MİLLİYETÇİLİK VE MİLLİYETÇİLİĞİ MEYDANA GETİREN UNSURLAR

MUHAMMED CELİL
VAN 19.03.2016 22:44:01 0


Milliyetçilik; gerek bir kavram gerekse süren bir hareket olarak değişik şekillerde ve şartlarda ortaya çıkmış buna bağlı olarak tarif ve tasnifleri de farklı olmuştur. Bu biraz da “millet” ve “milliyet”e verilen anlamlarla ilgilidir. Kavram, islam kültürüne aktarıldığı zaman mesele biraz daha karmaşık bir yapıya bürünmektedir. {1}
Milliyetçilik, kavmiyetçilik, vatanperestlik kelimelerinin batıda karşılığı nasyonalizmdir. Latincesi ise nasyo ve nitoz kelimeleri doğum yeri anlamına gelir. Sosyal bilimciler çeşitli tarifler ve tasnifler yapmışlardır.
Bernard Lewis, millet sözcüğünün Aramice’den geldiğini, “bir söz” anlamına gelen “milla” kökenine dayandığını belirtmekte ve “Bir kutsal kitabı {din} kabul eden insan topluluğu”nu ifade ettiğini söylemektedir. {2}
Smith, A.D. miliyetçiliği; aynı yönetim yasalar altında ortak bir ülkede yaşamakta olan insanların bir birliği, kurumsallıktır. {3}
Millet: Toprak, kan veya konuşulan dilin veya kültür ve tarihin kendilerini birbirine bağlayan fertlerden oluşan topluluktur. {4}
Her şey Türk milleti için, Türk milleti ile beraber ve Türk milletine göre sözleriyle özetlene bilecek, Türk milletine bağlılık, sevgi ve türküye devletine sadakat ve hizmet. {5}
Karl Marx, milliyetçilik kapitalizmin ve emperyalizmin idolojik bir ürünüdür.
Batılı tarzda millet tanımlamalarına karşı çıkanlar, Doğu Avrupa ve Asya’da gelişen bu yeni modele etnik milliyetçilik denilmektedir. Bunun ayırt edici özelliği doğuştan fıtri bir topluluk olduğu fikrini öne çıkarmasıdır. Bu anlayışa göre millet ortak soydan gelen bir toluluktur, soyu ön plana çıkarır, milleti hayali bir üst aile olarak görür ve secereyle gurur duyar.
Görüldüğü gibi akademisyenler, milliyetçilik kavramı üzerinde bir fikir birlikteliği oluşturamamışlardır. Herkes kendi bakış açısından kavrama bir tanım getirmiştir. Bu tanımları toplayıcı tanımlar da yapılmıştır.
Sonunda “ıcılık” olan herşey taraftgirliği beraberinde getirir. Bağnazlığa/taassuba dönüşen tarafgirlik her zaman insanlığın başına bela olmuştur. Milliyetçilik denilen şey de her ne kadar türkçe de yanlış kullanılsa da, bu kavramla anlatılmak istenilen şey; ırkçılık veya kavmiyetçilik tir. Kur’an’da bunun karşılığı sulb/asabiyyet kavramıyla ifadelendirilir. Bunun yerine nasyonalizm, ulusculuk dense daha doğru olurdu. Çünkü millet kelimesinin Kur’an’daki anlamı dikkate alındığında kavramın yanlış kullanıldığı görülür. 2/135, 4/125, 6/161 vb. Kur’a nın anlattığı toplumun milleti demek; toplumun din anlayışından kaynaklanan yaşam tarzı demektir. O toplumun inandığı değerlerden dolayı oluşan hayat şekli demektir. Toplumsal müeyyideleri sınırlamaları demektir. O toplumun iman ettiği değerlerinden kaynaklanan toplumsal ilkeleri ve prensipleri demektir.
Allah elçileri, mesaj ile geldiklerinde toplumun yerleşik düzenine aykırı hareket ettiler. Çünkü getirdikleri mesajın toplumsal yansımaları vardır. Gündelik hayatı, yaşam tarzını kökten değiştiren ilkeleri vardır. Bu mesaj o toplumun kökleşmiş, kemikleşmiş sosyal, siyasi, ekonomik vd. dengelerini kökünden sarsmaktadır. Bu ise yerleşik düzenden nemalanan kodamanların huzurunu kaçırmaktadır.7/88
“Milliyetyetçilik nedir?” sorusuna verilen cevaplarda şu savunularla karşılaşıyoruz: Ait olduğu ırkını {milletini} savunmak, her halukarda milletinin menfaetlerini gözetmek, milletinin kahramanlarını yüceltmek, onları kutsallaştırmak, zaman içerisinde oluşan örf ve ananeleri diri tutmak ve yaşatmak, milletini aziz bilmek ve ona büyüklük hissi vermek amacıyla masal kahramanları üretmek, kurt, bayrak, marş, arslan, kartal… gibi bazı şekil ve sembolleri kutsal kabul etmek.
Her milletin kendine ait buna benzer sembolleri vardır. Hatta bunları korumak için gerektiğinde bağlılığının göstergesi olarak canını bile vermelidir.
MİLLİYETÇİLİĞİ MEYDANA GETİREN UNSURLAR
1. Soy birliği
2. Renk birliği
3. Lisan birliği
4. Vatan Birliği
5. Yönetim şeklinde birlik
6. Menfaat birliği
1. SOY BİRLİĞİ/ IRKCILIK
Bu unsur, ırk, sülale, kavim, cins diye de ifadelendirilebilir. Buna sulb bağıda denilebilir. İnsanın dünyaya gelmesi için bir anneye bir de babaya ihtiyacı vardır. Çiftlerden türeyen çocuklar aileyi, aile aşireti, aşiret kabileyi…insanın soyu böyle takip eder. Bu soy çizgisini geriye doğru çekmeye başladığınızda insanlar beş altı kuşak gerisini bilemez. Çünkü başka ırklardan evlilikler olmuş ve soy saflığını kaybetmiştir. Örneğin, 571 Malazgirt zaferiyle Türkler Anadolu’ya gelmişlerdir. Türklerden önce burada yaşayan halk ya göç etmiş ya da yeni gelen ırkla akrabalık kurarak hayatlarını devam ettirmişlerdir. Kim bilir belki de beş kuşak ötedeki dedemiz bir rum, bir ermeni idi.
Bugün Avrupa’da bulunan Türklerin, bulundukları ülkelerde başka ırklara ait insanlarla evlilik yaptıklarını bilmeyen mi var. Bu örneklerle şunu demek istiyoruz; herhangi bir ırkı ebediyen koruma altına alıp onu arı duru bırakamazsınız. Soy nehrine başka ırklar mutlaka akacaktır. Bunu engellemeye kalktığınızda marazlar oluşacaktır. Naziler, arı ırkın dünya ölçeğinde hakimiyetinin teorisini ve politikasını yaptılar. Kalıntıları ve özlemcileri aynı çizgiyi sürdürüyorlar. Türk şovenizmi “Türkün üstün meziyetleri–ululuğu” üzerinden Rumlara, Araplara, Ermenilere, Kürtlere karşı düşmanlığı geliştirdi.
Irkcı–şovenist politikanın en sert ve bariz örnekleri Nazi Almanya’sının kendi ırkından olmayanların imhasında, Güney Afrika beyaz yönetiminin siyah Afrikalılara karşı yok etme siyasetinde, Siyonistlerin Filistin Arap halkına karşı politikalarında yaşandı. Fransız gericiliğinin Afrika’daki barbarlığı 20. yüzyılın ortalarına kadar devam etti. Cezayir halkının ulusal kurtuluş savaşını kana boğma politikası 1962’de, bu mücadele başarıyla sonuçlanana kadar sürdürüldü. Fransız emperyalistleri günümüzde de Afrika’daki entrikalarını bu halkların yararına gösterecek kadar yüzsüzlüğü sürdürüyorlar. Türk devlet ve hükümetlerinin Ermeni kırımı, Rum nüfusu göç ettirme ve Kürtlere karşı inkarcı–asimilasyoncu politikası bunlara eklenebilir örneklerden dir.
2. RENK BİRLİĞİ
Bu unsur, insanda cins şuurunu oluşturur. Bu düşünce beslendikçe zamanla öyle bir hal alır ki, kendi renginin dışındakilere alerji duymaya başlar. Bu hastalıklı hal tarihte insanların kanının ve gözyaşının akmasına kadar varmıştır. Örneğin, ABD’denin kızılderili ve siyah derili insanlara uygulanan muamele insanların malumudur. Beyaz ırkın “bu üstün” ve “özel misyonu”, Amerika kıtasında yerli halklara Amerikan saldırısı olarak tarihe geçti. ‘Kızılderili’ halkın yüzbinlercesi kırımdan geçirilerek toprakları işgal edildi.
‘Amerikan ulusu’, yerli Amerikalıların {Kızılderililer ve diğerleri}‘ soykırım’dan geçirilmesi ve Siyah ırkın köleleştirilmesi üzerinden oluşturuldu.
19. yüzyıl ‘Amerikan Tarihi’, Kızılderililere ve Siyahlara karşı ırkçı vahşetin tarihi oldu. Beyaz işgalci ve egemen için Kızılderilileri öldürmek serbestti. Başlarına ödül konmuştu ve onları öldürmek/öldürtmek ceza nedeni sayılmıyordu. Kitlesel yok etme politikası sonucu, Kızılderili nüfusu 1850’lerde yüz elli bine, 1880’de yirmi binin altına kadar düştü/düşürüldü.
Amerikan ırkçılığını besleyen diğer kaynak, siyah ırkın köleleştirilmesiydi. 1850’de üç milyon iki yüz bin civarında siyah derili insan köle olarak tutulmaktaydı. 1860’da bir siyah köle 1300–2000 dolara satılıyordu. Beyaz Kontra olarak da tanımlanabilecek olan Ku Klux Klan’ın cinayetleri devlet korumasındaydı.
Beyaz ırkın ayrıcalığı sadece 19. yüzyılda kalmadı, daha düne kadar 20. yüzyılda da okulda, lokantada, tuvalette, kütüphanede devam etti.
Theodore Roosevelt, Kızılderililere karşı politikaları; Kızılderililerin katledilmeleri ya da topraklarından zorla sürülmelerini Anglo–saksonlar’ın “ileri ve gelişkin ırk oldukları” teziyle haklı göstermekteydi.
Beyaz–Siyah evliliği 1883’e dek yasaktı. Irkçı ayrımcılık yasal düzeyde 1954’e kadar yürürlükte kaldı. Bu tarihte ise, “eşit, ama ayrı tutulma” maddeleri anayasaya kondu. Siyahlara karşı ırkçı ayrımcılık yakın döneme kadar devam ede geldi. Siyahlar Beyaz derili olanlarla aynı okulda okuyamaz, toplu taşım araçlarına onlarla birlikte binemez, aynı semtlerde ve iç içe oturamazlardı. Bunu olanaklı kılan ise doğrudan doğruya tekelci burjuvazi ve onun devlet erkini oluşturan siyasal–askeri aygıttı. {6}
3. LİSAN BİRLİĞİ
İnsanların birbirleriyle iletişim kurabilmeleri için muhatabının ne dediğini anlaması gerekir.
Bunun da inkar edilmez yolu lisandır. İnsan fikrini, aralarındaki antlaşmaları, alışverişleri ortak lisanla halleder. Bu da bir noktaya kadar bir birliktelik oluşturur. Bunun doğal sonucu olarak aynı lisanı konuşmak insaları birbirine yakınlaştırır. Elbette dilin faydası yatsınmaz. Amma velakin insanlar aynı dili konuşuyorlar diye aynı düşündükleri anlamına da gelmez. Oysa realiteler bize şunu ıspatlamıştır; ayrı ayrı onlarca lisan konuşan insanlar birbirlerini anlamasalar bile birlik olabilmişlerdir. Bunun aksi de mümkündür; aynı lisanı konuşan onlarca farklı görüşe sahip olabilirler. Dolayısıyla lisanda birlikteliği savunmak kuru bir iddiadır/kavmiyetçiliktir. Lisan insanı, insan yapan erdemleri oluşturmaz. Hiçbir lisanın başka bir lisana üstünlüğü yoktur. Önemli olan eşyayı doğru okuma biçimidir, ahlaki güzelliktir. Lisan insanların ilişkilerinde birbirlerini anlama aracıdır. Lisana üstünlük vermek veya yermek meziyet değildir. 30/22
4. VATAN BİRLİĞİ
Kişinin doğup büyüdüğü yer diye tarif edilir {genel kabul böyledir}. Arapça “vatene” fiilinden bir isim olup fiil anlamı; yerleşmek, ikamet etmek demektir.
Günümüzde vatan sözcüğü belli bir topluluğun hakim güç olarak yaşadığı, sınırları belli toprak parçasını ifade etmektedir. {7}
Belirli bir toprak parçasının insanların birliğini sağlayacağını savunmak, ufuk darlığının bir göstergesidir. Yeryüzünün tamamının halifesi olarak tayin edilen insanı, kainatın bir bölgesine hapsetmek insana yapılmış en büyük zulümdür. Allah yeryüzünün tamamının ıslah görevini kendisine iman eden insana yüklemiştir. 8/39
Hiç kimse doğacağı yeri belirleyemez. Bu bizlere sorulsaydı, bizler kim bilir dünyanın hangi kara parçasını seçerdik vatan olarak. Kişinin kendi tercihi olmayan şeyler ne yerilecek ne de övünülecek şeylerdir. Kişiyi izzetli/zelil yapan kendi tercihlerinin sonucudur. Eğer bizler başka yerlerde doğup büyüseydik, o zaman neresi kutsal olacaktı? Avrupa’da doğup büyüyen Türk çocuklarının vatanı neresidir? Doğup büyüdükleri bu vatan uğrunda ölür iseler şehit olurlar mı? O zaman hangi vatan?
Allah elçisi Muhammed aleyhisselam bu konuda da bizim en güzel örneğimizdir. Onun vatanı Mekke idi. Buna rağmen Mekke’yi feth eyledikten sonra bile Mekke’de kalmayıp Medine’ye dönmesi bize neyi anlatıyor? Bir yeri faziletli kılan şey orada uygulanılan inançla ilgili uygulamalar olsa gerek.
5. YÖNETİM ŞEKLİNDE BİRLİK
Fertler kendi idari ve devlet sistemlerinde bütünleşirler. Diğer dünya devletlerinin yönetimlerine karşı kendi idareleri arasına sınırlar koyarak kendi idarelerinin üstün değerlere ve meziyetlere sahip bulunduğunu peşinen kabullenmişlerdir. Tarihin başlangıcından ilim kültür ve medeniyet asrı olan günümüze kadar kavmiyetlerin temelini bu ilkeler oluşturmaktadır.
6. MENFAAT BİRLİĞİ
Kendi iktisadını diğer iktisatlardan farklı ve üstün görme, kendi dışındaki iktisat ve hukuklarla kıyasıya bir mücadeleye girmek. Buna “Ekonomik çıkarda birlik” denilebilinir. Diğer bir ifadeyle toplumsal egoizm de denilebilir. Kendi topluluklarının çıkarı için kendi toplulukları dışında kalan toplulukları açlıktan öldürme pahasına onların değerlerini yağmalamayı kendine mubah görür. Dün Moğolların, Cengizlerin yaptıklarını bugün Amerika, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, yapmaktadır. Dünyada insanlar nimet darlığından dolayı ölmüyor, dünya nimetlerinin adaletsiz bölüşümün den dolayı insanlar açlıktan ölüyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün {ILO}, 2012 “Küresel İstihdam Raporu”na göre, 2008–2009 yıllarındaki küresel mali krizden bu yana elli milyon kadar kişi işinden olmuş, hâlihazırda dünyada bir milyar insanın karnı aç, tüm dünyada yaklaşık yüz yetmiş milyon çocuk yetersiz beslenme nedeniyle fiziksel gelişme sorunu yaşıyor ve yılda iki buçuk milyon çocuk açlık nedeniyle yaşamını yitiriyor.
Küresel krizle birlikte uygulanan politikalar, ultra zenginlerini daha zengin yaparken, yoksulları daha da yoksullaştırarak gelir dağılım dengesini hepten kötüleştirmiş durumdadır… {8}
AKIL YÖNÜNDEN KAVMİYET İLKELERİNİN ANALİZİ
Bu unsurların, kavimleri kuvvetle bir araya getirdiği bir gerçektir. Fakat bu kavmiyetlerin insanların başına çok büyük belalar getirdiği, insanlık alemini yüzlerce parçaya böldüğü de bir başka gerçektir. Bu parçaların yok olması daima mümkündür, fakat birinin diğerine yaklaşması öbürünün beriki ile kaynaşması mümkün değildir. Bir cinsin diğer cins ile unsiyeti, bir vatanın diğer bir vatanla, bir rengin başka bir renkle, bir devletin diğer bir devletle dostluğu imkansızdır.
Her kavim diğerine hükmetme çabasını etkisiz sürdürecek beriki ötekini sömürmek için fırsat kollayacaktır. Yani kavmiyetlerde bu ilkeler yaşadığı takdirde yine bu harplerin sonu gelmeyecektir. Ve netice olarak yeryüzünde daha önce yaşamış kavmiyetteki huzursuzluklar gibi günümüz kavmiyetlerinde de karışıklık anarşi ve acılar daima var olacaktır.
Kavmiyetçilik, kendini diğer kavimlerden üstün görmektedir, bunu ilk başlatan da şeytan olmuştur.
Yeşil elmanın kırmızı elmaya ne üstünlüğü var ki!.
İnsanda var olan akıl ve şuur yok edildiğinde insan hayvanlaşır.
Hayvanlar içgüdüleriyle hareket ederler ve toplu halde yaşarlar. Karınca, arılar hep toplu halde yaşarlar. Vahşi öküzler tehlike anında inekleri ve danaları sürünün içine alırlar kendileri de savunma işini üstlenirler. Atlar tehlike anında başlarını biraraya getirerek arkalarıyla dışarıya dönerler. Bu içgüdüsel olarak savunma psikolojisidir. Hayvanlar hemcinsleriyle/ırkdaşıyla birlikte yaşar, aynı şeyleri yer ve aynı değerleri paylaşırlar.
Kendisine/fikrine güveni olmayan insanlar bu psikolojiyle hareket ederler, birlikte oldukları zaman kendilerine güvende güçlü hissederler. İçe doğru bir bükülüm yaşayan bu anlayış kişiyi güdükleştirir, ufkun daralması lokalleşmenin/gettolaşmanın diğer adıdır milliyetçilik.
Milliyetçilik, yani doğru ifadesiyle kavmiyetçilik, insan fıtratının bozulmasının ürünü olan büyük bir beladır. İnsanlığa kan, kin ve sömürüden başka bir şey kazandırmamış olan bir utanç vesilesidir. Asimilasyon, etnik arındırma ve her türlü zulme yol açan sonuçları itibarıyla insanlık suçu olan kavmiyetçilik, önemli bir toplumsal hastalıktır. {9}
Batıdaki ana yurdundan bütün dünyaya yayılan millet ideali, özellikle etnik ve dini bakımdan farklılıklar arz eden bölgelere; kin, istikrarsızlık, kavga ve terör götürmüştür. Millet, her siyasi teşebbüsün öznesi ve milli kimliğini, insani her değerin ölçütü yapan bir doktrin olarak milliyetçilik ortaya çıktığı andan itibaren tek bir insanlık, tek bir dünya topluluğudur. Milliyetçiliğin, siyasi topluluğa kazandırdığının aksine, kültür topluluklarını kaçınılmaz şekilde birbirine düşüren ve sadece kültürel farklılıkların miktar ve çeşitliliği düşünüldüğünde olsa olsa insanlığı siyasi ve ahlaki bir girdaba sürükleyecektir…
[1] Kur’an Kavramları C.7 S.1017 Ahmet Kalkan
[2] Ethos: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar {www. ethosfelsefe. com}
[3] Smith, A.D. Milli Kimlik, 1994 İstanbul iletişim Yayınları
[4] Luigo, Nationalism and internationalism 1946 Newyork
[5] 9 Işık S, 16 Ankara 1980 Alparslan Türkeş
[6] Irkçılık, Şovanizm ve Miliyetcilik Üzerine Birkaç Söz {www. özgürlükdünyasi. org}
[7] Kur’an Kavramları C.7 S.1010 Ahmet Kalkan
[8] Haber Analiz, Küreselleşen dünyada gelir dağılımı
[9] Kur’an Kavramları C.7 S.1020 Ahmet Kalkan
iktibasdergisi.