlikleri onlar için aslında müşriklikte ısrar etme açısından bir mazeret olmamakla beraber, okuyup yazmaları mektep ve medreseleri olmayan, okuma yazma bilmeyen bir kavim olduklarından dolayı arap müşriklerinin çoğunluğuna nazaran bu habersiz oluşlarında bir mazeret olma şüphesi bulunabilirdi... onun inişi işitildikten sonra onu öğrenme ve öğretme ile meşgul olmayıp hükümlerinden habersiz kalmanın bir mazeret teşkil etmeyeceğini kesin olarak anlatmak gibi bir hikmeti de ihtiva etmektedir.” [En'am 6/156 tefsiri].
Bilindiği gibi teslim olmak (İslam), iradeye bağlı, bilinçli bir eylemdir. Kur'an'ın bütün mesajı, insanın iradî eylemleriyle oluşturacağı yaşamını düzgün bir çizgide tutmaya yöneliktir. Bu nedenle insanlar hem bireysel hem de toplumsal yönden sorguya çekileceklerdir. Bu sorgulamanın bireysel olan yönü uhrevi, toplumsal yönüyse dünyevi olmaktadır. Kur'an'ın ifadeleri, bireyleri içgüdüleriyle değil, sahip oldukları hür iradeleriyle yaptıklarından sorumlu varlıklar halinde kabul etmektedir. İşte yolunu seçme hakkıyla doğan birey, uyumlu ya da uyumsuz rollerden birini tercih ederken her halükârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmak durumundadır. Özetle iki boyutlu insanın hangisini tercihi, kendi hür iradesinde somutlaşmaktadır [En'am 6/49; Fatır 35/42].
'İslam insanı mütemadiyen, öğrenme ve öğretmeye teşvik eder. Böyle olmasına rağmen, bir Müslüman'ın öğrenmemesi mazeret sayılır mı? Hayır, hiç bir zaman 'cehâleti' sebebiyle iyiliği kötülükte, itaati isyanda arayan bir kimse mazur değildir. Ancak yeni Müslüman olmuş, henüz öğrenecek zamanı bulamamışsa, o, mazurdur. Bundan başkası mazur olamaz. Nitekim Allah-u Teâlâ, bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz buyurmuşlardır.' [Ramazan Altıntaş, Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Konya, 1990., 57-58, 63; ayrıca bkz. Enbiya 21/7; Muhammed b. Muhammed Ebu Hamid el-Gazali (1058–1111), Kimya-yı Saadet I-II, Trc.: F. Meyan, İstanbul 1981., 101-102].
'Ahkâm-ı şer`iyeye cehil, dâr-ı İslâm'da özür olmadığından bir kimse ma'siyetin, ma'siyet olduğunu bilmeyerek işlemesinden azabından halas olması lazım gelmeyeceğine bu ayet delalet eder. Çünkü; Fahr-i Razi'nin (v.606/1209) beyanı veçhiyle bir kimse ma'siyetin, ma'siyet olduğunu bilmese velakin öğrenmeye muktedir oldukça o ma'siyetin ikabından kurtulamaz. Mesela Yahudi, yehudiyetin küfür olduğunu bilmeyerek Yehudiyette devam ettiğinde onun hakkında cehil özür olmaz. Zira; din-i İslamın zuhuruyla edyan-ı sairenin butlanını tahkik etse öğrenebileceğinden tahkik etmediğinden dolayı mazur olmaz.' [Mehmed Vehbi (1861-1949), Hulasatu'l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur'an, 4. Baskı, İstanbul 1967., II/862].
Bunun gibi İslâm kültürünün egemen olmadığı diğer bir ifade ile Hıristiyan ve Yahudilerin ya da İslam'dan habersiz insanların yaşadığı bölgelerde oryantalist vesairenin tahrif ederek [2] tanıttığı ve dolayısıyla özünden farklı ve yanlış bir şekilde algılandığı İslam'a karşı lakayt ve dahası düşman olan insanlar mazur olmuyorsa eğer bu durumda dosdoğru şekline ulaşma imkânları olduğu halde bunu değerlendirmeyen insanlar mazur olabilir mi acaba?
Buna göre gelen elçi insanlara sorumlu oldukları hususları kendilerine beyan ettikten daha doğru bir ifade ile gündemlerine soktuktan itibaren iman etmeyenler bu davranışlarından ötürü sorumlu tutularak hesap vermek durumunda bırakılmaktadırlar. 'Bir peygamberin davetini işitip de küfür ve şirkte ısrar edenler cehennemde azap olunacaktır. Bunda hiç bir niza ve ihtilaf yoktur.' [Ahmed Naim (1872–1934) – Kamil Miras (1874–1957), Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 6. Baskı, DİBY., Ankara 1982., IV/543 (Cenaze, no: 665)]
Son Peygamber'in gelişinden bu yana mesajın gündemde oluşu, daha doğru bir ifade ile tahrif edilmemiş olarak dileyenin ulaşabilme olanağına sahip olması hasebiyle bir fetret döneminden bahsetmek de olası değildir [Krş. Kitabı Mukaddes, (İncil) Yuhanna, 15/22]. Çünkü her ne sebeple olursa olsun İslâm düşüncesini öğrenmek yerine başka şeylerin peşine düşen insanların burada cehâleti bilerek tercih ve öte şeylerin de bilerek âlimi olmaları realitesi söz konusudur. Bu nedenle böylesi sebeplerden kaynaklanan bilgisizliği, fetret olarak izah etmek imkânsızdır. Zira böylesi bir iddia, bir düşünce, İslam'ın evrenselliğini iptal manasına geleceği gibi artık elçi gelmeyecek ve Muhammed son elçidir şeklindeki İslam'ın temel hükümlerinden birini geçersiz kılarak yeni bir peygamber beklemek gerektiği sonucunu doğuracaktır. Şimdi insanlar onu kulak ardı etmiş, öğrenmeye gayret göstermemiş yahut gerek görmemişse bunun kendileri için mazeret sayılması doğru olmasa gerektir.
Konuyla ilgili kaynaklarda peygamberin mesajının ulaştığı kimselerin cehâletinin mazeret olup olmadığından öte peygamber mesajı ulaşmamış, bundan haberdar olamamış kişilerin bile mazur sayılıp sayılamayacağı tartışması yapılmaktadır[3]. Bu durum günümüz şartlarında ve özellikle bölge coğrafyası açısından değerlendirildiğinde ise insanlara tebliğin ulaştığı, herkesin peygamberin mesajından haberdar olduğu, cehâletlerinin bunu önemsemeyişlerinden yahut edindikleri kanaat önderlerine tabi olmaktan kaynaklandığı görülmektedir.
[1] Bkz. Tevfik Yücedoğru, “Mukallidin İmanı”, Uludağ Ü. İlahiyat F. Dergisi, Bursa, 2005, cilt: 14, sayı: 1., 22-23, 26-27; Yücedoğru şöyle diyor: Toplum mukallid olmaktan memnun, toplumun önünde gidenler de bu halden memnun gibi görünmektedir. Ülkemizin insanı Maturidi bir gelenekten gelmiş olduğu için mukallidin imanı hiçbir zaman problem görülmemektedir. Hâlbuki yozlaşma ve çözülmelerin altındaki temel sebep taklid olarak görülmeli ve toplumun önderleri bu hususu ortadan kaldırabilmek için tahkik sahibi olmalıdır. sf. 38.
[2] Sözgelimi Müsteşriklerin hazırlamış olduğu ve Türkçeye uzun bir süreçte tercüme edilmiş olan, üstelik adına da İslâm Ansiklopedisi dedikleri ciltlerce kitap bunun bir örneğidir. Ayrıca bkz. Rudi Paret (1901-1983), Kur'an Üzerine Makaleler, Derleme ve Çeviri: Ömer Özsoy, Ankara 1995., 19, 53-71, 101-104, 134-135; Lütfi Ekinci- John Gilchrist, Evet Kitabı Mukaddes Tanrı Sözü'dür (Kitap Ehli'nden Sorulara Yanıtlar), İstanbul 1993., 53-55, 60, 78-82, 94.
[3] Bkz. Ebu Mansur Maturidi (v.333/944), Kitabü't Tevhid, Trc.: H. S. Erdoğan, İstanbul 1981., 79 vd., 248 vd.; Hanifi Özcan, Maturidi'de Dinî Çoğulculuk, (İfav) İstanbul 1999., 47, 57, 80, 88, 96; Kuşkusuz Allah'tan mesaj almayan/ alamayan ya da kendisine mesajın ulaşmadığı insanların, üzerinde bulundukları hale binaen sorumlu tutulmaları ilahî adalete uygun düşmeyecektir. Zira bilindiği gibi Allah (c) kendisi hakkındaki doğru bilgiye (tevhid), insanların akıllarıyla yapacakları muhakeme sonucu ulaşmalarını şart koşmamış yahut mükellefiyeti sırf buna yüklememiş; aksine aynı zamanda elçiler de göndermiş ve mesuliyeti bunların risaletlerinden haberdar olup olmamaya bağlamıştır. Esasen risaletten habersiz bir toplum bırakılmamıştır. Ancak süreç içerisinde tahrifatın yapıldığı da bir realitedir. İşte bu tahrifatın yapıldığı bölgelerde doğan/ yaşayan ve bu tahrifata varis olan kimselerin çevrelerinde bulduklarından ötürü sapıklıkta kalmaları, -bu sapıklıklarının kendileri için 'doğru' kabul edildiği anlamında değil fakat sorumluluğun şartları olan akıl ve risaletten ikincisinden sağlıklı bir şekilde haberdar olamadıkları için- kendilerini ahiret ahkâmı açısından sorumlu kılmamaktadır. Öte yandan nihaî referansı İlahî Hikmet'te mündemiç, kötülük(ğ)'ün varlığı da yadsınamaz. Nitekim araştırmacıların çeşitli açılardan değerlendirdiği (bkz. Charles Werner, Kötülük Problemi, Trc.: S. Umran, İstanbul 2000., 13 vd.) bu problemi kimileri Tanrının yokluğuna gerekçe saymıştır (bkz. C. Sadık Yaran, Kötülük ve Theodise, Ankara 1997., 10, 36-37; Murtaza Mutahhari (1921–1979), Adl-i İlâhî, Trc.: H. Hatemi, İstanbul 1988., 81). Ancak kudret, adalet ve merhamet sahibi Allah'ın kullarını bunun tasallutuna terk etmediği de ayrı bir gerçektir. Zira 'kötülük' denilenin, inkârı gerektirecek çapta olmadığı açıktır. Kaldı ki Kadir, Adil ve Rahim olan Allah'ın, insanoğlunu maruz kaldığı böylesi şeylere terk etmediği, aksine çeşitli vasıtalarla temas ve desteğini sürdürdüğü malumdur. Nihayet kötülüğün varlığı, terbiye, uyarı, disiplin, imtihan, ceza vs. açılardan kullar için bir bakıma gereklidir de. Ancak yine de ferdin mesajla sağlıklı buluşmasına engel teşkil ediyorsa bunun da mesuliyete mani bir durum oluşturacağı ve dolayısıyla ahiret ahkâmı açısından cezaya müstahak kılmayacağı anlaşılmaktadır. -Allahu a'lem-