banner259

GRAMAFON TAASSUBUNDAN TAASSUBUN GRAMAFONUNA

 
                         
VAN’A İLK GRAMAFONUN GELİŞ ÖYKÜSÜ

                                                                                                                            

       Türkü  dinlemek, çoğu kere rüyâ görmeye benzer. 

Gönlünüzü Türkünün kanatlarına iliştirip merâretin ve efkârın seslerine kendinizi salıverirseniz, rüyâlarınızda olduğu gibi geçmiş zamanlarınız size geri gelir. Kaybettiğimiz hisler ve terk ettiğimiz fikirler yeniden bizim olur. 

Türküler bazen içimizde tozlanmış bir zaman parçasını çekip açar ve başımızdaki zaman mefhumunu alt üst edip, canımız biraz acıyarak o zaman içindeki mevsimleri ve lezzetleri bir anda tekrar yaşarız. Türkülerle birlikte yıkılmış evimiz yeniden kurulur. Sevdiklerimiz yeniden dirilir. 

Eski ömrümüzden biçilmiş bir takım zaman parçaları ruhumuzu tekrar sarar. Ecdâdın gönüllerinden miras gibi süzülüp gelen Türküler bir milletin yalnız zekasının vûzuhlu sesi ve dili değil, kalbimizin ve kanımızın karıştığı ikinci bir milli lisândır. Kanaatimce Türküler ruha gizlenen sanat ihtiyacına cevap verirler. Türküler hayatın ezeli mâcerasını söyler. Gönüllerin sonsuz hülyâ ve rüyâlarını söyler.

       Türküler yalnız ses değil havanın, güneşin, rüzgarların da onlarla beraber kurduğu parıltılı tılsımlı bütün bir âlemdir. Ümitler hayatı ileriye doğru götürüp uzatırlarsa Türküler de bizi gerilere götürerek hayatın geçmiş yıllarını doldururlar. Türküler içimizde haberimiz olmadan kalan eski zamanların gönül açan lezzetleridir. Türküler ruhumuzu bir möhre gibi ören ses hevenkleridir. Gramafon hususundaki taasubumun nedeni Türküleri eski zaman hânendelerinden dinlemenin keyfiyeti gramafonda bambaşka bir gönül lezzetine dönüşmesidir. 

Bu türküleri illâ 78 devir taş plak ve köpek marka namı diğer Sahibinin sesi gramafondan dinlemelisiniz ki melâle âşina olabilesiniz. Gramafon dediysem öyle nevzuhur dekoratif Rus pazarlarında satılan ortalık malı gramafon değil muradım. En az seksenini devirmiş bir yaşın  kemâline haiz bir geçmiş zaman yadigârı olacak. İkincisi  dedenizden mevrus olacak ki  o seslerin ahengine âşina olabilesiniz. Üçüncü bir husus ta Gramafonu bahar ışıltılarının girmediği yaprak, böcek, kuş seslerinin duyulmadığı rutubetli apartmanlarda değil, bağlı bahçeli evlerde dinlemelisiniz ki Türkülerin hayâtını, manâsını ve edâsını fehm edebilesiniz.

            Türkülerin lezzetine bir visâl gibi varmak için Eylülün yazdan aşırmış günlerinde sûkutun masmavi dinlendirici sularına gömülmüş Van Gölünü tepeden gören iki katlı eski zaman  evinin göle bakan penceresinin önünde üzüm asmalarının, ceviz yapraklarının düşen şebnemi gibi, ses havenklerinin insanın gönlünü mest ettiği bir demde dinlemelesiniz ki; bu âşinalıklar iç benliğinize karışıp bir tabiât haline gelsin. Gelsin ki bir Van’lı şehr-i yâr olarak bu gâm zamanlarından kalan Türkülerin merâretini ve efkârını anlayabilesiniz.

        Sizi bilmem amma; ben ruhum için ara sıra  inzivâ demi başlatıp, sihirli bir kapıdan eski bir âleme geçip   kendimi birden  bire eski zamanının içinde hatıralar arasında buluveririm. Musikiye olan şiddetli intisabım gereğince; bu fakirin taşranın soluk atmosferinde  başlıca mütevâzıı eğlencelerinden biri  gramafon âlemidir.   Zaman zaman şehrin hayhuyundan, dağdağasından firâr edip kendi kendime susmak o eski zaman içine vâsıl olmak için kitaplarımı ve gramafonumu alıp sûkut ve sûkunun koynundaki o bahçeye doğru revân olurum. 

Bu tenhâ bağlarda ölen akşamın, gölün kızıl sularındaki batışını seyre dalarım. Bu vakitler benim için en mesût vakitlerdir.  Uzun yağmurlardan sonra ıslak topraklara ruhu okşayıcı bir hâraret serperek parlayan güneşin altında cennet köşesi bu bağda, dün akşamki yağmurun  etrafa getirdiği tazelik, Eylül güneşi,  gramafonun cızırtıları, arı vızıltılarıyla dolu neşeli berrak ömrün içinde geçmiş zamanın davûdi seslerini dinleyerek derin lezzetlerle mest olurum. Bana öyle geliyor ki hiçbir şey Eylül sonlarının bu yumuşak, mûnis günlerinin gönlümüze döktüğü şefkâtin ve şiirin tâdına erişemez.

           Benim gibi işrep ehli olmayanların içmeden mest olacakları ve sorhoş olacakları en büyük keyfiyet budur. Sükûtün koynundaki bu bağın her mevsim insanları büyüleyen bir yanı vardı. Eylül güneşi kış ayazını kırmaya başlayınca meyve bahçesinin çıplak dalları rüzgarda hu çekerken arkları kaplayan gazeller ceviz yaprakları evin göle bakan penceresinin yanındaki armut ağacının yaprakları kızıllığa büründüğü vakitler tabiatın ezeli şiirini söylerdi. 

Amikte  dereyi geçip koyu gölgeli bahçe yollarına dalınca iki yanımızda ağaçlardan sarkan cevizler kutsal  bir bahçeye erişmeyi kafasına koymuş dervişler gibi yol alırdım. Bir ruh şehrâyinine benzeyen bu mûsiki saatleri gönlümüze sinmiş zamanın helmesini dökerdi. İhtimaldir ki bir benzerine ancak  insanı kavrayan ve boğazına tıkılıp insanın göğsüne eski bir Türkü gibi çöken bu sesler küçük pencereli kerpiç evlerin gecenin sukuneti içinde sabah ezanlarının kulağımızda kalmış ulvi ve rahmani seslerini hatırlatır bizlere.

 İşte bu eskiden susmuş sesleri içimizde uzun müddet duymuş ve dinlemiş ve beslemiş oluğumuz içindir ki onların gönülden tüten ve coşan mâna ve edâlarından bir kısmını hâla duyabiliyoruz. Şimdi de Van’ ilk getirilen Gramafonun sergüzeşti bahsine girelim.

Van’a ilk getirilen Gramafonun hikayesini Van’ın eski kadim ailelerinden olan Davullumüftüoğulları’ndan Rahmetli Sabri Es’in hatıralarından aktarıyorum. Sabri Es askeri rüştiyi Van’da okuyor. Daha sonraki tahsilini İstanbul’da tamamlıyor. Uzun yıllar hakimlik yapmış kendisi  1887 doğumlu 1942 de rahmete gidiyor. Şimdi aşağıda aktaracağım Gramafon ile ilgili bilgiler kendi hatıratından çıkardığım bilgilerdir.

         VAN’A İLK GRAMAFONUN GETİRİLİŞ ÖYKÜSÜ

        1322 (1906)  senesinin ramazanı idi.  Van’da Orta kapıdaki kahvelerden birisine gramafon getirildiğini duyduk. 

Bir gün Amca zadem Kemal bey, akşama beni götüreceğini söyledi, daha önce babaannemden müsaadesini almış imiş.

Babam pek genç yaşında ölmüş beni yetim bırakmıştı. Babaannem beni sıkı bir disipline tabi tutardı. Talihe bakınız ben üç yaşında iken annemde ölmüştü.  Tahsil ve terbiyeme amcalarım Tevfik Kemal beyler çok itina ederlerdi.
Yurt sevgisini ve tarih zevkini bu iki velinimetimden aldım. İftardan sonra, evden çıkarak Orta kapının yolunu tuttuk. Burası Buğday meydanı idi. Günlerini tam hatırlamıyorum. Amma, geniş meydanda pazar kurulur, her türlü alış veriş yapılırdı. Meydandaki iki katlı bir binanın üst katına çıktık. 

Teravihten gelenler, salonu doldurmaya başladılar. Kahvecinin oturduğu iskemle önünde bir masa, masanın üzerinde şık ufak bir sandık ve bir de renkli kocaman boru gözlerimize çarptı. Fakat fonuğraftan edinmiş olduğum bilgiye dayanarak amcazademle güyâ, fenni musahâbeye girişmek hevesinden kendimi alamadım.  Saf ve masum çocukluk kahveci, yerine oturdu uzunca ağızlığına  sigarasını takarak yaktı.

Bir iki müşteri ile şen şakrak gülüşerek, kısa sohbetten sonra makineyi hazırladı, masanın  alt gözünde büyük bir kutu çıkarttı kutunun içinde de siyah değirmi levhalar plaklar ve mini mini bir kutudan da iğne gibi bir şeyler alarak alt kolun ucuna taktı Ben dikkat kesilmiştim fonuğrafı düşünüyordum. 
Arada iğne ancak ses tespitinde gramafonda ise, bir kaç plak döndükten sonra değiştiriyordu. Ses daha yüksek ve kuvvetli, net idi. Amcam Kemal bey vasıtası ile sordum gramofunda pılaklar silinmiyor ve doldurulmuyor imiş. Fonografın tesir ile  olacak ki. Gramofun bende hayret uyandırmadı.

İşte bu suretle Vana giren bilhassa gramofun az zamanda epey evlere kapılandı. Bu vesile ile iki olayı da ekliyeyim: O sıralarda, büyük memurlardan birisi, galiba, Mısırda doldurulmuş plaklardan getirtmiş, bu plaklarda Yasin süresi var imiş, Van’ın ihtiyar müftüsü haber almış Hüsreviye kürsüsündan ateşler püskürmüş: Lafzâi-i Celâl, zevk ve eğlence  vasıtası olan bu gâvur icadına alınır mı imiş! Aldıran, okuyan, dinleyen ve dinletenler, dar-ı cehennemin münhal bulunan bilmem kaçıncı katında ebedî azaba uğrayacaklar imiş. 
Muhterem müftünün o tarihteki hiddetine ve taasubuna şaşmayalım: Çünkü çok sonra, Ankara müftüsü bu hususta bir karar almış ve bu konuya dair bilgin  hemşerimiz Taha Efendi(Arvas) ye bir izâhânama kaleme aldırmıştır. Bu broşürden bazı paçaları, alıyorum.

 

 Ey muhatabı lebib! Gramofun asvatının faili muhterem istinadını nazâri felsefi ile isbat ettik Asvati mezkurenin ihtiyâr olunmaksızın süduruna hâkim olan örfe nazaran da, ondan işitilen elfazı Kur'anın Kur’an olduğunu risalemizin mebdeinde beyân eyledik idi.

Ümid ederim ki: bu iki şıktan birini itibar edersin, faraza ümidin hilâfına her iki şıkkı da inkâr etsen, yine sana vasiyetim, tazim ve hürmet ile dinlemektir. Zira senin itikadında Kur'an değilse. Hidayet kuran olduğunu da inkâr etmezsin.

Hakiki Kur'ana olduğu gibi hayei Kuranı da tazim ve hürmetle dinlemek lazımdır. Adami zatim Kur'an hakkında olduğu gibi hayye-i Kuran hakkında da mahzurdan hâli değildir. 

Her şey tâb olunun bir matba farz edelim ki; Onda da bazen mazmunu haram olan şeyler tâb olunur. Acaba, anda mıshafın tabi haramdır, diye bilirmisin, vicadınına müracaat ederek bir şeye hükmet, sonra manehnü fihimiz  de icrâ eli.

Yok eğer iki makan beynini fark edersen o halde bir bürhanı kâvi ityanı lazımgelir. Şâfiler, halli satrancı. Zihni temrin ve fikri terib ile tâhlil ediyorlar. Şu halde alem kavne aid ibdaaatın acibinden mühim bir kısmına delâlet eden bu aleti görse idiler.
Acaba ne derlerdi ben zan ederim ki. İhtihsandan başka bir şey demezlerdi. Ayine, dekaiki cemâli gösterir. Müstakbeh suretleri de alır. İnsanın ağzı müstahsen kelâmı teffz eder, müstehcen  elfazı da söyleyebilir. Bunlar umur merdudeyi izhâr salahiyetleri için teyib olunur.
YORUM EKLE

banner241

banner247

banner141

banner140

banner255