Mustafa AKMAN
Tarih: 13.06.2012 13:23
TÜRKÇE OLİMPİYATLARI ÜZERİNE
TÜRKÇE OLİMPİYATLARI ÜZERİNE
Kutlu Doğum’a ilişkin faaliyetlerin icra edildiği nisan ayından sonra şimdi de Türkçe Olimpiyatları’nın icra edildiği ‘mübarek’ haziran ayını idrak etmekteyiz. Bu ayda yurdun hemen her tarafında, dünyanın çeşitli ülkelerinde ‘cemaat/hizmet’ okullarında okuyan gençler, öğrendikleri / öğretildikleri Türkçe ile Türk kültürüne özgü şarkı- türkü gibi folklorik faaliyetlerini icra etmektedirler.
Cemaat lideri Fethullah Gülen ve ‘müritlerinin’ zihin yapısına ve çeşitli konularda birçok düşüncelerine rezerv(1) koymakla beraber, başlatıp yaydıkları bu profesyonelce organizasyon ve bu katılımcıları eğitmedeki başarılarından dolayı takdir etmenin bir hakşinaslık gereği olduğunu belirtmeliyim. Türkçenin gelişip yayılması açısından küresel çapta, etkili, büyük ve başarılı bir etkinlik olduğu ortadadır. Hatta denilebilir ki Türkler ve bir bakıma Türkçüler için önemli bir iftihar vesilesidir. Eğer ki bu faaliyet tarzı ırkçılığı, bölücülüğü işaret etmiyorsa ve mümkün olsa bunu Kürtler/ Kürtçe ve diğer milletler/ diller için de gerçekleştirmeye çalışmak negatif olmasa gerektir.
Elbette mesele bundan ibarettir. Ne var ki bu etkinlikler, F. Gülen’in arzusuyla tesis edilen, Türkçe’nin bir dünya dili olması arzusundan ziyade-onun deyimiyle-Türk kimliğini, Yesevi inancını, mantalitesini öne çıkartan, bir Mevlana aşkını şevkini, insanî yönünü öne çıkarma çabasına(2) yönelik faaliyetlerdir. Diğer bir ifadeyle dünyada bir Türkiye sevdalısı kitle oluşturma amacına matuf olduğu gözükmektedir. Bu ise kabulü mümkün bir Türk diline evrensel anlamda can veren/katan safiyane bir faaliyet olmaktan, hüzün verecek derecede beri kılmaktadır.
Değilse bu devasa etkinliğin İslam’la, İslam’ı anlamayla, onu yayma ve tanıtma veya dünya ölçeğinde İslam’a gönül veren bir kitle (müellefe-i kulub) oluşturmakla ilgisi yoktur. Meğerki hedeflenen Türk Müslümanlığı olmasın. Eğer öyle ise bu tarz bir İslam’ın, Kur’an ilkelerinden oluşan İslam ile bir ilişiğinin olmayacağı aşikârdır.
Rahatlıkla gözlemlenebildiği gibi insanların, bugün icra edilen bu etkinliklere nazarı, daha bir farklıdır. Sanki bu folklorik gösteriler, cemaatin dinî mahiyette sergilediği, mesela Risale-i Nur okuyup okutma türü faaliyetlerinden biriymiş gibi algılanmaktadır. İşte esasen ilgili çevrece empoze edilen ve arzulanan da buymuş gibi gözükmektedir. Buralarda bir duygu seli oluşturulmakta ve bu vesileyle güçlü bir cemaat sempatisi sağlanmaktadır. Cemaat de din hüviyetli bir yapı ve söyleme sahip olduğuna göre insanlar bahsi geçen etkinlikleri de beklendiği gibi bu kapsamda değerlendirmektedir. Bu yönüyle de olimpiyatlar, cemaatin statü ve rantı için en işlevsel faaliyet halini almaktadır. Şüphesiz bu rant, sadece ekonomik getiriyi değil hatta belki daha çok düşünsel boyut ve imkânı işaret etmektedir. Cemaat bu vesileyle kitlelere dinî anlayışının doğruluğunu onaylatma ve bu sayede yayma olanağı bulmaktadır. Şu var ki Cemaat hem bu faaliyetlerde tebarüz eden tutumuyla ve hem de hükûmet partisini gerek mevki makam ve gerekse maddiyat itibariyle ‘arka bahçe’si halinde kullanarak elde ettiği imkânlar ile sürdürdüğü saltanatla özellikle İslam hinterlandında, kendileriyle bir olmayan ve kendileri gibi düşünmeyen ‘sözü olanlar’a (‘ötekiler’e) hayat ve beka hakkı vermeyen, alanlarını daraltan entrikalarla belki birtakım dünyevî mihrak ve duyguları memnun etmiş olacaktır. Böylece daha bir palazlanacaktır da. Ancak bunun bir de uhrevî boyutunun olduğunu, hesabını Allah'a verecek olmanın haşyetini duymak icap ettiğini hatırlamak lüzûmu vardır. Bilinmelidir ki kullanılan olanaklarda tüyü bitmemiş yetimlerin de hakkı söz konusudur. Bu kaynakların bol keseden cemaat faaliyetlerine, mensuplarına ve cemaat felsefesini yaymaya ve ona müellefe-i kulup (sempatizan) olacak dindar ve/ya lâdini kimselere çarçur edilmesi reva olmasa gerektir.
Daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi toplumda, devlet politikasıyla oluşturulup tesis edilen ‘dinle boyanmış yaygın bir Türk milliyetçiliği’ mevcuttur. Bu milliyetçiliğe dair argüman ve ritüeller İslamî kaide kurallarmış gibi algılanmakta ve bu yapı ve algıya uymayan her tür yaklaşım veya yaşantı rahatlıkla din dışı olarak nitelenip mahkûm edilebilmektedir.
Diğer bir ifade ile Türkiye’de cemaatlerin din söylemleri milliyetçilikle boyanmış durumdadır. Nitekim açılım politikalarıyla hedeflenen önemli hususlardan biri de Kürtlerin adeta lütfen kabullenilen mahrumiyetini bir nebze de olsa gidermek adına toplumun geneline teşmil edilmiş bu ‘dine dönüştürülmüş milliyetçiliği’ -sadece belirtilen amaca yetecek derecede de olsa- terbiye etmektir.
Bilindiği gibi Türk milliyetçiliğini dinî atmosferde kanıksamış cemaatlerin başında-tasavvufî çevrelerin dışında- ‘Nurcu’ gruplar gelmektedir. Çok geniş bir kitleyi kapsayan ve çeşitli fraksiyonları bulunan bu çevrede elbette kimi yönleriyle takdiri mucip farklı düşünce ve söyleme sahip öbekler vardır. Ancak bunların genel kitledeki kemiyetleri, olsa olsa devede kulak misalidir.
Ne yazık ki Nurculuk Hareketi, Nurculuğu zamanla, hem düşünsel ve hem de yapısal olarak milliyetçiliği kanıksayan ve dahası bir milliyetçilik empoze/ eğitim alanı haline getirmiştir. Oysa bu hareketin genel kurucu lideri Said Nursî, özellikle Cumhuriyetin kurulmasını müteakip kurucu kitlenin din ve dindarlığı bazen çaktırmadan daha çok da dayatmayla Türk ırkçılığına dönüştürmesinden önceki dönemde -ki iradesini ve hürriyetini rahat kullandığı dönem de bu dönemdir- ırkçılığa hassaten İttihat Terakki’nin canhıraş yürüttüğü Türk ırkçılığına karşı mücadele vermiş ve bu ırkçılığın zararlarını, tehlikelerini ısrarla vurgulamış(3) önemli bir düşün adamıdır.
Klasik Sünnî yorumu savunmayı şiar edinmiş Nursî'nin, tarihî süreçte şekillendiği açık en zayıf rivayetleri bile ‘mütevâtir’ nitelemesiyle tartışmasız kabul edilmesi gereken hakikatler olarak sunması, cehennem azabının nihayet bir gün yok olacağına eş değer izahlar yapması, sahabeyi ve genel anlamda İslâm tarihini yorumlamada şöhrete ulaşmış kimselerin jargonlarını kullanmaya önem vermiş olması, eserlerinin kendisine yazdırıldığına inanması, cifir-ebced metafiziği üzerinde yoğunlaşması, bu hesap işlemlerinden hareketle de gaybî yorum ve tespitlerde bulunmaya çalışması ve yoğun ecdad vurgusu gibi hususların yanında tamamen tasavvuf felsefesine ait bir düşünceye sahip olması ve bu dünyanın söylemini sahiplenerek kullanması gibi çekince koyduğum özellikleri bir yana; adalet, eşitlik, özgürlük, birey iradesi ve hürriyet gibi ahlakî ve İslamî sabiteleri hayatının her döneminde sahiplendiği malumdur.(4)
Ne var ki, İslâm’ı millileştirip ehlileştiren ve bütün İslâmî direniş hareketlerini yaftalayarak mesafe koyup tahkir eden günümüzdeki genel ‘Nurculuk konsepti’nde, Said Nursî, övgüyle bahsettiğim bu duruşunun tam tersi bir kişiliğe büründürülmüştür. O, artık yazıp çizdikleriyle neredeyse bir Türkçülük ve Türk dindarlığı arka bahçesi haline getirilmiştir. Nitekim bu giydirilmiş özelliğinden olacak ki Nevzat Tarhan’ın konuyla ilgili yazdığı kitabında(5) Said Nursî’nin, Türkiye’de bir Arap Baharı mâniası olduğunu söylemesi bu backgroundu işaret ediyor olsa gerektir.
Oysa Nursî bir zaman sıcak ilişkide bulunduğu İttihat Terakki eliyle tesis edilen Türkçülüğe karşı yiğitçe mücadele verirken bu arada mensubu olduğu Kürt halkının aydınlanması adına bugün olsa belki malum çevrelerin ‘Kürtçülük’ olarak niteleyeceği bir sosyal projenin yılmaz savunucusu olmuştur. O, bunu ‘müsbet milliyetçilik’ bağlamında mütalaa etmiş ve her milletin bunu halkı için yapmasında bir mahzur görmemiştir. Üstelik o bu mücadeleyi, kendisi Kürt olduğu için ötekileştirilmeye çalışılmasına(6) rağmen gerçekleştirmiştir. Kanımca bugün onun kendi konjonktüründe tasvip ettiği ‘Müsbet Milliyet’ fikri de ‘Fıkıhçı Hoca (Hayrettin Karaman)’nın fetvası üzerinden konuşacak olursak ‘Sedd-i Zerai’ kabilinden mahkûm edilmelidir. Zira günümüzde kangrene dönüşen ‘Kürt Sorunu’ yani Kürtlerin hak hukuku -yine- yani Yozgat’taki Türk’ün kullandığı ve fakat Hakkâri’deki Kürd’ün mahrum olduğu hakları, konuyla ilişkili taraflarca en uca yani ırkçılık zeminine taşınmakta ve bu bağlamda gündemleştirilmektedir. İşte buna (ırkların ayrılığına/yabancılaşmasına) götüren bütün yollar kapatılmalıdır diye düşünüyorum.
Buna göre Türkçe Olimpiyatlarının, ihsas ettiği veya bununla ihsas ettirilmeye çalışılan dinî/İslamî boyut üzerinden algılanması çabası ve sürecine son verilmelidir. Bunların herhangi bir İslamî yönü yoktur. Bunların sadece dünya çapında bir Türklük ve bu arada ‘üniter, laik ve demokratik Türkiye’ sevdası oluşturmaya matuf olduğunu bilmek gerektir. Bu pozisyonun ise İslam ile İslamî ilke ve kurallarla bir ilişiğinin olmadığı izahtan varestedir. Ha bu arada müzikten, folklorik gösterilerden ve görsel şölenlerden hoşlananlar -ki yabana atılır bir tercih değildir- bu etkinliklerden istifade edip zevk, istek ve dahi ihtiyaçlarını pekâlâ giderebilirler. Amma velâkin ibadet aşkı ve dinsel bir vecibeyi ifa ediyor olma duygusuyla asla değil. Bu arada -misalen- Ahmet Kaya’yı güzelce taklid eden genci dinlemek zevk vermiş, anlamlı gelmiş olabilir. Ancak sanatçının bizzat kendisinin benzeri şarkıları terennüm ettiği sıra linç edilecek olduğunda ve bu sebepten ülkesini terk etmek zorunda kaldığında nerede olduğumuzu sormayacak mıyız? Yoksa Vali Tandoğan’ın vecizesinde(!) tebellür eden mantıkla sadece biz yaptığımızda mı doğru, güzel ve iyidir. Keza yoksa bu tolerans, hoşgörü vs. kendi şemsiyemizin gölgesinin uzanabildiği kadar ve kimselere midir?
Kısacası Olimpiyatlar dinî veçheden arındırılarak, icad ve icra gerekçesi olan projelerden soyutlanabilirse olağanüstü bir faaliyet ve o çapta bir zekâ ve gayretin ürünüdür. Bu durumda bize düşen ancak takdir etmektir. Geriye kalan, cemaatin dinî söyleme sahip bir zeminde duruyor olmasından hareketle daha büyük bir çabayla sadece okuyup okuttukları eserlerin değil Kur'an kültürünü muhtevi genel bir çağrının küresel çapta temsilciliğini deruhte edecek hale gelmesi temennisidir.
(1) Mesela F. Gülen, rüyayla hadis alınmasının mümkün olabileceği kanısındadır. Şöyle der: “Her ne kadar usûl-ü hadîste yer verilmese de, bu rabbânî insanlar arasında, zaman ve mekânı aşarak, doğrudan doğruya Fem-i Güher-i Nebevî’den hadîs alanlar vardı... Büyük imam Celâleddin es-Süyûtî’nin, defalarca Efendimiz’le hem de yakazada görüştüğü menkuldür. Yine, İmam Buhârî, kendi kanallarıyla tespit ettiği her bir hadîs için, abdest alır, iki rekât namaz kılar ve mes’eleyi Ruh-u Seyyidi’l-En’âm’a havale eder: “Doğru mu yâ Rasûlallah?” der; kendince aldığı bir işarete göre de o hadîsi kitabına kaydederdi.” Bkz. İnsanlığın İftihar Tablosu Sonsuz Nur, Feza Yay., İstanbul 1994, 2/347. Keza o, ‘Sünnetin Tespiti ve Teşrî'deki Yeri’ başlıklı yazısında ‘ehlullah’ dediği birine dair bu tarzda -bütün muhakeme ve usul kurallarını altüst eden- bir örnek anlatıyor. Dediğine göre farklı bir buuda geçen bahsettiği kişi, belki yüz arkadaşına: ‘Ben tâbiîndenim.’ der ve ‘Nasıl olur?’ diye soranlara da: ‘Ben, sahabiyi hakikaten gördüm.’ diye cevap verirmiş. bkz. Yeni Ümit -Dini İlimler ve Kültür- Dergisi, say: 38 Ekim-Aralık, yıl: 10, İstanbul 1997., sayfa: 28-29 (http://www.yeniumit.com.tr/yazdir.php?konu_id=1211 - Said Nursî’nin de benzer kanaati için bkz. Yirmiyedinci Söz/YirmiyedinciSöz'ün Zeyli/Birinci Hikmet).
Oysaki böylesi yaklaşımların doğruluğunu iddia etmek, sahabe tanımına kadar bütün hadis tahammül sistemini çökertmek demektir. Değil mi ki, hadislerin kimlerden ve nasıl alınacağının usul ve kavramları, Hadis Usulü’nce zapturapt altına alınmış bir meseleydi. Nitekim biz İlahiyat Fakültesinde okurken yine aynı cemaatin önde gelenlerinden hadis hocamız İbrahim Canan’dan şunu öğrenmiştik: “Bazı kitaplarda rastlanan mükaşefe ve rüya yoluyla Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den telakki edildiği söylenen sözlere hadis denemez, onların, dini hiçbir değeri yoktur. Rüyayı sâdıka hak ise de, sika bir kimse rüyasında Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan bazı sözler öğrenmiş olsa da buna hadis denemez. Rüya sadece gören kimse için bir kıymet taşır. Halbuki hadis kıyamete kadar, herkes için din ortaya koyar. Bunun yolu da objektif şartlara ve belli kaidelere göre, her zaman kontrolü, tahkiki mümkün olan rivayetten geçer. Bunun aksini söyleyen ve sübjektiviteyi esas alan tek bir sünnî muhaddis çıkmamıştır.” bkz. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yay., Ankara 1988., sayfa: 2/68.
(2) Bkz. http://tr.fgulen.com/content/view/10037/13. (Dünya Dili Olma Yolunda Türkçe, 31.05.2007).
(3) Bkz. M. Arif Koçer, Bediüzzaman Said Nursi’nin Yorumuyla İslam’da Irkçılık Yasağı, Gündönümü Yay., İstanbul 2012., sayfa: 7-8, 42, 44, 47-48, 58, 69, 74, 80, 96, 125.
(4) Bkz. Mustafa Sabri – Emrullah Beytar, Said-i Nursi'nin Sivil Muhalefeti, Çıra Yay., İstanbul 2009., sayfa: 77, 151, 161-163, 173-174.
(5)http://www.nevzattarhan.com/prof-dr-nevzat-tarhan-risale-i-nurda-kesfedilmemis-birgiler-mevcut.html;http://www.moralhaber.net/guncel/diyarbakir-tahrir-olmadiysa-nursiye-borcluyuz.
(6) Bkz. Koçer, age., 27, 39-41, 63-65, 89-90, 115, 124-125, 158, 163, (YirmidokuzuncuMektub/Altıncı Risale olan Altıncı Kısım/Dördüncü Desise-i Şeytaniye).
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —