banner279

Amerika’daki Müslümanlar üzerine

Daha ziyade böyle mazlum kalmış, ötelenmiş, hakir görülmüş, ezilmiş, köleleştirilmiş insanların İslâm’ın muazzam kuşatıcılığıyla Amerika’da daha fazla rağbet gördüğü bir gerçektir.

Amerika’daki Müslümanlar üzerine

Kahramanmaraşlı farklı üniversiteden öğrencilerin bir araya gelerek çıkarttıkları FETEYAN dergisi üçüncü sayısında Celal Kurşun ile “Amerika ve Müslümanlar” üzerine gerçekleştirdikleri söyleyişinin genişletilmiş hali.

Geçen aylarda ABD, ırkçılık olaylarıyla ve takip eden süreçte seçimlerle gündemi çokça meşgul etti. Bu vesileyle ABD seçimleri başta olmak üzere ABD’deki ırkçılığın yansımaları; Müslüman azınlıkların durumu, oradaki faaliyetleri vs. mevzular tekrardan gündeme geldi. Gerek medyada gerek İslami çevrelerde çokça konuşuldu. ABD’deki Müslümanları, MalcolmX’i, ırkçılığı ve seçimlerin diğer Müslümanlara etkilerini merkeze alarak sorularımızı, akademik çalışmaları sebebiyle bundan önceki iki yılı ABD’de geçen Doç. Dr. Celal Kurşun’a yönelttik. Celal Kurşun 1984 Samsun/Havza doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Havza’da tamamlayan Celal Kurşun, 2010 yılından bu yana Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Fizik Bölümü’nde akademik çalışmalarda bulunmanın yanı sıra 2014-2018 yıllarında Kahramanmaraş Özgür-Der temsilciliğini üstlenmiştir. Hem katil hem hoşgörülü(?), hem müttefik(?) hem düşman ABD’nin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlaması temennisiyle.

Hocam Amerika’yı konuşacağız. Ama bağlamımızı da kaçırmamak adına Müslümanlar üzerinden konuşacağımızı belirtelim. Çeşitli sebeplerle orada bulunan ciddi bir Müslüman nüfus var. Öncelikle nasıl bir demografik yapı var, hangi milletler ağırlıklı ve nasıl bir ilişki içerisindeler?

—Amerika kendi demografik yapısıyla da uyumlu olarak her millet ve coğrafyadan insanı barındıran toplama bir ülke; Beyaz Amerikalılar (Avrupa kökenli), Afroamerikalılar (Afrika kökenli - Siyahiler), Hispanikler (İspanyol Kökenli ve Latinler), Kızılderililer, Asyalılar (Çin, Kore, Japon..) vs. Öyle ki bir kuruma vb. bir yere başvuruda bulunduğunuzda ilk tanımlama parametreleri de renk üzerinden olur. Yani beyaz, siyah, kızıl üst sekmede belirtilir. 330 milyonluk nüfusun çoğunluğunu Beyaz Amerikalılar oluşturuyor. Müslüman nüfus ise 4 milyon civarında. Müslümanlar açısından da aklınıza gelebilecek her ırktan, her renkten insanı orada bulabilirsiniz. ABD’de bayram namazları bu anlamda rengârenktir, kültürel olarak giyilen kıyafetlerle de bunu gözlemleyebilirsiniz. O yüzden her bayram namazına ailecek giderdik, orada bir renk de biz olurduk. O renklilik içerisinde kendimizi Kâbe’de gibi hissediyorduk.

—Orada Amerikalı olup, geçmiş kuşakları oraya dayanıp, Müslüman olanların durumu nedir? Buna bağlı olarak Beyaz Amerikalının oradaki Müslümanlara bakışı nasıldır?

—Amerika sömürgeci bir devlet. Yerli halkın binlercesinin katlinden sonra o bölgede hegemonyalarını kurmuşlar. Bu anlamda Beyaz adama hizmet edecek birilerinin olması adeta onların temel ihtiyacı olarak görülmüştür. Hem savaşla hem zorbalıkla ağırlıklı olarak Afrika’dan insanları getirerek kendilerine köle olarak kullanmışlar. Bu insanların çocuklarında, torunlarında o zamandan bugünlere gelirken değiştirmedikleri önemli unsurlar mevcut tabiî ki. Bunların en önemlilerinden birisi inançları olmuş. Bu bağlamda Müslümanlar da gerek inançları ile yaşayabilme gerekse de kültürlerini sürdürebilme anlamında eskilere nazaran çok daha iyi durumda şuan. Bunu 11 Eylül saldırısından sonraki ABD’nin tutumuna rağmen diyorum çünkü bu saldırıdan sonra ABD’de İslam’ı merak edenlerin ve Müslüman olanların sayısında ciddi bir artış var. Her ne kadar ilk zamanlarda tüm İslami yapıların üzerine gidilmiş ise de sonraları daha özgür bir hayat ortamı olmuş durumda. Bu tabi sadece Müslümanlar için değil tüm inançların özgürce yaşanabilmesi mahiyetinde böyle. Burada şu söylenebilir; Amerika kendi içerisinde ciddi anlamda özgürlükler ülkesidir. “Kendi içinde” insanlara sunulabilecek inanç özgürlüğünü üst seviyede yaşayabileceğiniz bir ülke. Bir Budist gider orada Buda’ya tapar. Hintli, Çinli aynı şekildedir. O yüzden Amerika’nın içi ve dışının birbirinden farklı değerlendirilmesi gerekir. Dışına zâlim, kâtil olduğu gibi içi de böyledir diyemeyiz. İçinde bunca milletten insanı barındırabilmesinin özünde de bu vardır. Orada herkesin yaşadığı inanca koruyuculuk sağlanmaya çalışılır. Mesela kızımın gittiği ilköğretimde kızımla alâkalı on beş-yirmi sayfalık bir dosya doldurdum. Orada kızımla ilgili “fotoğraf çekilmesine izin verir misin” den tutun da “hangi dine inanıyor, hangi şeyleri yesin-yemesin” hepsi vardı. Kızımın katiyetle domuz eti yememesini belirttiğim için bir organizasyonda veya rutin bir öğle yemeği/ara öğünde bilmeden elini uzatması durumunda “Hayır Meryem, sen bundan yiyemezsin.” diyerek öğretmenleri helal gıdalara yönlendiriyordu. Okulun web sitesinde Ramazan ve Kurban bayramları kutlanır o günlere özellikle dikkat edilerek sınav vs. programları düzenlenmezdi.  Bu örnekler gibi kendi inanç-değer sisteminize saygı duydukları birçok insancıl manzarayla karşılaşabilir ve şaşırırsınız. Dünyada bu kadar zulüm yapan insanlar bunlar olamaz dersiniz!? Bir başka örnekte bir Taliban üyesinin suç teşkil edecek yeterli delil bulunamamasından dolayı mahkeme tahliyesine kararı verdi. ABD medyası buna çok ciddi tepkiler verdi nasıl serbest bırakılır diye fakat sonuç değişmedi. Çok garip bir durum hakikaten fakat böyle. Peki tüm bunlar nereye kadar? Kendi sınır değerlerini, kırmızı çizgilerini aşana kadar elbette. Tüm bunlara rağmen onların da bir bamteli var, kendilerine göre bir güvenlik bamtelleri var, oraya bastığın anda seni yok edebilirler.

celalkursun-2.jpg

Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde yapılan Akif’i Anlamak başlıklı sunumdan bir kare.

—Bu bamtelinin niteliği nedir hocam?

—Şöyle bir örnekle cevap vereyim. Benim bulunduğum eyâlet Wisconsin’di. O eyâletin başkenti Madison’da ikamet ediyordum. İdlib katliamına karşı bir eylem yapalım dedik. Biz eyâlet binasının önünde bir basın açıklaması yaptık ve vahyî ölçekte zulüm deryasına karşı bir şahitlik gerçekleştirdik. Buna karşı bize hiçbir şey söylemediler. Dolayısıyla onların bamteli kendi Amerikan güvenliğine, onların asayişine halel getirecek bir örgütlenme içine girip elinize de silah aldıysanız o saatten sonra bu özgürlükler tersine döner. Meselâ eşimin örtülü olması Avrupa’da çok ciddi bir problemdi bizim için, orada ciddi boğulmuşluk yaşamıştık resmen. Ama Amerika’da bu bir baskı aracı hâline gelmedi. Hatta daha ileri seviyede bir örnek vereyim; bizim orada evimiz Wisconsin-Madison üniversitesine ait lojman niteliğinde bir muhitteydi. Yaklaşık 3 bin insanın yaşadığı bir yer burası. Bu lojmanların idaresi için bir merkez vardı. Bu merkezde yönetici pozisyonunda bulunan ablamız burka giyen bir Müslüman’dı. Yani sadece gözlerini görebileceğiniz bir siyah çarşaf içersinde. Amerikalı memurlar da bu anlamda onun elinin altında çalışan görevli kişilerdi. Bunu bugün Türkiye’de bile göremezsiniz.

celalkursun-3.jpg

Wisconsin-Madison’da Eyalet Meclis binasının önünde Idlip’deki katliamlara dikkat çekmek için yapılan basın açıklamasından bir kare (https://www.haksozhaber.net/amerikada-bir-grup-musluman-idlibdeki-katliami-durdurun-123274h.htm)

—Tekrar Müslüman azınlıklara dönecek olursak, bu Müslümanların biraradalıklarını sağlarken esas referans İslâm mı oluyor yoksa çeşitli ırklara referansla bir birlik iklimi mi var? Buna ek olarak bu birliktelikler Müslümanların sosyal hayatın her alanındaki görünürlüğünü sağlayabiliyor mu?

—Şöyle Avrupa ile kıyaslayarak cevap vereyim. Avrupa’da; Pakistanlıların câmisi, Türklerin câmisi diye hep ayrı ayrıdır. Amerika’da bunu tam olarak böyle tanımlayamayız. Aslında olması gerektiği gibi. Müslümanlar renk farklılıklarına göre bölge bölge değişmekle birlikte bir arada bulunabilirler. Avrupa’ya kıyasla daha içiçe bir ortam var. Fakat sivil mâhiyette bir iş tutabilme becerileri güçlü değil, kurumlar üzerinden ise güçlü yapılar mevcut. Bunların en bilinenlerinden birisi İSNA’dır (Kuzey Amerika İslam Topluluğu). En fazla toplayıcılığı olan yapı budur. Namaz vakitleri, oruç vakitlerinin başlama-bitiş günlerini bu organizasyon belirler. İSNA gibi orada beş altı tane daha böyle kurumsal yapı var. Bu resmî kurumların içeriği İslâmî indekslidir. Başka bir örnek de MSA’dir (Müslüman Öğrenciler Birliği). Bunlar birçok üniversitede var.

Bu kurumsal yapılar yardım ağırlıklı çalışmaları sürdürürler. Zakat Foundation da buna bir örnektir. Başında da Halil Demir isminde bir abimiz var. Çok geniş bir ağa sahip. Özellikle pandeminin başlarında Amerika’da maske bulmak çok zordu, bu yapı ev ev gezerek erzak ve maske dağıtmıştı. Bunun yanında Amerikan siyasetinde de yer yer etkinlikleri var.

Bunlara ilave olarak genel anlamda şunu söylemek mümkün; sivil anlamda “hadi gelin şunu yapalım” dediğinizde çok zayıflar. Maddî yardım nispeten daha kolay. Ama eylemsellik gerektiren daha ciddi bir iş yapalım dediğinizde daha çekimserler.

—Hocam buradan baktığımız zaman Amerika’da Müslüman hatiplerin etkili sohbetleri ile karşılaşıyoruz. Orada hakîkaten etkili bir yapıları var mı bu hatiplerin? Eğer etkili iseler onları câzip kılan şeyler nelerdir?

—Şöyle söyleyeyim, etkililer tabii ki. Ancak buradan bakınca çok büyük gibi gözüken şeyler Amerikan ölçeğinde düşündüğümüzde cılız kalmaktadır. Çok daha ciddi çalışmalar için hem davetçilerin hem âlimlerimizin İslâm dünyasından Amerika’ya akın akın gidip aç bir topluma İslam’ı anlatmaları- anlatmamız - gerekiyor. Böyle olduğunda çok daha fazla insanın fevç fevç İslâm’a girebileceği intibâsı bende uyandı. Fakat duymaları, bilmeleri gerekiyor elbette.

     Bu anlamda rağbete “aman aman harika” diyemiyorum. Şöyle açayım: Malcolm X’in o dönemde gösterdiği bütün Amerika’yı devlet bazında etkileyecek bir hareketliliği şu anki hatiplerde görebilmemiz mümkün değil. İmamların da, devletin takip mekanizmasından dolayı cemaate İslâmî değerleri anlatırken törpülemeler yaptığı söylenebilir.

Dolayısıyla oradaki Müslümanların etki güçleri, toparlayıcı bir fonksiyonları var. Ancak genel olarak İslâm “siyahilerin dini”, Hristiyanlık ise “beyazların dini” olarak tanımlanır Amerika’da. Daha ziyade böyle mazlum kalmış, ötelenmiş, hakir görülmüş, ezilmiş, köleleştirilmiş insanların İslâm’ın muazzam kuşatıcılığıyla Amerika’da daha fazla rağbet gördüğü bir gerçektir.

—Hocam konu da geldi. Çeşitli coğrafyaları göz önüne getirdiğimizde belirli isimler beliriyor aklımızda. Mısır’da Hasan el-Benna veya Pakistan’da Mevdûdî gibi. Amerika deyince de aklımıza Malcolm X geliyor. Şimdi burada Malcolm X’i özgün kılan yanı neydi? Buna ek olarak Malcolm X’in oluşturmuş olduğu söylem ve dinamizm sürüyor mu?

—Benim de en çok merak ettiğim, gidince araştırmak istediğim konulardan biri de buydu. Malcolm X benim hayatımda da dönüm noktalarından birini oluşturuyor. Bu arada öncü şahsiyetlerin kitaplarını dönüp dönüp okumalıyız diye tavsiyede bulunmuş olayım. Malcolm X’in kitabı da bunlardan birisi.

Malcolm X’i orada özgün kılan şeylerin birincisi dinamizmi. Bu dinamizmi elde ettikten sonra olması gerektiği gibi, örgütlenme becerisi üst düzey olan bir lider. Biliyorsunuz Malcolm X İslam olmadan önce neredeyse her türlü bataklığa girmiş birisi, uyuşturucudan tut da kapkaça kadar. Böyle bir ortamda, insan hayatının hiçe sayıldığı, beş kuruş etmediği çevrede büyümüş bir insan. Orada o şekilde bir sosyal çevreye hitap edebilecek beceriye ve tecrübeye kavuşunca, o tecrübe İslâm ile şereflenince inanılmaz bir deryaya dönüşüyor. Hapishanede okumalara başlıyor ve daha sonra hemen tebliğe geçiyor. Zaten onun önceki hayatı da öyleydi. Onun normal hayatı da hareketli, dinamik, hep bir şeylerin peşinde koşturan ama hep anlamsız, amaçsız, nerede öleceğini kendisinin de bilmediği bir insandı. Öyle bir an geliyor ki Allah ona İslâm’ı nasip ediyor ve İslâm’a girdikten sonra o tabanını çok iyi kullanıyor. N’apıyor biliyor musunuz? Tebliğ metodu olarak bizim de ilke edinebileceğimiz bir şeydir bu. Bazı âlimler kıyafetlerini gittiği köye göre değiştirir, onların şivelerini kullanırmış. O da bunu çok iyi yapıyor. “Hey come on man/ hey adamım, gel sana Kur’an’dan bir âyet söyleyeyim” dediği varoş bölgelere gidiyor onların seviyesine ve üslubuna uygun olarak tebliğlerde bulunuyor. Öyle ki tebliğde bulunduğu insanlar içtikleri uyuşturucu sonrası sigara izmaritini kütük zannedip üzerinden atlayacak kadar kafaları uyuşmuş insanlar.

celalkursun-4.jpg

Bu tabanı yer yer özellikle siyahların beyazlardan alçak olmadığını gösterecek şekilde kullanıyor ve sorgulamacı yapısını hiçbir zaman kaybetmiyor. Bunu Elijah Muhammed’e tâbi olduğunda da sürdürüyor. Kâbe’yi ziyaretinde, orada görüyor ki beyazlar da bizim kardeşimiz. O zamana kadar kendi gruplarının içerisine beyazların girmesine izin vermiyordu. Sebebi de Elijah Muhammed’in anlattığın o sapık öğreti. Kâbe’de bütün renklerin hep beraber Allah’a ibadet ettiğini görüp tekrar Amerika’ya döndüğünde mücâdelesine kaldığı yerden, tevhid sancağıyla devam ediyor. İşte o zaman “Lâ ilâhe illallah, Muhammeden rasûlullah” düsturunu hür bir şekilde anlatmaya başlıyor. Bu hürlük karşısında Elijah Muhammed’in grubu içinde barınmasına imkân yok. Çünkü Elijah Muhammed kendisine âyetler geldiğini iddia eden uydurma bir peygamber. Bu arada Elijah Muhammed’in oğlu faaliyetlerini hâlen devam ettiriyor Amerika’da.

Çok etkin bir güce ulaştığında işin içine artık CIA da girdi, FBI da işin içine girdi. Çünkü Malcolm X bildiğiniz gümbür gümbür gelen bir tevhid algısıyla Müslümanlığın özünü anlatıyordu. İşte bundan sonra az önce de sorduğunuz o bamteline Malcolm X basmış oldu. İnsanları siyahlara çağırmıyordu. O dönemde Amerika zaten bunu istiyordu yani siyah beyaz ayrımcılığının yaşanmasını. O bütün insanlığı vahye çağırmaya başladı. Siyah ya da beyaz fark etmez demeye başladı. İşte o zaman film koptu ve şehit edildi.

—Burada günümüz hatipleri ile karşılaştıracak olsak o döneme nispetle hükümet mi programını esnetti yoksa günümüz hatipleri mi MalcolmX’e göre daha ılımlı bir tavır sergiliyorlar?

—Çok önemli aslında bu nokta. Malcolm X çok dinamik, dinamizmini de sahada ortaya koyan ve sonuç almak isteyen bir insan. “Müslümanlar bu coğrafyada hakkâniyetle yaşayacak, buna karışamazsınız. Bunu yasalarınıza ya yedirin ya da biz bunu size yedireceğiz!” diyen bir insan. Malcolm X çıkıp Amerikan zulmünden bahsedebilen bir insandı. Ama bugünkü hatipler bunu rahatlıkla yapamıyor. Şu an hatiplerimiz orada çabalarını gösteriyorlar ancak stratejik bir tavır sergiliyorlar. Nihâyetinde İslâm olmayan bir coğrafyadasınız.

Orada en büyük açığımız tebliğe gidecek İngilizceleri de İslami birikimleri kadar iyi olan insanımızın azlığıdır. Peygamberimizin sahabelerini eğitip farklı bölgelere gönderdiği gibi bir çalışmayı Amerika’da yapamıyoruz maalesef. Yapsak inanın İslâm’ın güzelliği oradaki insanlar içerisinde kısa sürede sâdır olur. Çünkü ortalama bir Amerikan vatandaşını halk nezdinde iyi bir insan olarak tanımlayabiliriz. “Hasene” anlamında diyorum ama. Keşke sâlih bir amelle “salâh” da olsa da Allah’a yönelseler.

Hatiplerin de bu anlamda fonksiyonları bilgilendirme mâhiyetinde. Diri tutma, müminlerin en azından sesi soluğu olabilme mâhiyetinde önemli rolleri var. Allah hepsinden râzı olsun. Ama Malcolm X’i şimdikilerden ayıran nokta az önce dediğim gibi kitabın ortasından dobra dobra konuşuyor olması ve etkin eylemselliği.

—Malcolm X’in mirasının bir anlamda Müslümanları ilgilendiren kısmını konuştuk. Ama bir noktada özellikle son dönemlerde ırkçı politikalarla tekrardan gündeme geldi ABD. burada ciddi bir karşılık da oldu medyada en azından görebildiğimiz kadarıyla. George Floyd sembol olarak alıp eylemler de yapıldı. Bu eylemler ciddi bir karşılığı olan;ABD politikasında, devlet yapısında değişime gidilebilecek eylemler mi yoksa tek seferlik, bir dönemlik bir şey miydi?

—Esâsen bu da derinlikli bir mevzu. ABD’nin dört yüz yıllık geçmişine bakıldığına siyahilerin yani Afro-Amerikalıların hep köle olarak çalıştırıldığı bir ülkeden bahsediyoruz. 1900’lü yıllardan sonra siyahilerin haklarının nispeten biraz daha verilmeye başlandığı, oy kullanma haklarının verilmeye başlandığı, köleliklerinin nispeten giderilmeye başlandığı bir döneme giriliyor. Ve iki önemli siyahi figür var, önemli karakter var. Birisi Malcolm X diğeri Martin Luther King. Martin Luther’in günü vardır hatta ve bir gün tatil ilan edilir ABD’de. Ama Malcolm X ile alâkalı olarak bir şey yok. George Floyd olayında da gerçekten çok bâriz, göstere göstere, etraftakilerin uyarmalarına rağmen insanların vicdanlarını aşırı derecede sızlatan bir olay vuku bulmuştur. “Mum, I can’t breathe/anne nefes alamıyorum” şeklinde seslerin, haykırışların duyulduğu; medyada yayıldığı ayrı bir sosyolojik vakaya dönüştü. Uzun yıllardan sonra ilk defa bu kadar fazla beyazın da siyahlara destek verdiği kitlesel eylemlere dönüştü.

Bütün yaşanılanlara rağmen esasen bu olayın öncesinden de baz alarak söyleyecek olursak siyahlar geçmişteki ezilmişliklerine, hor görülmelerine rağmen kıyasla seviye atlamış durumdalar. Hispanik gruplardan bahsetmiştim. Bunlar Güney Amerikalı ABD vatandaşlığına geçmiş insanlardır: Meksikalı, Brezilyalı, Kübalı vs. Biz siyahları konuşuyoruz ama bunların esâmeleri bile okunmaz, Hispanikler insan bile değildir yerine göre deyim yerindeyse; artık siyahlar insan ama alçak insan, bakıyorsunuz bugün siyahların daha önceki ezilmiş pozisyonlarına Hispaniklerin geldiğini görüyorsunuz. Siyahların ise önemli yerlere gelebildiğini görüyorsunuz hatta Obama’nın başkan olabildiği bir ülke… O noktadan bu noktaya geldiğimizde siyahların yaptığı eylemlerin bir karşılığı var, her seferinde bir kazanım elde edebiliyorlar. Artık kaçınılmaz bir hakîkat, yaklaşık yüzde 13’lük bir nüfusa sahipler ama hâlen daha hakir görülüyorlar. Bir siyah ve beyazın içinde bulunduğu bir mevzuda/olayda, polis beyazın tarafını tutar. Mahkemelerde - yargıçtan yargıca değişebilmekle birlikte - beyazlar üstün tutulur. Bütün bu durumlar göz önüne alındığında siyahlar hep ezik bırakıldığı için bu insanların çoğu eğitimsizdir. Çoğunun hayatı, nasıl yaşayacakları belirsiz bir hâldedir. Yoksuldurlar, geçim dertleri bitmez. Çocuklarına eğitim veremiyorlar, çocuklar eğitim almak istemiyor; garip bir mutasyona uğratılmışlar diyebiliriz. Malcolm X gibi Martin Luther gibi insanlar onlara özlerini hatırlatmaya çalışmıştır denilebilir. Biri İslâmî bir bakış açısıyla, diğeri Hıristiyanî bir bakış açısıyla ortaya çıkmış insanlar. Dolayısıyla bu GeoregeFloyd olaylarının siyahlara kesinlikle katkısı vardır. Yalnız, bunların arkasında demokratlar da olabilir. Trump’ı yıpratmak için bazı eylemlerin uzatıldığı George Soros’un mâlî açıdan desteklediği falan da söyleniyor. Antifa’nın da yine demokrat destekli olması muhtmel.

—Geçtiğimiz süreçte ABD’deki başkanlık seçimlerinden sonra Biden seçildi. Bu süreç Türkiye’de de yakından takip edildi. Medya eliyle vs. mecbur maruz bırakılıyoruz. Bu noktada bizim sergilememiz gereken tavır,“Banane Amerika’dan” şeklinde bir tavır mı yoksa “ABD’nin kaderi bizim kaderimizdir” tavrı mı olmalı?

—Biz olaylara İslâmî perspektiften, peygamberî duruşla, vahyî ölçekten bakmalıyız, değerlendirmeliyiz. Dolayısıyla biz olayları değerlendirirken âmiyâne tarzla “bananecilik” yaparak değerlendiremeyiz. Necmettin Erbakan hocanın dediği “bana ne Amerika’dan”, o “bana ne” değil; o olsaydı Amerika’nın politikalarından bahsetmezdi ve her daim onların politikalarına karşı teyakkuzda olmaya çağırmazdı Ümmeti. Bu anlamda tespit ve öngörülerinin birçoğunun da çıktığını da görüyoruz. Erbakan hocanın kastettiği “banane” takipçilerinin anladığı “bananecilik” değil.

—Yâni nemelâzımcı bir tavra dönüşmemiş

—Evet tabi tabi Erbakan Hoca’nın verdiği mesaj bu değil. Amerika’daki değişimler bütün dünyayı etkileyen değişimler. Biden’ın ve Trump’ın politikaları arasında temel farklar var. Diğer ülkeler bu farkları bilmeden politikalarını belirleyemezler. Hele hele Türkiye hiç belirleyemez. İncirlik’de üsleri var bir kere, nasıl bana ne diyebilirsin ki? Nasıl “umurumda değil” diyebilirsin ki?! Bunun yanısıra emperyalist bir ülke. Gittiği ülkelere demokrasi götüren(!), dünyanın her yerinde olan bir ülkeden bahsediyoruz. Dolayısıyla diğer ülkelerin bu ülkeye göre gardını alması oldukça mâkul. Emperyalist bir ülkenin; geçmişi kanlı, milyonlarca Müslümanı öldürmüş bir ülkenin başkanından bahsediyoruz. Bir başkan yüzyıllarca zulüm etmiş bir ülkeyi ne kadar değiştirebilir. İşte bu noktanın üzerinde bizim değerlendirmemiz gereken bir kategori var, o da ehven-i şer. Yâni kötünün iyisi. “Kötünün iyisi” bizim mutlaklaştırdığımız bir kabul değil, kötünün iyisine mahkûm olmak zorunda değiliz ama yapacak bir şey yoksa ona göre strateji belirleriz. Kur’an’da Rumlar’ın Perslerle ilgili savaşında âyet inmiştir ve Allah’ın Rumlara zafer vermesiyle Müslümanlar sevinmiştir. Bize ne onların savaşından demedik. Niye, çünkü o savaşın sonucu Müslümanlar’ı da etkileyecekti.

Katil bir ülkenin başkanından bahsediyoruz. Onun başına gelecek olan da katilin temsiliyetini yapacak. O şer içerisinde Trump yönetimindeki son dört yıl, herhangi bir savaşa direkt anlamda müdâhil olup iş kotarmaya çalışılmayan -son yıllardaki- tek dönem olmuştur. Dolayısıyla bu zâviyeden baktığımızda çok önemli bir kazanım olarak olumlu görüyorum. Bu Trump’ın“savaşsızlık” ilkesiyle alâkalı. İşte ehven-i şerdeki ehven bu. Bu adam savaşsızlığı savunuyor; pentagon savaşa girmesini, silah satmasını söylerken Trump bunu savaşmadan yaptı. Biden diyor ki “Beni dünya ülkeleri tebrik etmek için arıyorlar, onlara diyorum ki; ABD tekrar dünya sahnesine geri geliyor.” Ben bu cümleyi okuduğumda tüylerim diken diken oluyor, bu ne demek biliyor musunuz; tekrar kan akacak, savaşlar çıkacak, tekrar bir yerleri karıştıracaklar. Trump döneminde bir Kasım Süleymani olayı vardır. Kasım Süleymani “Sünnîlerin kasab”ı olarak bilinir, ne kadar kötü ne kadar iyi yaptı öldürmekle siz pay biçin. Bir de “hayvan oğlu hayvan” diye nitelediği Esad’ın kimyasal saldırılarından sonra askeri bölgelerine yaptığı saldırılar vardır, bunun dışında belirgin bir askerî harekât falan olmamıştır. Biden ve Demokratlar bu anlamda sinsi bir politika izlerler,“sureti haktan görünme” noktasında ustadırlar. Çok kibardırlar, naiftirler ama bunun arka planında tam bir kurtturlar, koyun postuna iyi bürünürler fakat bir koyunu sağ bırakmadan çıkarlar. Bu iki kıyası yaptığımızda ben genel veçhede bu seçimlerin ehven-i şer mâhiyetinde Trump’ın lehine olabilmesinin Ümmet coğrafyasının lehine olduğu kanaatini taşıyorum. Trump nihâyetinde hiçbir değer atfedilebilecek biri değildir. Bu arada ABD’nin içini dışını ayna gibi yansıtan bir liderdir. ABD işte o gördüğümüz adam; kaba saba, sert aslında kime karşı, dışarı karşı.  O yüzden size başında söyledim ABD’nin içiyle dışında dağlar kadar fark var. Dışarıya zalim, gaddar, Müslümanlara karşı özellikle bileylenmiştir. Yakar, yıkar, umurunda olmaz. Irak, Afganistan bunun göstergesidir. Kaç milyon insanı -Müslümanı- öldürdüler orda?...

Trump’ın diplomatik olarak en bâriz mide bulandıran faaliyeti: Kudüs’ün başkent ilan edilmesidir. Zaten hangi Amerikan başkanı gelirse gelsin Siyonizm’e hizmet etmek zorundadır. Dolayısıyla bu iki parti liderinde, iki partide ayrımı böyle görmemiz gerekir.

celalkursun-5.jpg

ABD başkanının Kudüs’ü başkent olarak ilan etmesine karşı Kudüs Cuması’ında düzenlenen protestodan bir kare (https://www.haksozhaber.net/kahramanmaras-kudus-cumasinda-abdyi-telin-etti-100264h.htm).

Şimdi hocam, ama buradan takip ettiğimiz zaman ABD içindeki Müslümanlar demokratları destekliyor, dahası bizim buradan İslâmî perspektifle baktığını düşündüğümüz insanlarda ehven-i şerde demokratları destekliyor.

—Benim gördüğüm anketlerde de Biden görünüyor. Onların daha ziyâde Amerika’yı kendi içlerinde değerlendirdiklerini düşünüyorum. Amerika’da Biden’ın gelmesi Müslümanlar için o bakış açsısında zemin sağlayabilir. İlhan Ömer’ler falan senatör olabilir. Böyle zeminler sağlayabilir ama işin görünmeyen kısmında, buzdağının görünmeyen yüzünde çok ciddi bir kıyım olacaktır. Başlıyor zaten, Biden ufak ufak sinyallerini veriyor. Bu veçheden değerlendirdiklerini düşünmüyorum. Çok fazla Ümmet açısından baktıklarını da düşünmüyorum. Trump’ı da tam okuyamıyorlar, deli deyip çıkıyorlar.

—Biraz Trump’ı söylemler üzerinden mi okuyorlar, açık politikalardan değil de?

—“Manyağın biri, ne yaptığı ne ettiği belli olmayan bir adam” diyerek işin içinden çıkıyorlar. Aslında tam tersine ne yapacağı belli, içi dışı bir adam. Ne yaptığı belli, sinsi değil. Demokratlar’a bakın, onlar öyle değildir. Obama da öyleydi, şirin falan göründü fakat öyle olmadı, kaç tane Müslüman öldü onun döenminde. Ama deli dolu, manyak dediğimiz adam döneminde bakın neler oldu. Hatta Trump son zamanlarında bile Afganistan’dan askerlerini çekmek istiyor. Bu, Ümmet’in hayrına değil mi? Adam savaşsızlık ilkesiyle hareket ediyor kendince. Eğer biz kibar bir adam görünümünde kan akmasına razı olabileceksek Biden diyebiliriz. Ama göreceksiniz - Rabbim uzak etsin -; daha fazla silahların yayıldığını, daha fazla ülkenin kan gölüne döndüğünü maalesef göreceğiz eğer Biden tamamen başa geçerse. Trump ne yapıyor, ekonomik savaş sürdürüyor. Bırakın yapsın adam zaten paraya tapıyor, benim tanrım para diyor. Burada da görüyorum bazı insanların Biden’la alâkalı böyle düşündüğünü, kanaatimce tabloyu büyük ölçekte okuyamıyorlar.

—Son olarak, iki yıl ABD’de kalmış bir Müslüman olarak hayatın tüm yönleri düşünüldüğünde değerlendirildiğinde bir Amerikan rüyası mı yoksa Amerikan kâbusu mu görülüyor?

George Floyd olaylarının böylesine yoğun bir etkiyle yaşandığı bir dönemde, bir analist bunu dile getirdi. Hatta bunu NPR - onların ulusal halk radyosu - yanılmıyorsam ordaydı… Orada Martin Luther King’in  “I have a dream – Bir rüya görüyorum” cümlesindeki öngörüsünün değil de Malcolm X’in bahsettiği “Biz bir rüya görmüyoruz aksine Amerikan kâbusunun görüyor ve yaşıyoruz” öngörüsünün tutmaya devam ettiğini dile getirmişti. Evet, durum olarak tam olarak bir kâbusun yaşanması mâhiyetinde devam ediyor. Kâbusun bitip tatlı bir rüyaya dönüşmesi çok zor. Olabilir mi, yıkılmasıyla beraber olabilir. O sistemin çökmesiyle beraber olabilir. Ama beyaz adamın üstünlüğü orda tartışılmaz bir gerçek. Diğerleri onlara hizmet etmek zorundalar. George Floyd olayları olduğunda bile polisler zulme devam etti. Ya aklına gelmez mi bunlar evlere giriyor, polis departmanlarını basıyor o sıralarda. En azından o dönemde kendine çeki düzen ver. Ama düşünmüyorlar veya düşünmek istemiyorlar, çünkü polisler öyle şeyler yaptığında bir sorunla karşılaşmıyorlar genellikle. Bir çok olayın üzeri örtülüyor veya göstermelik senaryolar çiziliyor. George Floyd’un katili olan polisler kefaletle serbest bırakıldılar. Boynuna basarak nefessiz bırakan polis memuru Derek Chauvin 1 milyon dolar kefalet ödeyerek serbest kaldı. Bu kadar parayı bir polis memuru nasıl denkleştirdi sizce?

Amerika şu an patlamaya hazır bir süpernova. Süpernova enerjisi tam tükenmek üzere olan bir yıldızın bütün enerjisini bitirmesiyle olur. Süpernovalar muazzam bir enerji yayarlar. O süpernova dediğimiz şeyler enerjisini hızlıca yakınca aniden söner, söndükten sonra kara delikler oluşur. Kara delikler bir çay kaşığı tozunun birkaç tona tekabül ettiği oluşumlardır. İşte Amerika’da beklediğim bu, Amerika patlamaya hazır bir süpernova. Bu etnik unsurlara yapılan adaletsizlikler çerçevesinde daha bugün Hispanikleri göremiyoruz, ilerde Hispanikler de siyahiler gibi olacaklar. Zaten zor bu kadar farklı etnik unsuru, bu kadar farklı milletten insanı bir arada tutmak çok zor. Son olarak şunu söylemek yararlı olabilir: Cihanşümul olmuş devletlere bakın, hepsinin ortak özelliği bütün ırkları kendi dilleriyle ve inançlarıyla beraber kabul ederek kendi bünyesinde zenginliklerini kullanarak yaşatmasıyla dönemlerinin yönetici konumuna gelmeleridir. Bugün bunu en iyi yapan Amerika’dır.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241