banner259

BİR TÜRKÜDEN YOLA ÇIKMAK

                                        
 
                               BİR TÜRKÜDEN YOLA ÇIKMAK
                                                                                                 
       Anadolu’da her kentin bir garipler mahallesi vardır. Ama her garipler mahallesi için bizimkisi gibi yakılmış bir türküsü var mıdır bilmiyorum. Hani çocukluluğumuzun radyolu günlerinden kalma yurttan sesler korusunun yaz sabahlarında kahvaltıya eşlik ettiği o güzelim türkülerin izleri halen kulağımızın gönlümüzün bir yerlerinde saklı durur da. O sesi çok sonraları duyduğunuzda kentteki yaşamın anıları bütün dekoru, ayrıntıları türküyle birlikte sökün edip geldiği bir an vardır ki. Hiçbir güzellik onunla boy ölçüşemez.
 
      İşte bu türküyü öyle bir anda dinlemek ve garipler mahallesine doğru yola revan olmak vardı. Kim koymuş bu ismi? “Garipler mahallesi! Türkü de geçince durdum ve düşündüm. Gariplerin mahallesinde kimler yaşadı kimler gelip geçti. Acep garipler mahallesinde ölen garip hangi gariptir ki şairi ve şuuru bu denli ızdıraba salmış.
 
”Giderem belesine vay le le le le  garipler mehlesine”
 Can le le le le ben ölüm
Burda bir garip ölmüş vay lele le le gelin gidek yasına   
Can gülüm yâr. Ömrüm yâr”
O hangi sevdadır ki o gönlü öylesine feryâd ettiren. O Hangi duyarlılıktır ki insanları garipler mahallesinde yasa götüren. Yunus’un
 
                                        “Bir garip öldü diyeler üç gün sonra duyalar
                                        Soğuk suy ilen yuyalar şöyle garip bencileyin
 
Dizelerinde anlam bulan Anadolu insanın duyarlılığından başka nedir? 
 
     “Cangülüm yâr! Ömrüm yâr!” diyen o hangi dildir? O hangi özleyiştir ki gecenin “yuğusunu” hemşehrimize haram eden. O sevda, sahi nasıl bir sevdadır? O nağmelerden hangi cihan üryan olmaz ki. Hangi gönül bigâne kalır ki bu dâvete
        Söz söyle alana kulağında kalana atasözünün hükmüyle. Bizi garipler mahallesine çağıran sese kulak verip türkü boyunca yola revân olmak, Bir seher vakti bir güm-nâmın hanesinde soluklanmak vardı.
 
       Durdum ve düşündüm. Garipler mahallesinde sevdalar nasıl bu türküde böyle içtenliğe duyarlılığa bürünmüş.
Garipler mahallesinde ölen kimdi? Türkü öyle söylüyor garipler mahallesinde bir garip ölmüş. Garip ismini nerden almış bu mahalle? Ama biliyoruz ki isimler alınmaz verilir. Her isim insana ve mekâna dışsaldır. Başkalarının taktığı bir tanımlamadır. Hiç kimse kendi kendine isim veremez. Garip gurabanın güm-namların yaşadığı bir mahal olmasından mıdır acaba.
 
        Durdum ve düşledim. Garipler mahallesinde sevdasını yüz yıl önce yaşamış genç kızların sevdalarını ilmik ilmik bir kaneviçeye döken hasret nasıl bir hasrettir. O hangi ince duyarlılıktır ki garipler mahallesinde bir garibin ölümünü sese musikiye kalb ettiren. Bizi garipler mahallesinde yasa çağıran hüzün hangi hüzündür? O hangi gönül ki “orda bir garip ölmüş gidelim yasına” diyen yürek nasıl bir yürektir.
        Gurbeti mesken tutanların meskeni olduğundan mıdır? Kentin tarihsel ve toplumsal yapısı içinde sınıfsal anlamdaki bir kategoriden mi kaynaklanıyor. “Giderem belesine garipler mahlesine” Türkünün nağmelerini ve sözlerini hatırlayacak olan hemşehrilerim mekandan, sesten, topraktan ve tarihten yoğrulmuş bir ziyafetin eşiğine yaklaşmış demektirler. Türkünün nağmelerini hatırlayanlar şehrin bütün mekanlarını bütün sokaklarını dil hanelerinde tahâyyül etmeye hazır olsunlar.
        Hele bu güzelim memleket türküsünü, inceliği içtenliği kibarlığı bir kişilik çizgisi haline getiren bir sanatçımızın davudi sesinden dinlediniz mi. O ses sizi kanatlarına iliştirip Van’ın bütün sokaklarına, bağlarına, bahçelerine tarihine alıp götürür. Türkünün nağmelerini hatırlayanlar dil hanelerinde neler neler hissetmez ki. Türkünün efkarıyla Erek’in efkarı birbirine karışırda. Alıp götürür bizi sert esen rüzgarlarıyla memleketin başı dumanlı dağlarına.
            Bu türkülerde kaç dağın rüzgarı, kaç nehrin  suyu, kaç sonsuz hasret birleşmiş acaba. Bu türküler kaç   hâyal ve melâl mevsimleri geçirmiş. Kaç bin hülyâ ve rüya israf ve heba edilmiş bu türkülerde. Kaç bin türlü emek, ve a
âsîl bir terbiyenin ruhlardan ruhlara miras olarak geçmesi için ne kadar tekrarlanması gerekmiş. Bu söyleyiş için ne kadar ham ruhların pişmesi gerekmiş. Ne kadar çilenin dolması gerekmiş? Ne kadar gönüllerin merhamet ve rahmetiyle ne kadar tesadüfün mürüvveti lazım gelmiş acaba kim bilir?
 
      Türkü deyip geçmeyin her sesinde her nağmesinde Anadolu insanın yokluğunun, çaresizliğin umutsuzluğun imbiğiyle yoğrulmuşta seste sözde ete kemiğe bürünmüştür. Her satırında bir genç kızın ahı bir genç delikanlının aşkı efkarı merâreti özlemi vardır. Dinledikçe insanın gönlünde bembeyaz zambaklar açtıran o türküler kelimelerin kifâyet etmediği yerde mûsikinin imdada yetiştiği anlardan birinde söylenmiş olmalıdır.
     
       Aman Allahım o ne efkar ne merârettir ki bir faninin gönlünü kanatlandırıp şehrin coğrafyasını bütün güzelliğiyle gönül ülkesinde gezdirip mest eden o keyfiyet ancak Nazım’ın Ey benim sevdiğim karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni sevmek dediği türden bir tât olmalı..
 
       Her sesin zamanı ve mekanı vardır. Her sesin kendine özgü bir tarihi vardır Her mûsikinin doğduğu bir çevre bir iklim bir tarih vardır. O türküleri güneşin öz bahçesinde dinlemenin bahtiyarlığına ermiş hemşehrilerim hemen hatırlayacaklardır bu tadı. Mekanın sesin ve tarihin potasında hemhal olduğu bir iklimde kentin bütün sokaklarını arşınlamak vardı. Hele dinlediğiniz türkü çocukluğunuzun dünyasında gönül ve ruh ikliminde bir iz bırakmışsa alıp götürüyor insanı işte
 
“ Giderem bakıp geçti sinemi yakıp geçti” Can gülüm yâr. Ömrüm yâr diye diye sevdayı seste ve sözde mecz ettiren o gönül nasıl bir gönüldür?
 
       Şehrin alnına ve şakaklarına beyazın damgası vurulduğu zamanlarda. Sokaklarda soğuk kış gecelerinin ayazı köpek sesleriyle birbirine karıştığı demlerde bu türkü ile yollarda düşmek vardı.
 
      Soğuk kış akşamlarının alacakaranlığında evlerinin bacasından gökyüzüne karışan dumanlar eşliğinde bir gencin göğsünden çıkan sevdanın gökleri inlettiği hangi sevdadır ki “Can gülüm yar! Ömrüm yâr”! dedirten. Kış akşamlarında Kırmızı perdeli kerpiç evlerin küçük pencerelerinden sokağa taşan huzurun sıcaklığı sahi nasıl bir sıcaklıktır.
 
Kış günlerinde okul dönüşlerinde soğuktan elleri yüzleri kırmızıya kesmiş çocukların eve varıncaya kadar inadına ağlamaması eve varır varmaz soğuğun acısından gözyaşlarını boşalması neyi hatırlatır sizlere.
     
       Bir an önce eve varıp sobanın yanında bir köşe kapma aceleciliği içinde telâşa kapılmadan yollara koyulmayan kimse var mıdır? Ereğin mordan eflatuna çalan renkleri karın beyazıyla en güzel sanatçılara şairlere hangi ilhamları verirdi dersiniz.
 
 
 Soğuk karlı bir kış gecesinde garipler mahallesi için yola düşülmeliydi. Kış akşamlarında kuzine sobaların fırınlarında pateteslerin pişmesini bekleyen çocuk sabırsızlığında yollara koyulmalıydık. Türkü hangi gönüllerden hangi ruh ikliminden kaynaklanıp gelmişse o hayal ülkesine doğru kanat çırpmak vardı. O hangi dildir ki dil hanesinde kifayetsiz kalıp hannân ve dilhûn gönül yarasına bir merhem arayan. O hangi ince güzin ve nâzenin duyarlılıktır ki. Garipler mahlesine hazin türküler yakan. Türkü işte bizi gönlümüzden tutup kanatlandıran efkârın, merâretin insanın başını alıp götürdüğü bir sermestlik anıdır o an. Hele yaşadığınız şehrin bir mahallesine sizi çağırıyorsa. Nerde olursanız olun orda durulmaz artık gönlünüzü türkünün kanadına iliştirip Ereğin eflatundan mora çalan zirvelerinden kendini bu türkünün seline koyverip de gideceksin. Yaşadığın şehrin mekan bütünlüğünü idrak etmekten aciz kalırsan türkünün seni çağırdığı garipler mahallesinin yolunu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyasın demektir. Türkünün davetine icabet edip o mahallenin yüz yıl önceki haline gideceksin orda bir güm-nam la hemhâl olacaksın. Onlar seni garipler mahallesine götürecek, ordan Fidanlığa doğru yol alacaksın ”Son durak kara toprak” sesini duyar duymaz bütün hızınla kekliklerin kelebeklerin çimenliklerin arasında göle doğru koşacaksın. Sonra şehrin günbatımı sokaklarında kırlangıçların sığırcıkların akşam üstü yuvalarına döndüğü anlarda bu türküyü terennüm edeceksin.
      Kerpiç evlerin damlarında göçten arta kalan cevizleri eylülün sonlarında bir karaborsacı sevinciyle toplayamamışsanız çocukluğunuzun yarısı kayıp demektir o şehirde. İskelede denizin kabaran dalgalarına gönlünü bir şişeye doldurup dalgalara emanet edip karşı kıyıdaki Süphana göndermelisini ki Van’da yaşamanın ne demeye geldiğini anlayabilesiniz. Soğuk bir kış gecesi şehrin bütün sokaklarını bir sermestlik içinde gezerken, bir türkü tuturacaksın hem de memleket makamından. Kar şehrin alnına şakaklarına düşüp al giymiş gelinler gibi olduğunda. Kış akşamlarında sobayla evin huzurunun demlendiği günlerde ancak “Dağda harman olur mu beye ferman olur mu“ türküsünü ille de Atakan Çelik’ten dinlemelisiniz ki bir Vanlı olarak o melâle aşina olabilesiniz. Sonra oradan ayrılıp Haraba mahallede asırlık bir ceviz ağacının altında “hoş geldin balamlı” karşılamalarla sevginin nezaketin gönüllerden gözlere sözlere taşındığı bir yaşlı ninenin bahçesinde semaver çayı içmelisiniz ki şehrinizle hemhâlolabilesiniz.
        Mahalle garip olunca mezarlığı garip olmaz mı. Türkülerin hep ondandır canlı durmaları her söyleyişte dinleyenin gönül tellerini titretmeleri. Türkü işte cap canlı bütün yaşamıyla karşımızda kulağımızda yaşamın içinde bizlerin arasında sokaklarımızda evlerimizde bizlerle birlikte yaşarlar
      Kentimizin edebiyatı bir gün yazılmalıdır. Edebiyatın kenti de Edebiyatımızın tematik konularında yerelin tarihi yerelin kahramanları, yerelin gündelik yaşamı neden yer almaz. Van’ın gündelik yaşamının sanatının folklorunun, mimarisinin, düşünsel ve sanatsal koordinatlarını ortaya çıkarmak Van’a meftun olan herkesin vefa borcudur. Bu nedenle Kentimizin gündelik yaşamının tarihini kayıt altına alacak çalışmalara şiddetle ihtiyaç var. Bu konuda kentin tarihine tanıklık edecek her türlü belge ve bilginin toplanıp bir veri tabanı oluşturulması için Van' daki sivil toplum örgütleri ve kamu kurumlarının işbirliği içinde eşgüdümlü bir çalışmanın gereğini vurgulayarak burada bu yolculuğa son veriyorum.
 
  
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
       
         
 
 
 
 
 
 
 
                  
 
                 
 
    
 
 
 
                                                                                                                                     
 
 
YORUM EKLE

banner241

banner247

banner141

banner140

banner255