banner259

BOYUN EĞME KÜLTÜRÜ ve (EĞ)İTİM

Bizim toplumumuzda geleneksel eğitim anlayışını büyük ölçüde biçimlendiren kavramlardan biri tedip kavramıdır. Bu kavramın birden çok çağrışımı bulunmaktadır. İnsanın eğitimini birden çok boyutta tanımlayan bu kavram bizde terbiyeden çok tedip anlamıyla ön plana çıkmış gibi görünüyor. Tedip kavramının  etimolojik çağrışımlarından biri de cezalandırma anlamına da gelmektedir.  Ceza insanları terbiye etmenin başlıca aracı olarak algılanınca.  Ceza üzerine kurulmuş bir pedeogojik anlayış ikliminde yetişecek tipolojinin  sinik ve edilgen bir tipoloji olacağı neredeyse mukadderdir.
 Bu anlayışın tarihsel  kökeni toplumsal yapımızın derinlerinde yer etmiş olan zihniyet olgusunda kendini göstermektedir. Zihniyet kavramı ise yüzyılların üstü üste biriktirdiği, biçimlendirdiği davranış ve tutum kalıplarıdır. Bu kalıplar pratik etkinliğin oluşturduğu habituslar olarak  idrak çerçevesini ve vaziyet alış biçimlerini oluşturur.
 
     Bu zihniyet içinde rasyonel bireyi yetiştirme şansı pek yoktur. Soru ve sorgulamaya dayalı bir eğitim sistemi içinde insanlara kendi akıllarını geliştirme olanakları sunacak insanlara kendi kafalarıyla düşünmelerini sağlayacak eğitim anlayışını egemen kılmak gerekir. Bu türden bir eğitim anlayışının yeşermesi her şeyden önce demokratik bir atmosferi gerektirir. Ancak demokrasi de bizde yaygın ve yanlış anlaşıldığı üzre her şeyi yapma özgürlüğü değildir. Demokrasinin de ussal bir düzleminin olduğunu unutmamak gerekir. Demokrasi ister okul düzeyinde ister toplum düzeyinde olsun bireye hak ve ödevler yükleyen bir sistemdir.  Demokrasi aynı zamanda belirli bir disiplini önceler. Katı disiplinci anlayışın eleştirsinin karşılığı tembellik, duyarsızlık yılışıklık değildir.
 
      Demokratik eğitim popülist ve biçimsel anlayışın ötesinde bireylerin kendi varlığını ve aklını zenginleştirme ve geliştirme olanaklarının genişliği ve sonsuzluğu anlamına gelir. Eğitim süreci içinde bireyin kendi gerçekliğini kavratmak ve bireyin yetilerinin ve eğilimlerinin önünü açacak onları geliştirmeye olanak tanıyacak bütün süreçleri içerir.
         Eğitim sorununa sistem yaklaşımı içinde değerlendirirsek üç katlı bir apartmana benzetebiliriz. Temel kat okul öncesi ve ilköğretim, ikinci kat ortaöğretim, üçüncü kat yükseköğretimdir. Bu sistem yaklaşımı içinde bu katlar arasında döngüsel ve bağıntısal bir ilişki vardır. Bu katlar birbirlerinin hem nedeni hem de sonucudurlar. Eğitim sisteminin bu üç katı arasındaki ilişkileri hem kendi aralarında hemde sistemin bütünsel yapılarıyla olan bağıntısal ilişkilerini bireyin yaşamındaki eğitim ve gelişim süreçlerinin birbirleriyle olan geçiş ve bütünleşme süreçleri bir bütün olarak değerlendirilmediği sürece eğitim sisteminin problemlerini analiz etmek   olası değildir.
 
      Bir binanın temelini sağlam yapmadıktan sonra ikinci ve üçüncü katları ne kadar mükemmel malzemelerle inşa ederseniz ediniz o yapı yıkılmaya mahkumdur. Ez cümle bu sistem yaklaşımı içinde; sağlam bir ilkokulunuz, sağlam bir ortaokulunuz yoksa sağlam bir üniversiteniz de yok demektir. Mefhumu muhalifinden sağlam bir üniversiteniz yoksa sağlam bir ilkokulunuz da yok demektir. Eğitim sisteminin katları arasında bu döngüsel bir işleyiş mekanizması içinde neden sonucu belirlediği gibi sonuçta nedeni belirler. Sistemin işleyişini daha somut bir örnekle açıklarsak;
          Bu sistemin en yüksek katından yani üniversitenin eğitim fakültesinden  mezun olan bir kişi  sistemin üçüncü katından almış olduğu bilgi ve birikimi birinci veya ikinci kata taşıyacak  bu katlarda eğittiği yetiştirdiği öğrencilerin  bir bölümünü yüksek öğretime bir kısmını da sisteme dönüt olarak geri gönderecektir.
 
         Eğitimin bu katları arasında sağlıklı ve bütüncül bir perspektif yoksa İnsanların bilgisi ve eğitimi daha kolay yıkılacaktır. Bu sistemin girdilerini göz önünde bulundurduğumuzda insan unsuru bu sistemin temel girdisidir. Bu sistem içinde eğitilecek  bireyin ahlaki zihinsel ve düşünsel gelişim süreçleri bir birini bütünleyen ve tamamlayan bütünlük içinde olmalıdır.  Bireyin edineceği bilgi ve bakış açısı bu bütünlüğü taşımadığı sürece çağdaş yaratıcı ve muhakemeye dayalı yargılar geliştirebilecek niteliklerle donanmış bireyi yetiştirmek hayal olmaktadır.
  
     Eğitim kurumlarında yer alan öğreticilerde her defasında kendini yenilemek zorundadır. Nietzche’nin vecizleşmiş ifadesiyle “Kabuk yenilemeyen yılan ölür kafasını yenilemeyen insan da öyle” Toplumsal meslekler içinde en fazla kendini yenilemek zorunda olan eğitimciler olmalıdır.
       İnsanı bu sistemin bir sonucu olarak değerlendirildiğimizde; Bu sisteme ilköğretimde giren insan yirmi yıl sonra hangi donanımlara sahip olarak çıkacaktır sorusunu devletin ve eğitim plancılarının kendisine sorması da gerekmektedir. Sisteme mühendis olmak amacıyla giren bir birey öğretmen olarak çıkıyorsa o sistemde bir şeylerin yolunda gitmediği açıktır.  Bir insanın mühendis olması için dört yıl boyunca milyarlarca para ve emek harcıyorsunuz daha sonra bu insanların aldıkları mühendislik formasyonlarını çöpe atıp iki veya bilemediniz üç aylık uyduruk pedeogojik değil demegojik formasyon dersleriyle insanlara öğretmenlik formasyonu kazandırdığınızı sanacaksınız.
 
   Bir kurum her şeyden önce kendi misyonunun ve amaçlarını önceden belirleyip o hedeflere göre tavır ve ilişki biçimini geliştirip kurumsallaştırmadıkça bilimsel ölçütlerin dışındaki her türlü davranış ve ilişki biçimi o kurumun kendi alanında bir gelenek üretmesini engelleyecektir. Bu nedenle kurumların kendi tarihleri içinde gelenek ve tavır geliştirmesi her defasında o ilişkinin yeniden üretilmesiyle olanaklıdır.
          Bugün ülkemizde bu süreç içinde insan yaşamının ilk ve orta öğretimde onbir yılı geçmektedir. Bu süre içinde kendi insanına kendi anadilini öğretemeyen bir sistemle karşı karşıyayız. Kendi anadilini kendi insanına yirmi yılda öğretemeyen bir sistem bir başka yabancı dili nasıl öğretecektir. Devlet okullarında okuyup ta bir yabancı dil öğrenen özel olanaklar dışında hemen hemen yok gibidir.
 
      Yabancı dil derslerinin ilk ve orta öğretim hatta yüksek öğretimde kredi sayılarının yüksek olmasına rağmen yirmi yılda kendi insanına bir yabancı dili öğretemeyen bir sistemle karşı karşıya olduğumuzu söylememiz bir abartı değildir.
 
     Bunun nedenlerini bilimsel çalışmalarla ortaya çıkarıp çözüm ve politika üretilmelidir. Okul her şeyden önce hareketli bir dünyadır. Çağdaş bireyleri yetiştirmenin yolu eleştirel düşünce geleneklerinin üretilip yaşatılmasından içselleştirilmesinden geçer. Eleştiri de  yakınma ve sızlanmayla karıştırılmayacak kadar önemli bir tavırdır. Oysa bizde bu eğitim sistemi içinde şimdilerde sayısı azalsa da öğretmenler ceberrut bir tavır içinde öğrencinin soru ve sorgulama yeteneklerini ilk okuldan hatta aileden başlayarak iğdiş etmektedirler. Öğrencinin suskunluğu terbiye ve efendilik olarak kabul edilince. Sorgulama ve eleştiri de o toplumda saygısızlık olarak algılanması kaçınılmazdır. Eleştiri kültürü ve eleştiriye tahammül demokrasinin önemli ilkelerinden birisidir. Okullarımızın çoğunda insanlarımıza itirazdan çok itâat kültürünün iyi bir şey olduğu öğretildikçe o toplumda demokrasiyi yaşamsal hale getirmekte olası değildir. Şüphe eden birey değil de iman eden birey tipolojisi bu sistemin ideal tipidir. İnsanlar eğitim ilişkileri içinde “Hayır” demenin gerçek anlamı öğrenmedikçe ya da bunu eğitim ilişkileri içinde bir tavır biçimine dönüştürmedikçe “Evet” in ne anlama geldiğini de anlamayacaklardır.
 
 
     Geleneksel anlayış içinde insanlara “boyuneğme” kültürü önce ailede bir yığın terbiye anlayışı içinde içselleştirildikten sonra da bu süreci okul devr almakta. Kötek ve sopa pedegojik bir terbiye aracı olarak suskunluk kültürünü üreten araçlar haline gelmektedir. Terbiyeli suskun boynu bükük insanlar yetiştirildiği bir eğitim ikliminde insanlar ancak zil sesiyle birlikte düşünmeye başlamaktadırlar.
 
       Yedi yaşında körpe bir çocuğun yediği kötek yirmi yaşında bir gün mutlaka karşısına çıkacaktır. Çünkü insan yaşamı yedisinden yetmişine bir bütündür. Bu kötek öğrencinin sonraki yaşamında suskunluk ve sinik bir tavır olarak her söylenene boyun eğmeyle malul hale gelecektir. Ya da her söylenene “Evet “ demekle çıkacaktır. İnsan ne yaşıyor ne eyliyorsa doğasında onu ölünceye kadar taşır. Gasset’ in deyimiyle “İnsanların tabiatı yoktur tarihi vardır.” İnsanlar geçmişlerinde biriktirdiklerini yaşamları boyunca bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde kendileriyle birlikte taşırlar.
 
         İki insan bir araya gelip her hangi bir konu üzerinde uygar biçimde tartışamıyorsa ya da itiraz edemiyorsa tartışacak bilgi ve kültürden yoksunsa onun bu tartışmanın finali genellikle dışlamak ve ötekileştirmek ya da topu taca atmakla sonuçlanmaktadır.
      Unutmamak gerekir ki bilgiliymiş gibi görünenlerin iktidarı cahillerin bilgisizliği üzerine kuruludur. Demokrasiyi bir yaşam çizgisi haline getirecek gelenekler sokaktan başlayarak okula aileye kadar olan bütün kurumlarda bu tavrı her defasında üretmekten uzaksa orada uygar ilişkileri sağlayacak eğitim dinamikleri zayıf demektir. Çünkü yaşamın bütünselliği içinde baktığımızda eğitim de bu gerçekliğin bir alt bütünüdür. Bu bütünlük içinde okul, aile, çevre birbirini bütünlemezse bir kurumun oluşturduğu ilişkiyi diğer bir kurum yıkarsa orada da çağdaş bireyi yetiştirmek hayal olmaktadır.
 
        Eğitim sistemimizin yapısal problemlerinden biri de sağlıklı bir iş gücü planlamasının olmamasıdır. Bir toplumun insan kaynakları ve olanakları göz önünde bulundurarak geleceğe yönelik plan ve perspektiflerin oluşturulmamasından kaynaklı bazı mesleki alanlarda aşırı mezun verilmesi ya da uygun olmayan koşullarda sürekli fakülte ve bölümlerin açılmasıdır. İnsan kaynaklarının nasıl değerlendirileceği yönünde geleceğe yönelik sağlıklı bir planlama yapılmadığından kaynaklanmaktadır. Bir mühür bir müdür anlayışıyla akademik kadrodan  bilimsel ve nesnel temellerden yoksun tamamen popülist bir tarzda pedegojinin gerçekleri yerine demegojinin ve retoriğin siyasal alanı haline gelen yüksek okul ve fakültelerin her ilçeye açılması insanların umudunu sömürmekten öteye geçmemektedir.
 
       Bu problemin bir başka cephesi de toplumdaki üniversite kavrayışından kaynaklanmaktadır. Ülkenin içinde bulunduğu koşullarda öğrencilerin büyük bir kesimi “ Ne olursa okurum abi” mantığı içinde tercihlerini oluşturdukları için sonradan büyük hayal kırıklığına uğramaktadır. Öğrencilerin büyük bir kısmı istemediği şehirlerde istemediği bölümlerde istemediği sınıfları doldurmaktadırlar. Üniversitelerde büyük bir kısmı itibariyle araştırma kurumları olmaktan çıkıp nepotist ve clientalist ilişkilerin maişet kapısı haline dönüşmektedir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
YORUM EKLE
YORUMLAR
RUKNİDDİN MUTLU
RUKNİDDİN MUTLU - 7 yıl Önce

her köye bir üniversite" projesinin mimarları bu yazıyı defaatle okumaları gerekir..

cemalettin sarı
cemalettin sarı - 7 yıl Önce

gerçek bir eğitim bilinci.van sizin gibi değerlerle grur duyuyor.

hasan gönen
hasan gönen - 7 yıl Önce

ayıp olmazssa bu yazıyı milli eğitim bakanına yollarmısınız.en azından gerçek eğitim bilincinin nasıl olması gerektiği konusunda fikirleri olur...

Asım TAŞ
Asım TAŞ - 7 yıl Önce

kaleminize sağlık, eğitim için ciddi konulara değinmişsiniz, eğitim camiasını yönlendirenlere okutmak gerekir.

banner241

banner247

banner141

banner140

banner255