Fatma ERDEMCİ
Tarih: 15.05.2012 16:18
BAŞÖRTÜLÜ KADINLARA HADLERİNİN BİLDİRİLMESİ YETMEDİ Mİ?
Aslında bu yazımın önceki yazımın devamı niteliğinde bir yazı olmasını planlamıştım ama gündemin kadın üzerinden (ya da kadın merkezli) yürütülen söylemlere yoğunlaşması, fikrimi değiştirmeme vesile oldu. Bu hafta 28 şubat süreci ve sonrasında başörtülü kadına yönelik insiyatif kullanma girişimlerine değineceğim. 28 Şubat sürecinde kadınların yaşadığı anti-demokratik uygulamalar ve linç girişimleri, fişlenenler, usulsüzce atılanlar, istifaya zorlananlar, çalışma hayatı özelinde konuyu ele almak istiyorum. Okuma hayatındaki zulümler ve engellemeler ise başlı başına ayrıca ele alınması gereken bir kondur.
Bu linç girişimlerinin başında milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın maruz kaldığı insanlık dışı muamele gelir. Bana göre bu tavır önemli bir misal teşkil eder. Toplumumuzdaki kadınların en az yarısının örtülü olduğunu düşündüğümüzde bu olayın zihinlerden kolay kolay silinmeyeceğini söyleyebiliriz.
Toplumun önemli bir kesiminin nezaket abidesi olarak tanımladığı Ecevit’in o kin dolu haykırışları sadece Merve Kavakçı’ya yönelik bir engelleme değildi. O aynı zamanda ‘kimliğiyle, kişiliğiyle, inancıyla varım’ diyen ve demeyi düşünen bütün kadınlara yönelik bir hakaret idi. Şu kadına haddini bildirin diye bağıran Ecevit’in hırçın çığlıkları hala kulaklarımda çınlıyor. Televizyonun karşısındaki ruh halini bir örtülü kadın olarak hiçbir zaman unutmayacağımı düşünüyorum. Birkaç gün önce Merve Kavakçı’yla yapılan bir söyleşide şöyle bir soru sorulmuş; Ecevit’e hakkınızı helal ettiniz mi? Kavakçı: “ Ben o davayı büyük mahkemeye havale ettim.” Demiş. Bence sadece Kavakçı’nın Ecevit’e hakkını helal etmesiyle yetmez. Kadınlarımızın %50 den fazlasının hakları söz konusu. Bunu da göz ardı etmemek gerek. 1999’da bu ve benzeri olaylara tanık olduk. Ama dönüp de bugüne baktığımızda başörtülü kadın adına ne, ne kadar değişti? Elbette yaşamımızda kolaylık ve özgürlük sağlayan gelişmeler oldu.
Ama bize 1999 ayrıştırmacı, kamplaştırıcı politikalarını anımsatan olaylar da yok değil. Örneğin; AK Parti Kadın Kolları’nın hazırladığı ‘Kürt Sorunu ve Güneydoğu Anadolu Kadın Raporu’’nu Medyaya yansıyan haber ve alıntıları okuyunca şok oldum. Hem de bu rapor yeni hazırlanan Sivil Anayasa Çalıştayı’nın sonuç raporuydu. Bu rapor kanaatimce başörtülü kadınlara bir kere daha hadlerini bildirmeyi amaçlıyordu. Raporda en çok beni hayrete düşüren şey yeni anayasada başörtülü kadınların yargıçlık, öğretmenlik ve emniyet görevi gibi meslekler istisna tutularak sorunun aşılabilineceğinin söylenmesiydi. Peki geriye ne kaldığını hesaplayan var mı? Yoksa bunu hesaplama ihtiyacı bile hissedilmiyor mu? Anlaşılan o ki Ak parti kadın kollarının sorunu başörtülü kadınlar lehine çözme gibi bir kaygıları yok. Onların da başörtü yasağına karşı ön gördükleri çözüm MHP’nin bir zamanlar pratize ettiği başörtüsünü çözerek, sorunu çözme yöntemi midir acaba?. Ama asıl trajedik olan bu metnin çoğunluğunu başı örtülü olduğunu düşündüğümüz ve hatta içlerinde ikna odaları mağduru kadınların olduğunu bildiğimiz bir gurup kadın tarafından kaleme alınmış olmasıdır. Acaba şimdiye kadar başörtüsüyle ilgili söylemler samimi söylemler değil miydi,yoksa bir oyalama taktiği miydi? Aslında üç dönemdir tek başına iktidar olan muhafazakâr bir partinin varlığını düşündüğümüzde insanın aklına farklı şeyler gelmiyor değil. Biz şimdiye kadar çektiğimiz çileler bitecek diye beklerken bizi yeni çileler mi bekliyor, bizim için yeni gettolar mı ön görülüyor. Daha ne kadar bedel ödememiz gerekiyor. Pratikte oluşan ılımlı hava ancak anayasal güvenceye dönüşürse, gerçekten anlam ifade etmiş olur. Adının AK olması bir partiyi ak yapmaz. Onu ak yapan insan hak ve hürriyetlerine verdiği ehemmiyettir. Onun adalet anlayışıdır. İnsanlara sağladığı hakları bir lütuf ve minnet bakış açısıyla değil, aksine bireylerin emaneti olarak bakılır ve sahibine verilmeyen hak, bir ateş parçası olarak görülürse o zaman ak olur.
Şu meseleye de değinmeden bitirmek istemedim. Malum dün anneler günüydü. Ben bu tür günlerin kutlanmasını batı yaşam tarzının bize dayatması olarak görüyorum. Bizi biz yapan değerleri bir kenara bırakıp popüler kültürün medya aracılığıyla bize dayattığı bu ve benzeri günlerin kutlanması kapitalist sermayenin pazar arayışından başka ne olabilir? Tabi ki altında yatan şu gerçeği de görmek lazım; yılın 12 ayı 364 günü anneyi hatırlamadan geçirip bir gün anneyi bir hediyeyle hatırlayıp günah çıkar amaya çalışma çabasıdır. Hele biz Müslümanlara bu hiç yakışmaz. 364 gün annelerimizi unutup da bir gün hatırlamak tabi ki olacak şey değil. Oysa ki Allah-u Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de ebeveyn hakkını kendisine kulluktan hemen sonra zikreder. İsra suresi 23. Ayette yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Rabbin yalnız kendisine tapmanızı ana babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi yahut da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara öf deme. Onları azarlama. Onlara güzel söz söyle.” Yüce Rabbimiz aynı zamanda Lokman suresi 14. Ayette de şöyle buyurmuştur: “ Biz insana, ana babasını tavsiye ettik. Anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek (kar nında) taşımıştır. (Ona gebe kaldığından itibaren ta doğuncaya kadar günden güne güçsüzleşmiş, ağırlaşmıştır.) Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olmuştur. (Bunların hepsi , güç şeylerdir. Onun için biz insana): Bana ve anana-babana şükret, dönüş banadır.” Annelerimiz bizi bin bir güçlükle taşıdığı, dünyaya getirdiği, onlara öf bile denilmemesi gerektiği, dolayısıyla annelerin kıymetinin bir günle anlaşılamayacağı, haklarının da onları yılın bir günü arayarak ya da bir hediye alarak ya da ziyaret ederek ödememizin mümkün olmadığını bilmek lazım. Her şeyden önce annelerin her şeyin en güzeline 365 gün layık olduklarını hatırdan çıkarmamak gerek.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —