admin admin
Tarih: 03.06.2012 19:10
kapitalizmi kapitalizm sanmak ya da“Bu Ülke ve Anti-Kapitalist Müslümanlık” Bahanesiyle
kapitalizmi kapitalizm sanmak
ya da
“Bu Ülke ve Anti-Kapitalist Müslümanlık” Bahanesiyle
Daha önce de belirttiğimiz gibi kapitalizm, tarihi bir perspektiften bakıldığında, bir ekonomik sistemden fazla bir şeydir. Bu gerçeği, onun bir yaşam tarzını, bir evren vizyonunu teşkil edebilmesi dolayısıyla vurguluyoruz. Kapitalizmin geldiği tarihsel sürecin görülmezlikten gelinerek ele alınacak derecede esnek bir yapısı bulunmamaktadır. Kapitalizmi salt bir sermaye birikimi ve hâkimiyeti olarak ele almak, meseleyi kapitalistlerin lehine olan bir sürece sürmekten başka bir işe yaramaz. Ve dahası, söz konusu vulgarisé indirgemeciliğin masum olmadığını, masum karşılanmayacağını da vurgulamamız gerekir.
Kapitalizm, hesaplamanın rasyonel metotlarını önce ekonomik uygulama ve kurumlara hâkim kıldı ve çok hızlı bir biçimde medeniyetin (Civilation) diğer aşamalarına (merhale değil) nüfuz etti ve giderek kendine özgü bir yaşama biçimini tesis etti. Modern bilimlerin gelişmesi ve günlük hayattaki insan etkinliklerine uygulanması, felsefede pragmatizmin, politikada bireyciliğin doğuşu, belirginleşmesi, olgunlaşması, sivillerin askerlere öncelikli hacmi, düşünceler ve kurumlarda ampirizmin kabulü, dünyaya dönük düşünüşün (tek dünya düşüncesi ve ölüm sonrasının inkârı) ilerici (linear), ilerleyen yayılması, görenek ve geleneğin pragmatist (faydacı) bir anlayışla gözden geçirilmesi, antropomorfizmin apriori kabulü ve benzeri tüm unsurlar, kapitalizmin yarattığı kalıcı değer ve tutumlardan sadece bir kaçıdır.
Kapitalizm, kendisini doğuran meseleleri çözmek üzere giriştiği çabalar içinde, yeni meseleleri de üretti. Oysa kapitalizm bireysel cüretin, becerinin ve elbette ki teşebbüsün bürokratik atalet ve becerisizlik üzerindeki muzaffer iddiasıydı ve yeni iktisadi bireycilik, politik özgürlükleri büyük ölçüde güçlendirmişti. Gelgelelim, kapitalist ekonomi geliştikçe teknolojik, mali nedenler ve düzenleme değişimleri dolayısıyla mülkiyetin ve çalışmanın bireysel biçimi yavaş yavaş yerini büyük ölçekli şirketlerin orijinal sahip-işçi-müteşebbis kapitalist tarzını yutan bir ekonomik sisteme bıraktı. Bu noktada göze çarpan en önemli gerçeklik şuydu:
Çalışma kollektif oldu ve fakat mülkiyet özel kaldı.
Büyük ölçekli girişim dediğimiz şey, küçük kapitalist girişimlerin kaçınılmaz ve vazgeçilmez gelişmesinden doğmakla, yeni üretim ve dağıtım biçimlerinden fazlasını hasıl etti. Bireysel mülkiyet-düzenleme girişimlerindeki risk yüklenme ruhu yerini büyük ölçekli özel veya kamusal organizasyonların tipik karakteristiği olan bürokratik rutin ve güvenlik soruşturmasına yerini bıraktı. Eski orta sınıf bağımsız girişimcileri, belli bir düzenle yeni orta sınıfın bağımlı yöneticileri, iş takipçileri ve beyaz yakalı ücretlilerin hiyerarşik olarak aşağı basamağı haline geldiler.
Bireysel ya da ferdi mülkiyet düşüncesini orijinal ruhundan, hayatiyetinden koparan gelişme, aynı zamanda kapitalizmin yaygınlaşmasını kolaylaştıran bir gelişmedir ve bu gelişme, mülkiyetin modern şirketlerde işin yürütülmesi ve mali denetiminden kopartılmasıdır. Yani köylü sahip olduğu toprak parçası, zanaatkâr dükkânı veya barınağı için ölebilir ve fakat uluslar arası boyutlar kazanmış olan bir şirkette birkaç hissesi olan mülkiyet sahibi, köylünün ya da zanaatkârın gösterdiği heyecan ve kavga ruhunu göstermeyecektir ve göstermemektedir. Modern mülkiyet sahibinin yasal olarak ortak olduğu şirketle olan ilgisi belli aralıklarla eline geçen kar payından ötede değildir. Bu şirketlerde, daha doğrusu ultra kapitalist şirketlerde şirket oylamaları ve seçimlerinde çoğunluk çoklukla yüzde doksan dolaylarındadır. Eğer dikkat ederseniz bu oranların, otoriter ülkelerde devlet yönetimindeki plebisitlere (referandum da denebilir) bugünkü dünyanın merkezinde yer alan imtiyazlı ülkelerdeki (ABD, UK, Batı Avrupa vb) seçimlerden daha fazla benzediğini fark edebilirsiniz. Ve dahası merkezin imtiyazlı ülkelerinde seçim oranlarının yüzde elliyi aştığı neredeyse görülmemiştir.
Bu gerçekleri dile getirmemizin en önemli sebeplerinden biri de çok önemli bir paradoksu işaret edebilmektir. Paradoksal olarak kapitalizm ne kadar başarıya ulaşırsa toplumun çerçevesini “sosyalleştirme” suretiyle o kadar çok kendi özgün kurumsal ve kuramsal ya da ideolojik karakterini de yıkmaktadır. Meseleye vakıf olan her insan bilir ki kapitalizmdeki ilk kollektivistler ne kapitalizmi eleştirenler ve ne de sosyalist propagandistlerdir. Kapitalizmdeki ilk kollektivistler büyük sanayi imparatorlukları yaratan kapitalistlerden (Henry Ford, John D. Rockefeller, Elbert H. Gary, Edward H. Harriman, Andrew Carnegie ve bu eleştiricilerin en çağdaşı William Henry “Bill” Gates’dir) başkası değildir ve yüzyıllarca bu gerçeğin görülememesi, görülmek istenmemesi (görülmek istenmeyişinin en önemli sebebi, siyasal projelerdir), büyük ölçekli kapitalist girişimin, kollektivizmin bazı biçimlerinin gelişmesinin zorunlu olduğu kurumsal ve kuramsal koşulları yaratmak zorunda kaldığı gerçeğidir. Bu bağlamda psikolojik olarak büyük ölçekli kapitalist girişimle, büyük ölçekli sosyalleştirilmiş girişim arasında çok az fark vardır.
Kapitalizm, kurumsal ve kuramsal sosyalizasyona ilave olarak, kendisine yarayacak ideolojik taarruz silahlarını da elde etmiştir. Bu bağlamda rasyonalizm, eleştirel düşünce ve pragmatizm gibi unsurlar, kendisinden, yani kapitalizmden önce gelen sosyo-ekonomik sistem karşısındaki üstünlüğüne inanılmaz katkılarda bulunmuşlardır. Bu gerçeğin yol açtığı en önemli sonuç şudur:
Kapitalizm, inanç ve otorite temelindeki herhangi bir kurumu kabul etmeyi reddedebilmiştir.
Ve fakat bu sonuç, kapitalizmin aleyhine olan diğer bir sonucu da hâsıl etmiştir. Kapitalizmin en önemli silahlarından biri olan eleştirel rasyonalizm ruhu, sorgulanmayan sadakat ve çıplak hukuki otorite temelinde üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti sorgulamakta hiç gecikmemiştir. Kapitalizme karşı olmak, onun başarıları yoluyla gerçekleştiği kadar onun başarısızlıkları yoluyla da meydana gelmiştir. Sözünü ettiğimiz bu başarılar, kapitalizmin sosyalleşmiş biçimlere dönüşmesini sağlamış, fakat başarısızlıkları bu kaçınılmaz gelişmeyi hızlandırmıştır. Örneğin işsizlik meselesi, kapitalist sosyo-ekonomik sistemin doğal bir dengeye ya da ahenge sahip bulunduğu ve herkes için maddi refah sağlayacağı inancını bir çırpıda sabote edebilmiştir. Politik özgürlük ve ekonomik bağımlılık arasında oluşan çelişki gözlere batar hale gelmiş ve etkileri sadece sosyalistler tarafından dile getirilmemiştir.
Erken kapitalizmin klasik döneminde, yani on sekizinci yüzyılın sonları ve on dokuzuncu yüzyılda, siyasi hürriyet ve bireyin ekonomik bağımsızlığı belli bir dengeyi bulabilmişti. O dönemden bu yana siyasi hürriyet ya da politik özgürlük, oy hakkının genişletilmesi ve yaş, cinsiyet, din, ırk ve sınıf sınırlandırmalarının kaldırılması yoluyla büyük ölçüde arttı. Yine de birey, ekonomik açıdan, baskın ekonomik ve teknolojik birim olarak küçük ve orta boy girişimlerin yerini yavaş yavaş alan devasa anonim şirketlere hızla daha bağımlı hale geldi. Kısacası miladın son yüzyılında politik özgürlükle ekonomik kölelik arasındaki ters orantı korkunç miktarlarda büyüdü. Büyük ölçekli girişimin, “yüksek kapitalizm” döneminde üstünlüğünün bir sonucu olarak politik özgürlük artarken ekonomik bağımsızlık aynı ölçüde çöktü ve bu gerçeklik, içinde olduğumuz ultra kapitalist sistemin kendi dinamiklerini izlemesinin bir sonucuydu.
Meselenin daha da iyi anlaşılabilmesi için yönetim alanında demokrasinin iktidara sahip olanların halka hesap verecekleri yönündeki ilkeyi ihdas ettiği gerçeğini görmemiz gerekiyor. Devletin bir halk ya da halklar programı olduğu ve devlet denen organizasyonu kılgıya kavuşturan hükümetlerin de halk ya da halkların, toplumların, milletlerin memuru olduğu gerçeğinin gözden kaçırıldığı her noktada insanlık kadar eski olan bu meselelerle boğuşmak kaçınılmazdır. Siyasal iktidar sadece ve sadece devlet denen programı oluşturan milletlerin çıkarının korunması uğruna meşruiyetini kazanır ve özellikle bu bağlamda ekonomik alanda laissez faire dogması demokrasinin “de facto” ve “de jure” gerçeklerinin sahip olduğu hedefleri saptıran bir duruma sebebiyet vermiştir:
Kapitalistler, hem çalışanları hem de kamu üzerinde sınırları neredeyse belirlenemeyen bir biçimde hâkimiyet kurmuşlardır. Üstelik bu hâkimiyetleri hesap vermeksizin, hayati önemde ekonomik kararlar vermek yoluyla yaşama biçimlerini etkiledikleri insan kitlelerine karşı hiçbir sorumluluk duymaksızın bu hâkimiyeti elde etmişlerdir.
Kapitalist demokrasilerde kuramsal ve kılgısal olarak politik kararlara aşağıdan başlayıp yukarıda sona eren bir tür uzlaşma süreciyle varıldığı halde, büyük şirketlerin iş dünyasındaki kararları ekonomik ve hatta sosyal kararları tepeden aşağıya toplumun kaldıramayacağı ve /veya kaldırmak istemeyeceği bir ağırlıkla adeta tüm ivmesiyle düşer.
Modern sınai, kapitalist örgütlenmenin tipik karakteristiğini, militarist hiyerarşi en iyi şekilde ifade eder. Çünkü disiplin ve itaatle temellendirilmiştir ve örgütlenme biçimi açısından bir parlamentodan ya da meclisten öte üstünlüğü tartışılmaksızın elde etmiş olan bir orduya benzer. Toplu pazarlıklar ve işçi hareketleriyle daha da demokratikleştirilmiş gibi görünen günümüz ultra kapitalizmi, dünya görüşünde yaşanan bir değişim dolayısıyla simülatif bir demokratikleşmeyi gerçekleştirmiş değildir. Yani düzelme gibi görünen sonuçların sunduğu imkânlar, sürdürülebilirlik hatırına gerçekleştirilmiş fundamental olmayan düzeltmelerdir.
Politik özgürlüğün yaşanabildiği alanlarda sınaî monarşizm ya da sermaye mutlakiyetçiliği, kapitalizmin sosyalistler ve sosyalist olmayanlar tarafından eleştirilmesine temel hazırlayan en önemli unsurdur. Ekonomik ve toplumsal özgürlük arasındaki asli demokratik (demokratik derken halk etkisini kastediyoruz) dengenin kurulması gerektiği ve politik özgürlüğün büyük ölçekli şirketlerin yarattığı koşullar altında bireysel ekonomik bağımsızlığı bir biçimde sağlamadığı takdirde politik özgürlüğün mahvolacağı gerçeği, her ne kadar apaçık bir biçimde dile getirilmemiş düşünceler olarak ve/veya kamu politikaları biçiminde dile getirilmemişse de, bir tasavvur olarak birçok insan ve düşünür tarafından kabul görmektedir. Bu bağlamda sosyalist olmayanlar, monopolistik kapitalizmin sebebiyet verdiği afetlerin, monopolü önleyici kanunlar ve sosyal refah ve güvenlik kültürünün ve imkânlarının arttırılmasıyla giderilebileceğine inanırlar. Sosyalistler ise daha radikal (Kapitalizme göre radikal) tedbirlerin alınması gerektiğine inanırlar. Temel ekonomik kararların topluluk tarafından alınması gerektiğine, topluluk tarafından alınması gereken kararların üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti bulunanlara (kapitalistlere) bırakılamayacağına ve en azından temel sanayilerin topluluk tarafından mülk edinilmesi ve kontrol edilmesi gerektiğine inanırlar.
Sosyalizm, kapitalizmin dışarıdan bir işgali değil, bizzat kapitalizmin ürünüdür. Aralarındaki kavganın bir aile ya da kardeş kavgası olduğunu anlamak için her ikisinin de sahip olduğu temel ilkeye dikkat etmek yeterlidir:
Tek Dünya.
Yine de sosyalizm etkin bir politik hareket olarak Sanayi İhtilali’nden ayrı değerlendirilemez. Gelişmiş bir sanayi ve kentli (şehirli değil) işçi sınıfı olmaksızın hiçbir sosyalist kitle örgütü olamaz ve bu konuda “ben yaptım, oldu” diyenler ya uluslar arası aksiyoner provokatörlerden ya da züppelerden (Fransızlara göre “snob”, Almanlara göre “dandy”ler) başkası değildir. Sanayi İhtilali’nin sosyalizm ile olan asli bağı, Sanayi İhtilali’nin insanı ya da insanları üretim araçları üzerindeki mülkiyetten koparmasıyla oluşmuştur. Kendinin patronu olan zanaatkârın yerini kapitalist işverenin alması, Sanayi İhtilali dolayısıyla başlamıştır. Kapitalist işveren, elinde hiçbir mülkiyeti kalmamış olan insan yığınlarının çalıştırdığı makinelerin sahibidir ve günümüz modern teknolojisi (ki o bize göre sınır tanımaz bir hâkimiyet isteğinin uzantısıdır) ilerledikçe üretim araçlarına sahip olanların sayısı gittikçe azalmış ve dolayısıyla üretim araçlarına sahip olanlarla o üretim araçlarında çalışanlar arasındaki uçurum astronomik derecede genişlemiştir. Bu noktada Sanayi İhtilali’nin ve bu ihtilali geliştiren icatların tecessüs ruhundan kaynaklanmadığını, bilakis ekonomik faktörlerle biçimlendiğini de unutmamak gerekiyor. Bu gerçek, bilim dediğimiz şeyle teknoloji denen şeyi özdeşleştirmememiz gerektiğini gösteren diğer bir unsurdur.
Bu süreçte önemini iyice gösteren diğer bir unsur ise, endüstrinin ya da sanayinin gelişmesine koşut olarak üretim sürecinde yatırım yapmak için gerekli olan sermayenin günden güne büyümesiydi ve sermayenin temerküzü, denetimin temerküzüyle koşut bir seyre sahipti. Böylece daha az insan daha çok sermayeyi denetler bir duruma ulaştı.
Tüm bunlarla birlikte küçük ölçekli mülkiyetin etkin bir ekonomik birim olarak varlığını sürdürdüğü tarım ve dağıtım gibi bazı alanlarda sosyalizm kaynaklı düşünceler fazla gelişmedi ve sanayileşmenin sınırlı kaldığı alanlarda sosyalizm, kamu mülkiyeti temelinde endüstriyel bir ekonomi inşa etmek için üretim araçlarının devletleştirilmesinden ya da millileştirilmesinden öte bir anlam taşımadı. Günümüz teknolojik seviyenin devasa hacimlerde olması dolayısıyla “başlangıç sermaye gereksinimleri” de ağır olmakta ve sadece devlet yeni sanayiler kurabilme ve eskilerini modernize edebilme imkânına sahip olabilmekte ve aslında buna mecbur kalmaktadır. Bu mecburiyet dolayısıyla Birleşik Krallık (United Kingdom, İngiltere) 1945’de temel sanayi ve hizmetleri devletleştirdi. Bu, meseleye vakıf olmayan insanların a priori dogmalara olan bağımlılığı ya da zihin konformizmi sebebiyle düşündükleri gibi kapitalizm üzerinde sosyalizm hâkimiyeti değildi. Bilakis, UK sanayisinin yeniden kurulması ve üretkenliğinin, verimliliğinin arttırılması girişiminin sadece bütün UK topluluğunun finanse edebileceği ekonomik, sosyal kaynaklara ihtiyaç duyması sebebiyle idi.
Anti-Kapitalizm denen gerçeklik, bir ideolojiyi, bile isteye var olmaya çalışan bir idea’yı ya da idea’ya dayanan fikriyatı ifade etmek üzere vurgulanabilecek bir isimlendirme değildir. Çünkü anti-kapitalist hareketler şu ana kadar iki ana biçimde ortaya çıktılar.
İhtilalci, totaliter ve/veya Evrimci, demokrat.
Marksist Komünizm, kapitalizmi ihtilalci ya da devrimci yolla devirmeyi amaçlıyor ve kapitalist ideolojinin ve elbette ki düşünme alışkanlıklarının, konformizminin ortadan kaldırılmasına kadar komünist partiler aracılığıyla proletaryanın diktatörlüğünü kurması gerekliliğine inanıyor. Liberal Sosyalist hareketler ise, baştan sona meşru yönetim sürecini harfiyen izleme taraflısı hareketlerden oluşur. Temel sloganları, tüm vizyonlarını ortaya koyacak niteliktedir:
Ballots Rather Than Bullets. (Kurşun Yerine Oy Pusulası)
Yukarıdaki sloganın çizdiği yolda iktidarı elde ettikten sonra iktidar sürecini devam ettirmeyi amaçlar ve iktidarlarının kaderinin özgür seçimlerle verilmiş halkın özgür kararlarına bağlı olduğuna inanırlar.
İhtilalci Komünizm, kapitalist teşebbüsten kamu mülkiyetine hızla ve tamamen geçmeyi hedefler ve bu geçiş dolayısıyla mülkiyet sahiplerine hiçbir ödeme yapılmaz. Çünkü özel mülkiyete sahip olan kapitalistlerin birer hırsız olduğunu düşünürler.
Evrimci, demokrat sosyalistler ya da Demokratik Sosyalistler, sosyalizmin yavaş ve perakende işlemesi gerektiğini düşünürler. Tıpkı ileri kapitalizmin bazı aşamaları gibi. Bir periyot dahilinde, çoğunluğun hiçbir baskı altında olmaksızın, serbestçe ifade edilebilmiş olan onayını almak üzere hareket ederler ve fakat bu hareketi aynı zamanda haklılıklarının kanıtı olarak tüm insanlara sunma gayretini de elden bırakmazlar. Özellikle yaşadığımız topraklarda hiçbir zaman dile getirilmemiş olan şu demokratik asli temeli de anmamız gerekmektedir: Demokrasilerde, seçmenlerin çoğunluğu tarafından seçilmiş olan hükümetlerin riayet etmesi gereken en önemli ilke, seçim zaferi durumunda, muzaffer olmanın sunduğu tüm imkânları sonuna kadar kullanmamak ve yenilgiye uğramış azınlığı alçaltarak baş kaldırmaya itecek konumlara sürüklememektir. Faşist veya komünist diktatörlüklerde muhalifler faşist veya komünist devlet ve toplum potalarında eritilirler ve fakat demokrasilerde muhalifler yer değiştirmek zorunda bırakılırlar.
Demokratik Sosyalizm, dogmalara kendi işlerine geleceği için riayeti kaldıramaz. Dayandıkları temeller, dogmaların, kendilerini pragmatik bir yolla, de facto başarılarıyla ve özellikle sanayiye kamu mülkiyeti uygulama ilkesinin ahlaki hakkıyla kanıtlamalıdırlar. Demokratik sosyalizm, yurttaşların sahip olduğu kanuni beklentilerin ihlal edilemez olduğu inancını taşır ve özel mülkiyetin elden alınmasının ancak tazminat ödenerek mümkün olacağını düşünür. Demokratik sosyalistler, temel sanayilerin kamu mülkiyeti meselesinin bir fetiş değil, amaca varmak için bir araç olduğuna inanırlar. İhdas edilmiş olan hakların bir emirle yıkıldığı yerde güven duygusunun yeşeremeyeceğini düşünür ve çoğunluk ile azınlık arasındaki güven duygusunun tesisi uğruna iktidarı biçimlendirirler. Marksist-Leninist yalınkatlığı içinde meseleye bakarsanız, demokratik sosyalistler Sosyalizmin zındığıdırlar ve fakat Marksist-Leninist yalınkatlığındaki Komünizm neredeyse bir fetişizmdir ve insana rağmen insanı hedefledikleri yönündeki iddiaları, tapacakları Tanrılarını bile kendilerinin yarattığı iddiasından farksızdır. Marksist literatür adeta bir dini anlatır, bir bilimsel ideolojiyi değil ve kurgusal indirgemeciliği, eklektik genellemeciliği dolayısıyla hakikatin kaynağı konumunda olduğunu iddia eder.
Bu koşullar altında anti-kapitalist bir Müslümanlığın ne demeye geleceği konusunda birçok deneyime ihtiyacı var Müslümanların. Müslümanlığın ya da İslam’ın bir sol yorumu ya da sağ yorumu, toplum ve uluslar arası siyaset sahnesinde algı çarpıtmak (Sürahiyi kanguruya benzetmek gibi) suretiyle elbette ki mümkündür ve fakat hakikate sadakat göstermek, kanaatim odur ki Müslümanlığın temel var oluş imkânıdır. İslam, şümuldür. Yani her şeyi kapsamasıyla vardır, her vakıada söyleyecek söze sahip doğa-üstü bir kazanımdır. Müslümanların dünyada cereyan eden meseleler konusunda ve bu meselelerin kaynakları konusundaki gerçek dışılığı ve kapalılığı dolayısıyla olan bitenleri kendi insanlıklarını kazandıkları İslam ve onun etkisindeki ya da etkisinde olması gereken kültürleri, birikimleri içersinde anlamlandırmaları mümkün olamamakta ve bu tıkanıklık, uzun ve orta vadede özellikle kültürel olaylarda cevaz vermesi beklenen birer odağa dönüşmüş olan sol ve liberal kültür karşısında vitrine oturmaya yol açmaktadır. Bugün dünyaya egemen olan ultra kapitalist dünya sistemi kendi korteksi içersinde yer alamayan ve almayan her kaynağı dönüştürmeyi istemekte ve bu operasyonları özellikle Müslüman ülkelerde gerçekleşmiş olan modernleşme hareketleri dolayısıyla ve ancak ve ancak İslam düşmanlığı üzerinden var olabilmiş siyasal tahlillerin cevaz vermesi beklenen birer odağa dönüştürmüş olmasıyla gerçekleştirmektedir. Bu ülkede bir sosyalizm olacaksa, ancak ve ancak Türk modernleşmesinin hesabını sorabilen bir tarih bilinciyle var olabilir. Filistin’de bir sol olacak ise, Müslümanların hakikate sadakat gösterme eğilimini anlamlandırarak var olabilir. Rusya’da bir sol olacak ise, SSCB’nin Doğu Avrupa’yı kısa bir sürede yutarken, Batı demokrasisinin neden sessiz kaldığını sorgulamakla ve Puşkin’i anlayabilmekle var olabilir. Hindistan’da bir sol olacaksa, Hindistan’ın UK tarafından işgali karşısında kimin ne dediğine bakmaları ve bu bakışın dürüst bir biçimde hesabını sorabilmekle olur. Cezayir’de bir sol olacak ise, Fransa’nın Cezayir’i işgali karşısında Fransız Komünist Partisi’nin vakıa hakkında ne dediğini öğrenip gereğini tüm dünyaya deklere edebilmesiyle olur. Çek Cumhuriyeti’nde bir sol olacaksa, SSCB tankları önünde, elindeki pankartta “Unutmayacağız!” yazan adamı anlamakla olur. Almanya’da bir sol olacak ise, Karl Kautsky’i anlamakla olur.
Bugün bu ülkede kapitalizm, herhangi bir ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek biçiminde anlaşılamıyor ve gerçekleştirilemiyor. Çünkü kapitalizm, özellikle Müslüman ülkelerde kendisini gerçekleştirebilecek sosyolojik ve ontolojik hiçbir temel ve hazırlığa sahip değil. Var olan işleyişi kapitalizm olarak nitelendirmek, kapitalizmin ne demek olduğu konusuyla ve sonuçlarıyla ilgilenmemenin, bir zihin konformizminin sonucudur.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —