Kürtçe Anadil Eğitimi Tartışmaları, Devletin Samimiyeti ve Çözüm Önerilerimiz

Sedat DOĞAN
VAN 27.10.2012 11:09:59 0

Anadil, bireyin, kendi varoluşunu koruyup ispatlayarak kendisi, yakın çevresi ve yabancısı olduğu topluluklarla diyalog kurabilmesinin en fıtri, gerçekçi ve temel aracıdır.

Anadil bireyin dış dünya ile kurduğu en doğal bağ ve iletişim kanalıdır. Onun için Anadil ile okuyup yazmak, konuşmak, eğitim ve iş görmek…… Özetle anadil ile yaşamak, insanoğlunun tarih sahnesinde görüldüğü günden bu yana, bütün medeni toplumlarda hatta ilkel kabilelerde bile kullanıla gelen fıtri bir haktır. Ertelenemez temel bir insan hakkıdır...

Yeryüzüne gelmiş geçmiş bütün felsefelerde, kutsal öğretilerde, özellikle İslam tarih silsilesinde, Kurân ve Sünnet'te anadilin yani fıtri dilin hayatın her alanında kullanımına vurgu yapılır. Yasaklanmasına dair en ufak bir ima veya işaret yoktur. Tam tersine farklılıkların yaşamasına teşvik vardır.

Mesela, Allah tarafından birer elçi, arındırıcı, eğitici, yol gösterici olarak gönderilen her nebi veya resul peygamberin gönderildiği topluluğun dili ile konuşması,mesajını o topluluğun dili ile onlara iletmesi ders almasını bilenler için son derece öğretici bir mesaj içerir. Kur'ân’da dillerin farklılığı Allah'ın bir rahmeti olarak tanımlanmıştır.

Rum/22:Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”(Diyanet işleri Meali­-Yeni)

Ayrıca dil ve kavimlerin farklılığı bir tanışma, eşit haklara sahip bir kardeşleşme, doğru bir hukuk ortaya koyma vesilesi olması hasebiyle bütün dil ve kavimlere aynı üstünlükte eşit bir statü tanımıştır.

Hucurat 13:”Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. (Diyanet Vakfı)

Allah, yaratmış olduğu hiçbir kavim ve dilin ne özel dostu ne de düşmanıdır. Onun için Allah katında sadece tek bir dil veya kavimin kutsiyeti yoktur. Varsa bütün dil ve kavimler muteberdir. Hatta bir ayeti kerimede doğanın, eşyanın, su, hava, taş, toprak ve börtü böceğin dahi kendi lisan-ı halleriyle Rablerini tesbih etme vurgusu vardır. Yine hadislerde geçer:

El-lisan u we'l-insan: Her bir dil bir insandır. Yani kendine özgü bir dünyadır.

Bu nedenle farklı kavimlerin kendilerine özgü fıtri özelliklerini ve dillerini çeşitli bahanelerle ortadan kaldırmaya kalkışmak. Onları tek tipçi kültürel bir tahakküm altına almaya çalışmak Allah'ın ayetlerine karşı çıkmaktır. Kutsalıçiğnemektir.

Bunu yapan Kürt, Türk, Arap, Fars, İngiliz, Alman, Fransız… Kim olursa olsun aynı suç ve günahı işlemiş olur. Varsın bir peygamber veya evliya çocuğu olsun, bu onu Allah'ın yasasını çiğnemiş olma vebalinden kurtarmaz. Kurtaramaz.

Dolayısıyla Allah tarafından bir yaratılış hediyesi olarak insana verilmiş olan Anadil gibi temel bazı insan haklarının günümüzün tekçi ulus batağına saplanan siyasetçi, lider ve aydınlar tarafından insanlardan esirgenmeye çalışılmasının akıl ve vicdan ile izah edilecek bir yanı yoktur.

Esirgenme veya engelleme şöyle dursun, faşizan dayatmalarla farklı birey ve topluluklarıbir asimilasyona tabi tutup onları özlerinden uzaklaştırmak, cebr ile onları bir yok oluş sürecine tabi tutmaları, proje sahiplerini çok ciddi, çok yönlü sorgulamaların hedef tahtasına oturtur.

Hele bu lider ve kadroların Müslümanlık gibi bir iddiaları varsa bu projeleri yürürlüğe koyarlarken binlerce kez düşünmeleri gerekiyor. Yoksa hem Allah hem de toplum katındaki Müslümanlık iddiaları kuru bir iddiadan öteye geçmez. Allahın işini Allaha bırakıyoruz. Ama toplum nazarındaki itibar güvenirlik katsayılarıyerlerde sürünür diyebiliriz..

Daha açık ifade edersek günümüz Türkiye’sinde, ileri bir demokrasiye sahiplik iddiası olan. Komşularını ve bazı batılı ülkeleri topluluk hakları, özellikle Balkan Türklerinin haklar konusunda sık sık eleştiren.

Bütünİslam coğrafyasından daha sahih bir dindarlığa(Müslümanlığa) sahibiz şeklinde bir iddiası olan günümüz Türkiyesi’nin AKP hükümeti ve onun Başbakanı olan Recep Tayip Erdoğan ve yol arkadaşları, sıra Ortadoğu’daki toplam nüfusları 40 milyonu aşan ve bu nüfusun yaklaşık 25 milyonu kendi vatandaşları olan Kürtlerin özellikle anadil ve benzeri hakları ve diğer sorunları konusuna gelince hem İslami hem insani hem de dirayetli, öngörüsü geniş yöneticilik açısından sınıfta kalmışlardır.

Ülkenin bütünü için yaptıkları hizmetler onlara ne kadar çok puan kazandırmışsa, Kürtlerin haklarına yaklaşımlarında ise objektif düşünebilen dünya kamuoyu ve insani bir düzlemde varlıklarının, haklarının bilincinde olan, cüzdan ile vicdan ikilemine düşmeden imanlarının mesuliyetini taşıyan Kürtler nezdinde ise o kadar puan kaybetmişlerdir. Kendileriyle çelişkili bir duruma düşmüşlerdir.

Kürt meselesi, onlar açısından eylem ve söylemlerinde bir tutarlılık ve samimiyet sınavının ön koşulu haline dönüşmüşdurumda…

Başbakan Almanya’ya, Balkanlara gidiyor. Oralarda gürleyerek:” Türkçe sizin anadiliniz, anadil ile ile eğitim hakkınız ananızın ak sütü kadar helal bir haktır, hakkınızdır…”diyor. Ama ülkeye dönüp sıra Kürtlerin Anadilleri ile eğitim ile taleplerine gelince: “…Anadilde eğitim, yok böyle bir şey. Haktır deniliyor. Anadilde eğitim hak değildir, Anadilin öğrenilmesi bir haktır, resmi dil Türkçedir…"(1)diyerek, konuyu bağlamından kopartarak kestirip atıyor.

Sanki Kürtlerin anlarının sütlerinin rengi kara imiş veya Kürtler insan sınıfına girmiyormuş.Haklarını kullanabilecek kadar gelişmemişler gibi bir tablo çiziyor. Kürtler, akran ve hem cinsleri olan 7 milyar insanın bütün özelliklerini taşıdıklarına göre Başbakanın bu konuyla alakalı olarak oluşturduğu algısında, zihin ve iç dünyasında ciddi bir problemin varoluş gerçeği kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Kaldıki sadece başbakan değil ekibindeki diğer arkadaşlarında da benzer sıkıntılar var. Daha önceleri Devlet Bakanı Başbakan Yardımcısı Manisa milletvekili Bülent Arınç:

“Kürtçe bir medeniyet dili değildir.”dedi. Sonra çark ederek “Ben Kürtçenin bir medeniyet dili oluşuna ikna oldum”, dedi.

En son AKP İstanbul milletvekili TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, TRT Türk’te yayınlanan Görüş Farkı adlı programda :” Kürtçe anadil eğitiminin ülkeyi böleceğini savunarak ' Kürtçe anadil eğitimini istemek şeytana uymaktır” dedi (2)Bu izahattan sonra

Kürtlerin bu çerçevede Anadil talebinde bulunmaları bir hak mıdır, bir suç mudur? Ya da gerçekten de şeytana uymak mıdır? Bu sorunun cevabına geçmeden önce şu soruları da soralım. Kimdir bu Kürtler? Nereden gelmişler, kimden ne istiyorlar, ne yapmak istiyorlar ki, ortadoğunun gündemini bu kadar işgal ediyorlar?

Objektif tarih yazımları ve kadim kaynaklar Kürtleri, Ortadoğu'nun en eski kavimlerinden biri olarak tanımlarlar. Tarihlerini milattan öncesine kadar da götürürler. Milattan sonra ise millet olarak varlıklarını günümüze kadar kesintisiz bir şekilde getirirler. Bu coğrafyanın yerleşik kavimlerinden biridir. Bu coğrafyanın medenileşmesine, Müslümanlaşmasına büyük katkıları olmuştur.

Türkler Orta Asya’dan göç ettiklerinde onlara kucak açan Kürtler olmuştur. Hatta çok ilginçtir, Müslüman Kürtler, Müslüman Türkleri Müslüman olmayan Türklere karşıkorumuşlardır.

Kürtlerin anavatanları Dicle-Fırat havzasıdır. Zamanla doğu batı ekseninde Türkiye'nin doğu yarısının tümü ve batıdaki önemli kentlerine, Suriye'nin kuzeyşeridi, Irak'ın kuzeyi, İran'ın batısı, Azerbaycan, Ermenistan, Kafkasların içlerine kadar yayılmışlar. Politik nedenler ve iş göçünden dolayı bugün Avrupa"da hatırı sayılır bir Kürt nüfusu barınmaktadır.

Bu coğrafyanın eski adı “Mezopotamya’dır.”Bereketli hilal “olarak da tanımlanır. Tarihte ilk olarak Selçuklular döneminde “”Kürdistan””olarak kayıtlara geçer.

Kürtlerin vatanı olan toprakları hem jeopolitik, hem de ekonomik açıdan çok önemli bir kavşak noktasıdır. Tarih boyunca bu rolü oynamıştır. Dünya ekonomisinin beyni olan petrolün önemli bir kısmına, Ortadoğu'nun can damarıolan su kaynaklarına ve çok değerli maden yataklarına beşiklik etmektedir.

Fakat buna rağmen şu anda Afrika"dan sonra yeryüzünün en fakir ve sıkıntılı bölgelerinden birini oluşturuyor. Coğrafyalarının yapısı gereği tarım ve hayvancılığa dayalıköylü-dışa kapalı bir toplumdur. Din ve Geleneğin egemen olduğu bir yaşam seyirleri vardır. Son yıllarda sosyal çalkantıların etkisiyle şehirleşme ve buna paralel gelişen bir modernlik gözlemleniyor.

Bugünkü nüfusları 40–45 milyon arasıtahmin edilmektedir. Kürt nüfusu çok genç ve doğurganlık oranı çok fazla bir nüfustur..

Eski dini inançları, önceleri Zerdüştilik-Mecusilik, sonra İsevilik olmuş.İslamiyet'in zuhuruyla %95'i gönüllü olarak İslam'ı seçer. Geri kalanı İsevi, Yezidi ve diğer inançlara mensuplar. Şu anda Kürt toplumunun %95'i yine müslümandır. Bu Müslümanların %95'i Şafii'dir. Geri kalanları İslam'ın diğer mezheplerine tabidirler.

Kürtler Müslüman olduktan sonra din kardeşleri olan kavimlerle güç birliği yapıp güzel başarılara imza atmışlar. "Şarkın Sultanı” unvanına sahip Salahaddin, bu kavmin çocuğudur. Haçlı savaşlarında diğer kavimlerden olan Müslüman kardeşlerine önderlik ederek İslam coğrafyasını saldırılara karşı korumada çok üstün başarılar kazanmışlar. Liderlik ve fedakârlıklarıyla Müslüman Orta Doğu"yu işgalci Batı"ya karşı korumuşlardır. Sonraları Selçuklular, Osmanlıların sonuna, oradan Kurtuluş savaşına, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar da millet olarak hep din kardeşleriyle, özellikle Osmanlı'nın torunları Türkler ile kader birliği etmişler.”Küffara karşıtek millet olma”prensibiyle hareket etmişler. Kavim olarak tercihini hep Müslüman kavimlerle birlikte yaşama yönünde kullanmışlardır.

Onun için bugün sadece Türklük veya Kürtlükleriyle övünenler, eğer bu topraklara olan sevgilerinde samimi iseler, babalarının, dedelerinin o ağır süreçlerde neyin mücadelesini verdiklerine baksınlar. Hangi duygu ve ruh ile övündüklerini bir öğrensinler. Ondan sonra kendilerine bir strateji çizsinler. Ve şu anda yaptıklarının, toplumlarına ne verebileceğine karar versinler. Zira objektif bir vicdan ile o döneme bakıldığı zaman insanları kaynaştıran asli duygunun din yani islam Kardeşliği”olduğunu ve bunun çizdiği bir kader birliği olduğunu kendiliğinden görülür.

İnsanlar Arabı, Kürdü, Türkü, Farsı ile birbirlerini ne inkâr ne de imha ederek, gönül rahatlığıyla birbirlerine” kardeş”diye hitab ediyorlardı. Bu unsurların “azınlık”kavramını dahi kabul etmediler. Zira azınlığı “Gâvurluk“ ile eş anlamlı olarak algılıyorlardı… Çünkü Balkanlar'da, Yemen'de, Kafkasya'da ve özellikle Anadolu'da verilen Kurtuluş savaşlarının adı sadece Türk ırkı ve Türk ruhunun savaşı değildi. Anadolu ve civarındaki Müslüman coğrafyanın var oluş savaşı idi. Adına destan yazılan Çanakkale savaşında işgalci batılı güçlere karşı can veren, kan döken insanların ad ve milliyetleri sadece Türk değildi. Dahası bu savaşlar sadece Türkler adına ve Türkler için yapılan savaşlar değildi.

Nitekim Mustafa Kemal'in, Kurtuluş savaşını başlatmadan önce yurdun dört bir yanını dolaştığını, kanaat önderlerinin desteğini aldığını, özellikle Kürt ağa, bey, şeyh ve âlimlerinin tam desteğini aldığını, hatta eski Osmanlı bakiyesi bütün topraklardaki Müslümanların dahi bu savaşa destek verdiklerini bilmemek, görmemek zihinsel bir körlük değilse bu, bu topraklara tam anlamıyla bir ihanettir.

Bunun en somut delili Çanakkale Şehitliği'ndeki isimlerin farklılığı ve Anadolu dışından gelen”Cihad Yardımları”dır. Bunları bilmeyenler İş bankası ve Ankara'daki Atatürk Orman Çiftliği'nin hangi paralarla kurulduğunu araştırsınlar. Ayrıca Lozan ve Sevr görüşmelerini incelesinler. Mustafa Kemal,İsmet İnönü, Celal Bayar, Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak Beylerin eserlerine ve beyanatlarına baksınlar. Yeni kurulan Birinci Meclis'in aritmetiğine ve yapılan müzakerelere baksınlar.

Kürtler Kurtuluş savaşında, tarihte olduğu gibi yine Türkler ile kader birliği yaptılar. Bu birlik sayesinde Anadolu'yu işgal eden düşmanları kovmayıbaşardılar. Kurtuluş savaşını bir zafer ile taçlandırdılar. Bu zaferin ardından Cumhuriyetin temelleri atıldı.

İlk mecliste her şey kazanılan zaferin ruhuna uygun bir dil ile oturtulmaya çalışıldı. Ama bu durum ötekileştirici ve bölücü milliyetçilikten fazla etkilenmiş cumhuriyetçi kadronun işine gelmedi. Birinci meclis lağvedildi. Bu kadro sembolik bir seçim ile tahkim edilip güçlendirildi. Bu seçimden sonra bu kadro, kurtuluş savaşının temel amaç ve hedeflerine ters düşen politika ve yasaları bir bir uygulamaya başladı.

Din, Namus, Vatan uğruna verilen savaş, “Ümmet-i Muhammed”aşkına verilen savaş, kazanılan zafer amacından saptı. Önce saltanata karşı çıkma adı altında dini değer ve kurumlara karşı cephe alındı. Sonra Anadolu'daki kavimler mozaiğinden tek bir ulus oluşturma, daha doğrusu Türk ulusunu inşa etme ameliyesine girişildi.

Osmanlı bakiyesi Anadolu'nun çoğul kimlikleri, hoşgörüye dayalı dini değer ve birbirlerini kabule dayalı birlik içindeki farklılıkları kabul anlayışı sabote edildi. Her şey yeni ulus kimliğinin inşasına uygun bir şekilde kurgulanmaya başlandı. Anadolu toplumunun bütün kesimlerine Türk ruhu, Türk kimliği ve kültürünü esas alan bir form, zorla dayatılmaya başlandı.

İşte Kürtler için gerçek sıkıntı tam da burada başladı, diyebiliriz. İlk ciddi isyanlar bu dönemde baş gösterdi. Aslında bu isyanlarda bile Kürtlerde ayrı bir devlet kurma fikri değil, devleti ıslah edip Osmanlı'daki uygulamasından da daha adil bir hale döndürme düşüncesi egemendi. Üzerinde çokça spekülasyon yapılan Şeyh Said isyanı tam da bunu yapma isteğinin adı idi.

Bu isyanın bastırılmasından sonra Kürtlere dair her şey değişik bir mecraya girdi. Yeni cumhuriyet yönetiminin oturmamış olması. Buna bağlı olarak üretilen iki öcü veya fobi, irtica paranoyası ve Komünizm tehlikesi, Kürtler üzerinde çok ağır bir baskı aracına dönüştü.

Kürde dair her şeyin nefesini kesti. Bunun adı istiklal mahkemeleri, Takrir-i sükûn, zorunlu göç, tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması, tevhid-i tedrisat oldu. Kişi, yer ve mekânların isimlerinin Türkçeleştirilmesi hatta ezanın Türkçeleştirilmesi dahi bu bağlamda değerlendirilebilir.

Bu iki fobi ile özellikle Kürtlere ait olan her şey yasaklar kapsamına girdi. Kürtlerin varlıkları dâhil her şeyleri yok sayılmaya başlandı. Bu zorbalık Anadolu'nun hem tarihi verilerine hem sosyolojik ve kültürel gerçeklerine aykırı olduğu için ters tepti.

Devleti birleştiriyorum derken bölünme düşüncesinin gelişmesine yol açtı.Devletin, birliği ve modernleşmeyi sağlama adına yanlış politikaları bu ülkedeki bölücülüğün ve irticanın ana kaynağını oluşturdu demek bir devlet düşmanlığı veya kehanet falan değildir. Tam tersine acı bir gerçeğin ifadesidir.

Kürtler,1.Dünya Savaşı"na kadar kendi bölgelerinde kâh otonom, kâh yarıotonom halde, göreceli bir özgürlüğe sahip bir millet olarak, varlıklarınısürdürmüşlerdir. Ciddi bir etnik asimilasyona maruz kalmamışlardır. Eğer öyle birşeye maruz kalsalardı varlıklarını bugüne kadar koruyup sürdüremezlerdi.

Fransız ihtilali sonrasında Avrupa’da gelişip kurumsallaşan milliyetçilik olgusu İslam coğrafyasına da sirayet edince, Osmanlı Devleti topraklarıüzerindeki hükümranlığını koruma adına merkezi otoriteyi sağlamlaştırmaya çalıştı. Katı yönetim tarzları yüzünden “Ümmet” adlı mozaiğin egemen olduğu bir coğrafya ulusçuklara doğru bir evirilme yaşadı.

Balkan savaşları ve Birinci dünya savaşından sonra bu ayyuka çıktı Artık her kavim kendi başının çaresine bakma gibi bir yola saparak kendi devletini kurmak gibi bir telaşın içine düştü. Bu durum Kürtleri de etkiledi. Özellikle avrupada eğitim görmüş bazı aydınlarında “Bağımsız bir Kürdistan” hayali gelişti. Ama buna rağmen Kürt milleti bir devlet kurmak için Müslüman olan veya olmayan bir millet veya kavim ile sıcak bir çatışmanın içine girmedi.

Birinci dünya savaşındaki o karmaşaya ve İttihat ve Terakkinin bütün yanlışlarına rağmen yine de millet olarak Hilafete, Osmanlıya dolayısıyla Türklere karşı bir ihanet içerisine girmedi. Fakat Kürtler o süreçte maruz kaldıkları bölünme ile yeni ve çok büyük sıkıntıların içine çekilmiş oldular. Bu havzada 80-90 yıldır yaşanan dram, dünyanın hiçbir yerinde bu şekilde yaşanmamıştır. Bu öylesine karmaşık bir şeydir ki dram-trajedi ve komedi iç içe yaşanmaktadır.
Savaş sonrasında Kürtlerin vatanları, toprakları, 5-6 devlet arasında paylaştırılmıştır Bu parçaların biri Irak"a, biri İran"a, biri Suriye"ye, biri de Türkiye"ye verilmiştir.

Bir kavim, bir millet değerleri, kültürü ve topraklarıyla dört- beş farklıparçaya bölünmüştür. Dört çocuk babası bir Kürt düşünelim. Baba ölüyor. Babanın evi, varidatı ve çocukları birileri tarafından dört farklı parçaya bölüştürülüyor. Bu parçaların biri Farsların, biri Suriye Arabı’nın, biri Irak Arabı’nın, biri de Türklerin payına düşüyor. Bu çocukların bu adamlar tarafından evlat edinilmeye çalışıldığını düşünelim. Ve bu adamların her birinin kendi ırklarının aşırı milliyetçisi ve hak-hukuk, Allah"tan, kitaptan bihaber olduklarını varsayalım. Bu çocukların da babaları tarafından kendilerine özgü bazı değerlerle yetiştirildiğini ve bunun farkında olduklarınıdüşünelim. Şimdi bütün faraziyelerimizi bir araya getirelim ve ilk etapta aklımıza gelen bu traji-komik sahnenin ağırlığı ne ise Kürtlerin bugün Ortadoğu"da yaşadığı da odur.

Peki, Kürtler bu coğrafyada ne zaman sorun haline geldiler? Aslında hiçbir zaman sorun haline gelmemişler. Hep birileri onları sorun haline getirtmiştir. Coğrafyaları üzerine hesaplar yapmıştır. Onları inkâra ve imhaya kalkışmıştır. Topraklarını işgal etmiştir. Bu da kaçınılmaz olarak bir huzursuzluğa ve nizaya sebep olmuştur.

Bu bağlamda eğer biz Kürtleri, sırf ırkları ve bazı insani taleplerinden dolayıbir sorun olarak algılarsak, komşuları olan bütün kavimleri –Türk, Arap, Farsı – de sorun olarak algılamak zorunda kalacağız. Çünkü bu kavimlerin hepsi üç aşağı beş yukarı aynı toprağı paylaşıyorlar. Hak-hukuk düzleminde aynı özgül ağırlığa sahipler.

Ve biz haklar noktasında bu kavimlerden birini diğerine karşı üstün olarak algılayıp ifade edersek bu bizi çok daha kanlı bir kaos ve karmaşaya sürükler. Tıpkı Yugoslavya"daki etnik boğazlaşma gibi bir tablo ile karşılaşabiliriz. Ama kendisine haksızlık yapılanın hakkını makul bir yöntem ile geri verirsek hem çözüm yöntemleri ve gücümüz artar hem de başkalarınısorun olarak algılamaktan kurtulmuş oluruz. Dolayısıyla yükümüz hafifler.

M.Kemal, Kürtlerin ne istediklerini ve sorunlarını kavramsal olarak Amasya protokollerinde dile getirip “”Kürdistan Sorunu”” ifadesini kullanmıştır. Ama resmi Tarih bunu sürekli gizli tutar. Bu tespit baz alınarak Kürtlerin ne istedikleri kestirilebilinir

Şimdi bütün Kürt coğrafyasında fiili olarak yaşanan bu ve buna benzer olumsuzlukları üst üste koyduğumuzda Kürtlere dayatılan ırkçı politikalara tepki olarak yeni Kürt neslinin değerlerinden nasıl koparıldığını, buna paralel olarak katı bir ırkçılığa doğru nasıl itildiklerini çok rahatlıkla görebiliriz.

Nitekim öyle de oluyor. Olmayan bir irtica öcüsü hiçbir zaman hortlamadı ama komünizm öcüsü, ilericilik, çağdaşlık, eşitlik ve kurtarıcı sosyalizm adı altında hem Türkiye'ye hem de Kürtlere çok pahalıya mal oldu. 40 ile 70"li yıllar arası bu işin bir çeşit kuluçka evresi oldu.
PKK adı altında 70'lerden sonra çok katı bir şekilde patlak verdi. Devlet de yine aynı katılıkla bunun üzerine gitti. Ondan sonra yaşananların çoğunu hemen hepimiz bir şekilde yaşayarak gördük. Bunların nelere mal olduğunu birkaç cümle ile özetleyelim:

1-Haddi hesabı olmayan insan hakları ihlali. Hem PKK hem de güvenlik güçleri, Jitem, Kontra timleri, Korucular bu ihlalleri yaptılar. Bu hadisede 30 bin ile 50 bin civarında insan kaybı yaşanmıştır. İnsan ne olursa olsun insandır. Herkesin yaşam hakkı kutsaldır. Bir insanı öldüren bütün bir insanlığı öldürmüşolur. İnsanın yaşama hakkını elinden alacak hiçbir gerekçe meşru olamaz. Hele demokrasi iddiası, medenilik savı ve özgürlük aşkı yollu ifadelerin çok kullanıldığı toplumlarda bunu yapmanın hiçbir mantığı olamaz.

2-Yakılan, yıkılan köy sayısı 4–5 bin civarındadır. Göçe zorlanan insan sayısı 3–4 milyondur. Bu trajedinin yarattığı varoş- getto kültürü, mafyalaşma, işsizlik, yoksulluk, ahlaksızlık, kap-kaç, linç türü şiddet paranoyaları başını almışgidiyor…

3-Üretimden mahrum bırakılan milyonlarca insan ve arazi, ülkenin bu uğurda harcanan haddi hesabı olmayan kaynakları. Bütün bunlar bir araya geldiğinde devasa bir rakam çıkar karşımıza. Son 30 yıldır bu sorunu “şiddet”diliyle çözmek için harcanan kaynaklar eğer Barışın dili için harcansaydı şu anda iki tane Türkiye daha kurulurdu.”her birimizin milli gelirden alacağı pay 15-20 bin doları bulurdu.

4-Bin yıllardır bu topraklarda kendi dillerini, inançlarını ve kültürlerini koruyarak gelen Kürtler, bu gün yaşanan kaos ve çatışmalı süreç yüzünden her açıdan bir deformasyon yaşayarak bir çürüme ve yok oluşa doğru sürüklenmiş durumdalar. Daha düne (1980) kadar Türkiye’de yaşayan 20-25 milyona yakın Kürt nüfustan Türkçe konuşup yazabilen insan sayısı %10’u geçmezken, bu gün kendini Kürtçe ifade edebilen insan sayısı % 20’lerdedir.Kürtçe yazıp okuyabilen % 2,5’i zor bulur. Büyük şehirlerden sınırdaki kırsal köye kadarki çocukların oyun dili Türkçe, oyunları Türkçeleşmiş durumda. Ebeveynleri özellikle anneleri ile diyalogları Kürtçeden bozulma bir Türkçe’ye dönmüş.Pazarın, yaşamın dili Türkçeleşmiş.

Biz insanların yeni bir dil öğrenmelerine asla karşı değiliz. Karşı olduğumuz bir toplumun sahip olduğu dil, kültür ve geleneğin devlet eliyle, çeşitli argümanlarla yok edilmeye çalışılıp onun yerine absürd bir şeyin ikame edilmesidir.

Türkiye'de bunlar yaşandı günümüze kadar. Kürtlerin yaşadığı diğer ülkelerde de üç aşağı beş yukarı buna benzer şeyler yaşandı. Ama sonuçta hepsinin kesiştiği nokta Kürtlerin inkârı ve imhasına varana değin Kürtlerin politik sahneden silinmesidir. Her hangi bir talepte bulunamaz hale getirilmeleridir. Amaç elde ettikleri güç, avantaj ve toprakları koruma. Bu yolla varlıklarını sürdürme arzusu.
Bu acı tecrübeler bize şunu öğretti. Kürtlerin yaşadığı coğrafyada bu sorununşiddet ve kan ile çözülemeyeceğini hem Kürtler hem de muhatapları ağır bedeller ödeyerek anlama noktasına geldiler,diyebiliriz..

Konuyu laf kalabalığına boğup şuraya, buraya çekmenin hiç kimseye bir yararıolmaz. Artık herkes her şeyin farkında. Eski adet ile yeni köyler artık yönetilmiyor. Hepimize faydası dokunacak olan şey şudur. Konuyu adam gibi tanımlayıp, bu tanımın ruhuna uygun çözümler üretmektir.

Esas konumuz anadil talebi. Bunun temel bir insan hakkı olduğunu vurgulamıştık. Barışçıl bir yöntem ile bunu istemek asla bir suç değildir. Hiçbir yasa İnsani bir talebin insani bir yöntem ile istemini suç olarak tanımlayamaz. Asıl suç bu hakları vermemektir. Suç olan, haklar için şiddet uygulayıp kan dökmektir. Yukarıda izah ettiğimiz tablo ışığında bu konuya baktığımızda Kürtlerin bu insani hakkı karşısında ayak diretenler her açıdan korkunç bir çelişki içerisindeler.

Mesela Türkiye"nin Balkanlarda kalan Türklerin, Irak Türkmenleri, İran Azerileri, Çin, Uygur Türklerinin ana dil talebi ve diğer haklarını bir devlet politikası ile can siperane savunurken, kendi vatandaşları olan Kürtlere bu hakkı çok görmesi, vatanı bölmeye matuf bir talep olarak algılaması ne ile izah edilebilinir?

Daha tuhaf olanı da şudur. Bu ülkede yaşayan azınlıkların, bu ülkede hiç vatandaşı bulunmayanların sahip olduğu haklara baktığımızda bu ülkenin sınırları,toprakları için canlarını veren, askerlik yapan, vergi veren, cebinde t.c. kimliğini zorunlu olarak taşıyan kürt vatandaşları olarak hakikaten aklımız karışıyor.

Bu ülkede İlkokuldan başlayıp üniversiteye varana kadar yabancı dil ile eğitim veren okullar var.. Ermeni, Rum, Musevi, Alman, Fransız, Amerikan liseleri ve üniversitelerimizdeki bu ülkelere ait filolojiler, Kültür ve edebiyat kürsüleri var. Olsun. Olması da gerekir. Ama nedense bütün bunlar bizde bir bölünme fobisi oluşturmuyor. Tarih boyunca bizimle her türlü kader birliğini yapmış din kardeşimiz, yurttaşımız, bu yurdun yurt olması için en az bizim kadar kan dökmüş ve hala dökmeye devam eden Kürt kardeşlerimize sıra gelince ödümüz kopuyor.

Bu çelişkinin izahı zor.. Bir yandan barış demokrasi, özgürlük, çok kültürlülük, Açılım ve Kürt sorununa kansız çözüm diyeceğiz. Öte yandan insanların en tabii, fıtri, temel haklarını ülke menfaatleri gereği tehlikeli bir istek olarak algılayacaksınız. Daha kötüsü bu Terör Örgütünün talebi diye katı bir tutumla karşı duracaksınız. En kötüsü de bu talebi Şeytana uyma olarak değerlendireceksiniz. Bu beyler ya burunlarının ucunu göremiyorlar. Ya daşeytan bir yerlerinden girmiş, mantıklı düşünüp konuşmalarına izin vermiyor. Bu nedenle herkesi kendileri gibi ebleh sanıyorlar.

Bir defa Kürtlerin anadil talebi, cumhuriyetin kuruluşundan öncesine dayanır. Mevcut örgütlerin hiç biri daha doğmamışken dillendirilmiş bir talepleridir. Ve bütün Kürtlerin, mevcut örgüt ve partilerin varlık ve istemleriyle birinci derecede alakası olmayan en insani talepleridir. Özetle Kürt İnsanının ve Kürdistani bir insanlığın bir var oluş talebidir.

Bunu bilmeyenler Osmanlının son dönemindeki tartışmalara baksınlar. Sultan Abdulhamidin Üstad Bediüzzaman Saidi Kürdi’yi tımarhaneye niçin attırmak istediğinin arka planına baksınlar. Molla Mustafa Barzani’nin ve Gazi Muhammedin ırak ve İran devletlerine kabul ettirdikleri anlaşmalara baksınlar.Şeyh Said ve arkadaşlarının kıyam gerekçelerine, Kürd Azadi örgütünün temel amaçlarına baksınlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümetleri bu hükümet de dâhil sorunun çözümü konusunda samimi değiller. Daha önce hiç yapılmamış,konuşulmasına dahi cesaret edilmemiş pek çok şeye imza atmalarına rağmen samimi değiller. Amaçları sorunu köklü bir şekilde çözmek değil mevcut şiddet veısrarcı taleplerin gazını alıp yönetilebilir hale getirmektir. Hakkı ve adaleti teslim etmemek için sürekli yan çiziyorlar. İpe un sererek vatandaşın kafasını karıştırıyorlar.

Bir an için düşünelim. Bu devlet kurulduğundan beri bu sorunla boğuşuyor. Bu sorun son 30 yıldır nelere yol açmış yukarıda izah ettik. Daha nelere yol açacak belli değil. Kapı komşuların olan, senin onlara zaman zaman “Benim Kürt kardeşlerim” dediğin 40 milyon insanın konuştuğu ve bu kardeşlerden 25 milyonu senin vatandaşın olan bir millettin anadil eğitim talebini, ona seçmeli ders olarak vermeyi önermek, o millete bir hakkı teslim etmekten ziyade onunla dalga geçip aleni bir şekilde ona hakaret etmektir. Anadilleri Kürtçe olmayan milletlere bu dilin eğitim ve öğrenimi seçmeli ders olarak önerilebilir. Örneğin tüm ülkede sağlıklı bir iletişim ve diyalogun kurulması için Türk ve Araplara seçmeli ders olarak önerilebilir. Bunun şundan hiçbir farkı yok. Siz kalkıp İstanbul-Ankara ve Anadolu’nun homojen Türk nüfusun yaşadığı il, ilçe ve köylerinde Kürtçeyi resmi dil, Türkçeyi de seçmeli dil olarak dayatıyorsunuz.

Bunun bu coğrafyadan okunmasının karşılığı budur. Bu size ne kadar gerçekçi, ve sorun çözücü geliyorsa taktiri size bırakıyorum sayın muhteremler.

Ama bildiğimiz bir şey var bizim zevatın bu konuda samimi olmayışlarıdır. Eğer samimi iseler bu meselenin dünyadaki çözüm örnekleri ve modelleri istemediğimiz kadar çoktur. Çözümde samimi iseniz. Buyurun size bazı çözüm modelleri ve örnekleri.

“ 1-Müslüman Pakistan Modeli:

Bu öyle bir modeldir ki, ülkedeki tüm etnik unsurları, tüm dini kesimleri, tüm alt kimlikleri kapsayıcı özelliği var. Ülkedeki en ufak azınlıklar dâhil, hiç kimse dışlanmamış.

Pakistanİslam Cumhuriyeti, 2 resmî dili olan bir devlettir. Bu diller, Urduca ve İngilizcedir.

2-Hıristiyan + Müslüman Makedonya Modeli:

Tüm dinlerin ve dillerin özgür, tüm toplulukların kardeş olduğu bir ülke. Türkiye’de milyonlarca Kürt çocuğunun kendi anadiliyle eğitim alma hakkı yokken ve bu yöndeki talepler bile en çirkin itham ve baskılara muhatap olurken, Türkiye’de 20 milyonluk bir nüfusa sahip Kürtler daha odur manavdaki soğan etiketine “Pivaz” yazdırma kavgasıverirken, sayıları sadece ve sadece 77 bin olan Türkler’in Makedonya’da hangi haklara sahip olduklarına bir bakalım:

Makedonya’da Türkler ilkokuldan üniversiteye kadar kendi anadilleriyle eğitim alma hakkına sahiptirler. Türkçe eğitim veren ilkokullar, ortaokullar ve liseler vardır. Üniversitelerde ise Türkçe eğitim veren özel bölümler vardır.

Makedonya’nın başkenti Üsküp, 670 bin nüfuslu büyük bir şehirdir. Bu metropolde Türker’in nüfusu ise sadece 12 bin’dir. Yarım milyonu aşkın bu kocaman şehirde sadece 12 binlik küçük bir azınlık oldukları halde kendi anadilleriyle üniversite okuma imkânına sahipler.

Öte yandan, 2 milyon nüfuslu bir şehir olan Diyarbakır’daki Kürt gençlerinin bırakın üniversiteyi, ilkokulu bile kendi anadilleriyle okuma hakları yoktur ve 2 milyonluk Diyarbakır’ın tamamı Kürt’tür.

Bu tablo Kürtçe anadil eğitimi ve talebinin ülkeyi bölecek şeytani bir girişim olarak telaffuz edebilecek kadar dengesini kaybetmiş vatan perver,vatan evlatlarının dikkatine sunulur.

Dil

Konuşan kişi sayısı

Nüfûsa oranı

Dilin statüsü

Makedonca

1.297.981 kişi

% 64, 18

1.Resmî Dil& Eğitim Dili (Üniversite Dahil)

Arnavutça

509.083 kişi

% 25, 17

2. Resmî Dil&Eğitim Dili (Üniversite Dahil)

Türkçe

77.959 kişi

% 3, 85

Eğitim Dili(İlk, Orta ve Lise /Üniversitede Özel Bölüm)

Çingene Dili

53.879 kişi

% 2, 66

Eğitim Dili(İlk ve Ortaokul)

Sırpça

35.939 kişi

% 1, 78

Eğitim Dili(İlkokul)

Boşnakça

17.018 kişi

% 0, 84

Seçmeli Ders(Haftada 2 Saat)

Ulahça

9.695 kişi

% 0, 48

Seçmeli Ders(Haftada 1 Saat)

Macarca

2.003 kişi

% 0, 1

İsteyen Özel Kurs Açabilir

Cengaver vatan perverlerimizin uykularının kaçmaması için bir de şu tabloya baksınlar.

İşte size Arnavut nüfusun yoğunlukta olduğu Yugozapaden Region (Güneybatı İli) sınırları içindeki şehir ve köylerin “çift dilli” isimleri:

Makedonca adı

Arnavutça adı

Ohrid

Ohri

Struga

Strugë

Vevçani

Veçan

Kiçevo

Kërçova

Debar

Dibra

Zayas

Zajazi

Makedonski Brod

Brodi Maqedoni

Drugovo

Drugova

Elşani

Helshani

Gorna Beliça

Belica e Sipërme

Dolna Beliça

Belica e Poshtme

Biçevo

Bixhova

Bogoyçi

Bogovica

Boroeç

Boroveçi

Brcevo

Bruqeva

Burineç

Burineçi

Draslayça

Drasllavica

Drenok

Drenoku

Frangovo

Frëngova

Radolişta

Ladorishti

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere 2 resmî dili olan Makedonya’da her yerleşim biriminin iki ismi vardır ve bunlar birlikte kullanılır.

3-Hristiyan İsviçre Modeli:

Ülkede Konuşulan Tüm Yerli Dillerin “Resmî Dil”Statüsünde Olduğu Bir Ülke .Bu ülkede hiçbir dilin diğer bir dile, hiçbir kavmin diğer bir kavme, hiçbir ırkın diğer bir ırka herhangi bir üstünlüğü yoktur. Ülkedeki yerli halklar tarafından konuşulan bütün ana diller “resmî dil” statüsündedir; ülkede ne kadar dil konuşuluyorsa devletin de o kadar resmî dili vardır. Ülkedeki bütün resmî tabelalar ve trafik işaretleri, ülkede konuşulan dillerin hepsiyle birden yazılır. bir şehirde veya köyde yaşayan insanlar hangi dili konuşuyorsa, o şehir veya köyün ismi de o dildedir. Bu durum ülkeyi bölmek bir yana, bilakis bölünme gibi tehlikelere karşı bir emniyet sübabıdır. hiç kimse kendisini bu toprakların asıl sahibi, yekdiğerini de bir sığıntı, yabancı olarak görmez. Kimse de aslını inkâr edip kendisini başka bir kavme nisbet etmeye zorlanmaz. Herkes kendisidir ve üst kimliği“isviçreli” olmaktır.

İsviçre’de konuşulan anadilleri ve bu dillerin idarî yönetimdeki adil temsiliyet haklarınıkonuşmak istiyoruz sizlerle. dört tane dilin konuşulduğu, sadece 450 bin kişinin konuştuğu İtalyanca ile sadece ve sadece 36 bin kişinin konuştuğu retoromanşça dahil olmak üzere ülkede konuşulan tüm anadillerin “resmî dil” statüsünde olduğu bilmek özellikle, ülkemizde yıllardır kangren haline dönmüş Kürt Sorunu’nun “Kürtçe anadilde eğitim” ve “Kürtçenin 2. resmî dil olup olmaması” noktalarında düğümlendiği Türkiye’ye bakmak ve süreci sağlıklı bir şekilde yorumlamak için, duracağımız en uygun yerin de İsviçre olduğunu bilmek işimizi kolaylaştırır.

Birden fazla resmî dil ülkeler için bir zenginliktir.

Yaşadığımız ülkede İttihatçı kadrolar tarafından kurulan kemalist rejim, Türk ulusçuluğu politikası güderek ülkeyi tıpkı İzlanda adası gibi “tek dil ve tek kavim”den oluşan bir ülke yapmaya çalışmış.

Bu çabasının bir sonucu olarak, Türkler dışındaki kavimlerin, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Rum, Ermeni, Gürcü, varlıkları dahi inkâr edilmiş, herkesin “Türk” olduğunu iddia etmiş,halen dahi olduğu gibi herkese “Türk” demiş, Kürtçe, Çerkezce, Lazca, Gürcüce, Arapça, bütün dilleri bizzat kanunla yasaklamış ve bu yasağa muhalefet edenleri en ağır şekilde cezalandırmış.

Kürtçe, Lazca, Çerkesçe, Rumca, Ermenice, Arapça olan bütün köy ve şehirlerin, göl ve ırmakların, dağ ve ovaların isimlerini halkın rızası olmadan zorla değiştirip onlara uyduruk Türkçe isimler vermiş, Türklükten, Türkçeden ve Türkçe isimlerden başka hiçbir şeye hayat hakkı tanımamıştır.

Oysa bugün dünya ülkelerine baktığımızda, pek çok ülkenin birden fazla resmî dili olduğunu, sadece bir resmî dili olanların bile Türkiye’de olduğu gibi diğer dillere karşı inkârcı ve asimilasyoncu bir politika takip etmediğini görürüz.

Dünya’da pek çok ülkenin 2 resmî dili vardır. Bu ülkeler şunlardır:

Büyük Britanya(İngilizce ve Galce),

İrlanda (İrce ve İngilizce),

Finlandiya (Fince ve İsveççe),

Beyaz Rusya(Biyelo Rusça ve Rusça),

Malta (Maltaca ve İngilizce),

Vatikan (İtalyanca ve Latince),

Makedonya (Makedonca ve Arnavutça),

Gürcistan (Gürcüce ve Abhazca),

Irak (Arapça ve Kürtçe),

Afganistan (Peştuca ve Dehrî Farsçası),

Pakistan (Urduca ve İngilizce),

Hindistan(Hintçe veİngilizce),

Sri Lanka (Singhalezce ve Tamilce),

Kırgızistan (Kırgızca ve Rusça),

Filipinler (Pilipino ve İngilizce),

Doğu Timor (Tetumca ve Portekizce),

Fiji (Fiji dili ve İngilizce),

Marshall Adaları (Marshall yerli dili ve İngilizce),

Palau (Palauca ve İngilizce),

Samoa(Samoaca veİngilizce),

Tonga (Tongaca ve İngilizce),

Yeni Zelanda (Maori dili ve İngilizce),

Somali (Somali dili ve Arapça),

Cibuti (Arapça ve Fransızca),

Burundi (Kirundi ve Fransızca),

Kenya (Kiswahili ve İngilizce),

Lesotho (Sesotho ve İngilizce),

Madagaskar (Malagassi ve Fransızca),

Moritanya (Arapça ve Fransızca),

Swasiland (Siswati ve İngilizce),

Tanzanya(Kiswahili ve İngilizce),

Çad (Arapça ve Fransızca),

Kamerun (Fransızca veİngilizce),

Ekvator Ginesi (İspanyolca ve Fransızca),

Haiti (Fransızca ve Fransız Kreolcası),

Kanada (İngilizce ve Fransızca).

Dünya üzerinde pek çok ülkenin de 3 resmî dili vardır. Bu ülkeler şunlardır:

Belçika(Flamanca, Fransızca ve Almanca),

Lüksemburg (Lëtzeburgca, Fransızca ve Almanca),

Bosna – Hersek (Boşnakça, Sırpça ve Hırvatça),

Vanuatu (Bislama,İngilizce ve Fransızca),

Eritre (Tigrince, Arapça ve İngilizce),

Ruanda (Kinyarwanda, Fransızca ve İngilizce),

Komor Adaları (Komorca, Arapça ve Fransızca),

Seyşel Adaları (Fransız Kreolcası, Fransızca ve İngilizce),

Bolivya (İspanyolca, Aimará Kızılderili dili ve Keçua Kızılderili dili),

Peru (İspanyolca, Aimará Kızılderili dili ve Keçua Kızılderili dili).

Dünya üzerinde, tam 4 tane resmî dili olan ülkeler bile vardır. Bu ülkeler şunlardır:

İsviçre (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Retoromanşça),

İspanya (İspanyolca, Katalonca, Galiççe ve Baskça),

Singapur (Malayca, Tamilce, Mandarin Çincesi ve İngilizce).

Afrika kıt’âsının en güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin, sıkı durun, tam 11 tane resmî dili vardır.

Evet, yanlış okumadınız; 11 tane resmî dil. Bu diller şunlardır: Afrikaans,İngilizce, Güney Ndebele, Güney Sotho, Kuzey Sotho, Swati (Swazi), Tsonga, Tswana, Venda, Xhosa ve Zuluca

Bugün Amerika kıt’âsında konuşulan onlarca Kızılderili dili vardır ancak bunlardan sadece 6 tanesi, yarım milyon ve üzeri insan tarafından konuşulur.

Amerika kıt’âsında konuşulan onlarca, yüzlerce Kızılderili dilinin hepsi de Venezuela devletinin resmî dilidir ve bu Venezuela anayasasında da belirtilmiştir. Bir Kızılderili dili ister Venezuela’da konuşulsun ister konuşulmasın, Kızılderili dili olduğu için Venezuela Cumhuriyeti’nin resmî dilidir.

Örneğin Nahuatl dili Meksika’daki Kızılderililer tarafından, Quechua dili Peru’daki Kızılderililer tarafından, Aimará dili Bolivya’daki Kızılderililer tarafından, Guaraní dili Paraguay’daki Kızılderililer tarafından, Mapuche dili de Şili’deki Kızılderililer tarafından konuşulur; bu dilleri Venezuela’daki Kızılderililer konuşmasa da Venezuela’nın resmî dilidir. Çünkü Kızılderili dilidir.

Dünyada ne kadar Kızılderili dili varsa hepsi de Venezuela devletinin resmî dilidir…”(3)

Nitekim geçtiğimiz Haziran ayında kuruluşunu ilan eden Azadi inisiyatifi de bu konuda şu temel görüş ve yaklaşımlara sahiptir.“

Kürdistan kadim zamanlardan beri Kürt milletinin yaşadığı coğrafyanın adı ve Kürtlerin vatanıdır.

Kürdistan, aynı zamanda burada yaşayan Arap, Ermeni ve Süryani halkları ile Hıristiyanlık, Yezidilik ve yaresanlik gibi birçok etnik ve dinî topluluğun da ülkesidir.

Kürdistan’ın çok dinli, çok dilli, çok mezhepli olduğu kimsenin inkâr edemeyeceği ve dolayısıyla hakkını hukukunu çiğne(ye)meyeceği bir gerçektir. Diğer bir gerçek de bu çeşitlilik içinde başat toplumun Kürt milletinin ve başat dinin -çeşitli mezhepleriyle birlikte- İslam olduğudur.

İnisiyatife göre Kürdistan, bütün bu çeşitli unsurlarıyla birlikte bir ülkedir.

Kürt halkı gibi, Kürdistan’ın Kuzeyi’nde konuşulan Kürtçe de, Kurmanc ve Kırmancki (Zazaki) lehçeleriyle birlikte kadim bir dildir.” (4)

Son söz niyetine yukarıda sıraladığımız bütün bu bilgiler ışığında iddiamız şudur. Kürtlerin bu insani/fıtri haklarının engellenmesi gayri ahlakidir. Toplumsal barışı temelden sarsan gayri insani bir tutumdur. Gerek tarihte gerekse günümüzde olsun irili ufaklı bütün çatışma, çalkantı ve savaşların temelinde bu ve buna benzeri hakların engellenme ve ihlallerinin yattığını bilmek akıl sahiplerinin yararınadır.

Her ferdinin haklarıyla mutlu olduğu, hiç bir ferdinin kendini öteki hissetmediği ülkelerin daha başarılı ve daha büyük projelere imza attıklarını biliyor ve görüyoruz. Bu topraklarda akan bir tek damla kanın vebalinin herkesten çok toplumların fıtri hakları önünde bir takım afaki gerekçelerle bariyer oluşturan emir sahibi ve yöneticilerin boynunda olduğunu bilmeleri kendilerinin yararınadır, diyoruz. Ve şu anda idrak ettiğimiz Kurban Bayramının bu topraklara gerçek bir barış,kardeşlik ve bereketin gelmesine vesile olmasını diliyoruz.

------------------------
(1)Erdoğan'dan o müdüre sert tepki-Yüksekova Haber-09 Ekim 2012 Salı
(2)Burhan Kuzu-Kürtçe eğitim istemek şeytana uymaktır.beyaz gazete haber.com -19.10.2012 cuma
(3)İbrahim Sediyani-Araştırmacı yazar- Kürt Sorununa 3 Somut Çözüm Modeli-www.Ufkumuz.com/

(4)Azadi inisiyatifi-Deklarasyon metni. Giriş bölümü. www.Ufkumuz.com/