Mustafa AKMAN
Tarih: 05.07.2012 23:33
CEHÂLETİ BİLEREK TERCİH ETMEK I
CEHÂLETİ BİLEREK TERCİH ETMEK I
Cehâlet Kur'an'ın temel kavramlarından biridir. Kur'an'da toplam yirmi dört ayette çeşitli kalıplarda kullanılan bu kavram ve türevleri genellikle olumsuz olarak ele alınmış, kınanmaya konu edilmiş ve bundan, mü'minlerin uzak durması gereken, onlara yakışmayan bir hal olarak bahsedilmiştir.
Cehâlet kavramı çeşitli alanlarda değişik anlamlarda kullanılmıştır. Bu çerçevede onun tefsir, ahlak, hadis ve fıkıh dallarında kendine mahsus pozisyonları mevcuttur. Sözgelimi ahlakta daha çok serkeşlik ve ölçü-kural bilmezlik anlamında iken, hadiste ravinin durumunu bilememek anlamına gelmektedir. Bunlardan birincisinde cehâlet ayıp sayılırken ikincisinde bu tarzda telakki edilmemektedir. Fıkıhta ise bilgisizlik ve bilinmezlik olarak iki ayrı şekilde karşımıza çıkan cehâlet, istisnai durumların haricinde bizatihi kusur sayılmaktadır. Bu bağlamda cehâlet geçmişte, fıkıh ve fıkıh usulü konusu olarak daha çok mazeret olup olmama bağlamında değerlendirilmiştir.
Şüphesiz cehâlet (جهل cehl)in en yaygın ve çok bilinen anlamı, bilmemektir. Ancak Kur'an, bu kelimeyi daha çok olayların içine nüfuz etmemek, sathi düşünmek ve dolayısıyla basit ve isabetsiz hükümler vermek anlamında kullanır.
Ne var ki süreç içerisinde bu kavram esasen kendi kapsamında mündemiç bulunan bilgisizlikle eş anlamlı olarak kabul edile gelmiştir. Oysa bu kavram bilgisizlik anlamını da içermekle beraber öncelikle hilmin zıddı olarak kabalık, zorbalık ve haddini aşmak anlamlarına gelmektedir.
Cehâlet kavramının semantiği bağlamında geçmiş dönemde özellikle ez-Zemahşeri (1075–1143), eş-Şihab (1570–1659) ve el-Alusi (1803–1854) gibi âlimler önemli yorumlarda bulunmuş olmakla beraber bu kavram hakkında yakın zamanda Goldizher (1850–1921) ve akabinde Izutsu (1914–1993) değerli tahlillerde bulunmuşlardır.
Buna göre cehâlet (جهالة), en ufak bir kızgınlık anında iradesini kaybedip parlayan, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine kapılıp sonucu düşünmeden körü körüne atılan, ateşli, sabırsız kişinin sorumsuz davranışlarıdır. Bu, duygularına, hırslarına hâkim olmayan aşırı bir insanın davranışıdır. Bu insan, doğruyu yanlışı düşünme ölçüsünü yitirip kendisini öfkenin pençesine düşürür.
Bu anlamıyla cehâlet kavramının tam karşıtı hilmdir. Hilm, cehl patlamasını dizginleyebilen insanın ahlakıdır. Buna göre halim, duygularını frenlemesini, kör ihtiraslarını yenmesini, canını sıkmayıp mümkün mertebe sakin kalmasını bilen kişidir. Diğer bir ifade ile hilm güçsüzlükten kaynaklanan bir tevazuyu değil, muktedir olmakla beraber bir vakarı ifade eder.
Buna göre cehâlet, bilgisizliği de ifade etmekle beraber bunun yanında hilmin zıddı olarak akıllıca düşünmeyi ve vakarı geri plana iten, kaba ve olumsuz bir davranış biçimi ve yaşam tarzı demektir. Sözlük anlamıyla öfkeyi içinde barındıran bir hilimsizlik demek olan cehâlet, Kur'an ayetleri, hadisler ve de cahiliye şiirinde genelde bu anlamda kullanılmıştır.
Halimin zıddı olan cahil; zorba, azgın, vahşi, acelecilik karakteri olan, telkine uyan, öfkeli, hayvanî içgüdülerine uymakla gaddar, bir başka deyişle de barbar olandır. İşte cehâlet de böylesi birinin yaptıklarının adıdır. Nitekim o, bu tür tavırlarından dolayı belirtilen vasfa müstahak olmaktadır.
Bu kavram, tarihi seyir itibariyle ilkin şeytandan başlamak suretiyle insanoğlunun eylemlerine konu olmuştur. Cehâlet tezahürlerine karşı Allah'ın gönderdiği elçiler uzun bir mücadele vermiş ve insanlığa, bahsi geçen bu durumdan kurtulmanın yollarını göstermeye çalışmışlardır. Gelen peygamberler görevlerini yerine getirirken sürekli olarak cahillerin anlamsız muhalefetiyle karşılaşmışlardır. Esasen cehâlet ateşiyle kaynayan, hislerine ve gururuna esir olmuş insanları durdurup, düşünmeye sevk edecek ortamı oluşturmak gayet zordur. Çünkü cahiller akıllarıyla değil, his ve arzularıyla davranmışlardır.
Diğer bir açıdan cehl, insanın görünen eşya ve olayların arkasındaki ilahî iradeyi anlayamaması, Allah'ın ayetleri olan kâinat varlıklarını Allah'ın ayetleri olarak görmemesi ve bu husustaki yetersizliğidir. Böyle bir kimse için tabiat varlıkları, herhangi bir şeyin sembolü değil, sadece tabiat varlıklarıdır. Buna göre cehl, aynı zamanda Allah (c), ayetleri açık bir şekilde gönderdiği halde ayan beyan olan bu gerçeği, hatta ilahî vahyin en kolay tarafını dahi anlayamamak demektir.
Cehâletin yaşanan hali anlamına gelen cahiliye değişik tarzlarda ortaya çıktığı için Kur'an kavramın bu yönüne ayrı bir önem atfederek zann'el-cahiliye [Al-i İmran 3/154], hükm'el-cahiliye [Maide 5/50], teberruc'el-cahiliye [Ahzab 33/33] ve hamiyyet'el-cahiliye [; Fetih 48/26] gibi farklı terkipler kullanmış ve bu durumların tümünü de kınayarak, kaçınılması gereken bir durum olarak ifade etmiştir. Cehâletin anlam sahası ve yakın çerçevesinde değişik birçok kavram bulunmakla beraber bunlardan zülüm, şirk ve küfür en belirgin olanlarıdır.
Cehâlet kavramının aslî yapısı bu şekilde ortaya konduktan sonra daha çok kullanıldığı anlam olan bilgisizlik çerçevesinde tahlillere geçebiliriz. Dediğimiz gibi cehâlet, zamanla kendi semantik alanında daralarak yine kendi içinde mündemiç bulunan özel bir anlamıyla temayüz etmiştir. Bu nedenle günümüzde cehâlet denildiğinde akla gelen, o geniş 'anlam sahası' içindeki cehâlet değil, daha çok bilgisizlik anlamındaki cehâlettir. Nitekim bu yaklaşım o denli bir yaygınlık kazanmıştır ki konuyla ilgili kimi çalışmalarda bu kavram ve kavramın failleri hep bilgisizlik ve bilgisiz olarak mütalaa edilmiştir. Oysa kavram ve ona dair hadiseler aktarılıp yorumlanırken bahis konusu edilen hususların bilgisizlikle fazla bir ilgisi gözükmemektedir.
Kur'an'da cehâlet, öteki bir çok özelliğin yanında insan fıtratına sonradan bulaşan bir nosyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle cehâletle işlenen günahlardan tevbeyi sağlamak ve bunun yollarını göstermek için peygamberler gelmiştir. Bu anlamda Kur'an cehâleti yermiş ve cahil insan tipine karşı tavır koymanın keyfiyetini tespit etmiştir [Kasas 28/55; Furkan 25/63].
Mazeret, yapılması yahut sahip olunması gereken bir hususta öyle yapmamayı veya olamamayı tecviz eden gerekçe(ler)dir. Biz burada konumuz itibariyle İslamî nasları bilmemekten doğan gerek itikadî ve gerekse amelî yanlışlıkları ya da sapmaları doğuran nedenlerin geçerli olup olmadığını değerlendirmeye ve bunların mazeret teşkil edip etmeyeceğini ortaya koymaya çalışacağız.
Bilindiği gibi iyiyi de kötüyü de kabul etme yeteneğine sahip olmak anlamında bir fıtratla doğan insanlara, sahip olacakları değer ölçülerini/zihniyeti, fertlerin amaç ve yapıp ettiklerinin bir tezahürü durumundaki toplum kazandırır. Esas itibariyle en sağlam yola kılavuzlayan Kur'an'ın hedefi de insanları düşünen ve aklı ile teslim olup salih amel işleyen şahsiyetlerden oluşan bir toplum teşkil etmektir. Böyle iken onun bu çağrısını kulak ardı ederek, kimilerince yürütülen yığın eğitimi çerçevesinde kendisine çeşitli vasıtalarla sunulan envai türlü meşgalelerle oyalanıp kolaylaştırılmış bu kitaba çalışmayan insanların böylesi bir toplum oluşturmak yerine benimseyip sergileyecekleri, tabiatıyla cehâlet olacaktır.
Esasen toplumu fertler oluşturur ve söz konusu toplum, bu fertlerin tavırlarına göre biçimlenir. Bu fertler, toplumu İslâm toplumuna dönüştürmek suretiyle, cahiliye toplumuna dönüştüren etkenlerden sakınmak zorundadır. Bu açıdan, insanın yapıp ettikleriyle zemin kaymasına maruz kalması mümkün olduğundan Müslüman fertlerin olabildiğince duyarlı olması ve dolayısıyla aynı sebeplerin aynı sonuçları doğuracağını iyi bilmesi gerekir. Buna göre kişinin yaşadığı çevre ve toplumu dikkatle irdelemesi ve burada olup bitenlere karşı duyarlı hareket etmesi icap etmektedir. Çünkü ‘ed-Din’i benimsemiş insanların ona teslim olmak gibi bir ödevleri söz konusudur. Esasen bu, Kur'an buyruklarının hem inzal sebebi ve hem de Kur'an'ın öngördüğü hayat tarzının devamında odak bir noktadır.
Fıkıh usulü eserlerinin, İslâm hukukunda sorumluluk ve hakların genel teorisini ele almayı hedefleyen 'el-mahkûm fih/bih' bölümünde sorumluluğun temel ilkeleri açıklanırken, öncelikle kişinin ne ile yükümlü olduğunu bilmesi şartı üzerinde durulur. Bu şart, İslâm'da kişinin sorumlu tutulması için yükümlülüğünün kendisine bildirilmiş olması gereğini ifade eden tebliğ ilkesinden kaynaklanır. Peygamber gönderilmedikçe kimseye azap edilmeyeceğini, müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberlerin gönderildiğini bildiren ayetler [İsra 17/15; Nisa 4/165] ve benzeri naslar bu ilkenin dayanağını oluşturur.
Bu konu ile sıkı bir ilişkisi bulunan, ilahî tebliğ olmaksızın ya da gelmeden önce davranışların genel anlamda 'iyi/hüsn' veya 'kötü/kubh' olarak nitelendirilebilmesi için aklın yeterli olup olmadığı meselesinde ulema arasında görüş ayrılıkları bulunmakla beraber tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı ilkesi hemen hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir. Burada sorumluluğun temel şartı olan 'bilme'den maksadın, daima bilfiil bilgi sahibi olma değil, bilgiye yahut bilme imkânına sahip bulunma olduğuna dikkat edilmelidir. Nitekim Molla Hüsrev (v.885/1480) cehâleti ıstılah olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir, şeklinde tanımlamaktadır.
Maturidi ekolüne mensup âlimlerin, ilahî tebliğ bulunmasa bile mümeyyiz ve ergin bir kişinin kâinatın yaratıcısının varlığına ve birliğine iman etmesi gerektiğine ilişkin görüşü, çoğu zaman bu ilkenin bir istisnası olarak zikredilse de iyi tahlil edildiğinde bunun da aynı ilkenin bir uzantısı olarak ortaya konduğu söylenebilir. Zira söz konusu görüşü benimseyenlerin asıl maksadı, diğer dinî yükümlülükleri sırf akıl ile bilmek mümkün değilse de mevcut delillere bakarak kâinatı yaratan tek bir yüce varlığın bulunduğunun akıl yolu ile bilinebileceğini savunmaktan ibarettir.
Nitekim Kur'an, tebliğinde daha çok evrensel bir adalet ve zulüm, iyi ve kötü şuuruna dayanır. İnsan, aklında mevcut bulunan bu değerlerden hareketle bir takım sonuçlara varır. Bu nedenle kişinin aynı zamanda bu değer yargılarından hareketle de bir kanaat sahibi olmasının mümkün olabileceği açıktır.
Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama halinde bunlarla yükümlü olunmayacağı ilkesinin uygulamasında kural olarak Dârü'l-İslâm'da bulunmayı bilgi karinesi, Dârü'l-Harp'te bulunmayı da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir.
Bu anlamda bilgi herkesin bilebileceği /bilmesi gereken (farzı ayn olan yani umumi ya da herkese gereken bilgi) ve ancak ihtisas sahiplerinin bileceği/ bilmesi gereken bilgi (farzı kifaye) olarak iki türlüdür.
İslam ülkesinde yaşayan kişi bakımından namaz kılmanın farz ve namuslu kadınlara iftira etmenin haram olması gibi dinin kesin hükümlerini bilmeme başlı başına günah sayıldığı için, böyle bir kişinin bu tür hükümleri bilmemesi mazeret kabul edilmemiştir.
Aksi halde günahtan aklanma gerekçesi olarak başka bir günaha dayanılmış olur. Bu hususu vurgulamak üzere Zerkeşi (v.794/1392), bilgisizliğin mazeret sayılmasının bir kolaylık hükmü olduğunu, yoksa bizatihi cehle bağlanan bir sonuç olmadığını belirtir. Ve İmam Şafii'nin (v.204/820) şöyle dediğini nakleder: 'Eğer cahil, cehlinden ötürü mazur sayılsaydı, bilgisizlik ilimden üstün tutulmuş olurdu'.
Öte yandan Şihabuddîn el-Karafi (v.684/1285) dinî vecibelerin nasıl yerine getirileceğine mesela namazın ifa şekline ilişkin bilgileri edinmeyi ihmal etmenin bir çeşit masiyet olduğuna, dolayısıyla bu çerçevedeki temel bilgileri öğrenmemiş olmanın da mazeret sayılamayacağına işaret eder. Karafi burada 'nisyan' ile 'cehl'in birbiriyle karıştırılmaması gerektiğine de dikkat çeker. İslâm ülkesinde yaşayan kişi için çoğunluğun bilgisi dışında kalamayacak dinî hükümleri bilmemenin mazeret sayılamayacağı bir kuraldır.
Ancak bunun, fiili imkânsızlık gibi bazı istisnaları söz konusudur. Sözgelimi İslam ülkesi vatandaşı olmayan biri, Müslüman olduktan sonra İslâm ülkesinde bulunsa bile yerleşim merkezlerinin uzağında bir yerde yaşaması gibi sebeplerle dini hükümleri bilmemesi mazur sayılmıştır.
Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisnaları meşru bir mazeret sayılmıştır. Ancak bazı yazarların belirttiği gibi bunlar da esasen birer istisna değil, 'bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu tutmama' ilkesinin bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın olarak bilinmeyen hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimlerce Dârü'l-İslâm'da bulunanlar bakımından da mazeret kabul edilmiştir. Cehlin mazeret sayılması hallerinde dikkat edilmesi gereken bir husus, davranışa bağlanan hukukî sonucu bilmemenin değil, davranışın yasak olduğunu bilmemenin özür kabul edilişidir.
Cehlin sorumluluğa etkisi konusundaki temel yaklaşımlar yukarda özetlendiği şekilde olmakla birlikte detaylar incelendiğinde bu yaklaşımlarda fakihlerin kendi dönemlerindeki şartların belirleyici olduğu ve benzer birçok somut olayda farklı değerlendirmeler yapıldığı dikkat çekmektedir.
Cehle bağlanan fıkhî sonuçlar, kelamcıların metodunu esas alan eserlerde 'sorumlulukta bilgi şartı' konusu işlenirken ele alınmakta; fukaha metoduna göre kaleme alınan eserlerde ise ağırlıklı olarak 'ehliyet arızaları' (عوارض الأهلية) başlığı altında incelenmektedir.
Hanefi geleneği esas alan fıkıh usulü eserlerinde önemli bir yer tutan ehliyet teorisine göre ehliyet arızaları semavi (العوارض السماوية el-avaridu's-semavi) ve müktesep (العوارض المكتسبة el-avaridu'l-müktesebe) olmak üzere iki kısma ayrılır. Birincisi insanların iradesi dışında oluşur, ikincisi ise onların iradesine bağlı sebepleri ifade eder ki bu ikinci grup içinde cehl de yer almıştır. Ancak bu çerçevede söz konusu edilen durumların tamamı ehliyeti ortadan kaldırıcı veya daraltıcı özellikte değildir. Abdulaziz el-Buhari'nin (v.730/1330) belirttiği gibi bazı arızalar ehliyeti etkilememekle beraber ilgili kişiler bakımından bazı hükümlerde değişiklikler meydana getirdiklerinden bu teori içinde yer almıştır. “Allah, sizi analarınızın karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır.” [Nahl 16/78] mealindeki ayette de ifade edildiği gibi cehl sonradan oluşan bir özellik olmamakla birlikte insanın gerçek hüviyetini aşan ve küçüklük hali gibi bazen bulunup bazen bulunmayan olumsuz bir durum olduğu için 'arıza (العارضة / العوارض el-aride / el-avarid)' olarak nitelendirilmiş ve kişinin kendi çabası ile bilgi sahibi olup bu olumsuz özelliği giderme imkânına sahip bulunması sebebiyle müktesep arızalar arasında sayılmıştır.
Hanefi geleneği fıkıh usulü eserlerinin ilk örneklerinde cehl dörde ayrılmış ve günümüze kadar kaleme alınan İslâm hukuku ile ilgili eserlerde genellikle bu ayrım esas alınmıştır. Bu dört neviden ilk ikisi, Allah'ı ve sıfatlarının inkârı meselelerinin hükümlerine göre tasavvur edilmiş olup mazeret sayılmayacak cehl türünden kabul edilmiştir; ancak âlimlerin birçoğu ikinci türü, yani ilahî sıfatlar hakkında daha toleranslı düşünülmesi gerektiğini savunmuştur. Üçüncü nevide, hakkında kesin delil bulunmayan, içtihada açık meselelerde yanlış bilgi sahibi olma durumları ile şüphenin cezayı düşürmesi ilkesinin uygulanabileceği durumlara temas edilmiştir. Dördüncüsünde ise İslâm ülkesi dışında Müslüman olup İslamî hükümleri henüz öğrenmemiş bulunan kişi (harbî) ve kendisine vekâlet verildiğinden haberdar olmayan vekil gibi sorumluluk ve yetkilerine ilişkin bilgi kendisine henüz ulaşmamış kişilerin durumları incelenmiştir. Bu son iki nevi arasındaki ortak noktayı, mazeret sayılabilecek cehl olma özelliği teşkil etmektedir. Son iki türden sayılan cehl çerçevesinde, bir meşrubatı şarap olduğunu bilmeden içme, savaş sırasında karşısındaki kişiyi düşman sanarak öldürme, kıblenin ne yönde olduğunu bilmeme gibi bir hükmün maddi olaylara uygulanmasına yahut hukukî sonuç bağlanan fiillere yön veren maddi olaylara ilişkin bilgisizliğin söz konusu olduğu pek çok meseleye temas edilmiştir. Fakat bu gibi örnekler incelendiğinde, esasen sırf bilgisizlikten değil, doğrunun hilafına bir zan taşımaktan (cehl-i mürekkep) veya iki durumun birbiriyle karıştırılmasından yahut kasıt ve iradenin bulunmayışından söz etmenin, dolayısıyla bunları hata, galat, rıza, kasıt, taksir ve iştibah gibi kavramlarla açıklamanın daha uygun olacağı anlaşılmaktadır.
Cehâleti “bilgisizlik” olarak kabul eden Ebu'l-Beka (v.1094/1683), bunu, özür sayılıp sayılmaması açısından şu şekilde tasnif etmektedir:
1. Özür/mazeret olarak kabul edilmesi batıl olan cehâlet: Kâfirin, Allah'ın sıfatlarını ve hükümlerini bilmemesi, bağinin (İslam'a baş kaldıranın) cehâleti ile içtihadında kitap ve sünnete muhalefet edenin cehâleti gibi. Bunlar mazeret teşkil etmezler.
2. Bidat gruplara mensup kişilerin, kabir azabı, Allah'ın görülmesi, büyük günah işleyenlere de şefaat edilebileceği, küfrün dışındaki bütün günahların affedilebileceği, fasıkların cehennemde ebedi olarak kalmayacağı gibi ahiretle ilgili hususları bilmeyen kimsenin cehâleti de özür sayılmaz. Çünkü böylesi yaklaşımlar açık naslara muhaliftir. Meğerki tevil ile olmuş olsun.
3. Dârü'l-Harp'ten hicret etmemiş Müslüman'ın şeri hükümleri bilmemesi özür sayılır. Bu nedenle farzları eda etmemesi açısından mazurdur. Ancak öğrendikten sonra kaza etmesi gerekir. Çünkü bu ortamda delil yaygın olmadığından bilinmemektedir.
Bu yönüyle cehâleti, daha sonra 'cehâleti bilerek tercih etmek' başlığıyla yeniden işleyeceğimizden dolayı burada bu kadarla yetiniyoruz.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —