Mustafa AKMAN
Tarih: 07.05.2012 00:11
KUTLU DOĞUM KUTLAMALARI
Diyanet'in, Peygamberi hatırlayıp anmak amacıyla başlatıp öncülüğünü yaptığı Kutlu Doğum etkinlikleri zamanla günlere, haftalara sığmaz oldu. Öyle ki Kutlu Doğum Haftası olarak başlatılan merasimler, Nisan'ın tamamına yayıldı. Hatta Nisan neredeyse kutlu doğum ayı haline geldi. Keza camilerde başlayıp salonlara ve zamanla statlara taştı. Haliyle bu gelişme, isminde de bir değişikliği zorladı. ‘Kutlu Doğum Haftası’ iken ‘Peygamberler Haftası’ olarak kutlanmaya başlandı ve böylece anılmaya devam etti.
Bu kutlamalar, toplumda gördüğü kabul nedeniyle artık karşı durmanın belki de mümkün/ doğru olmayacağı bir misyon da yüklenmiş oldu. Esasen bu faaliyetler bir açıdan Peygamber'i kamunun gündemine oturtması hasebiyle insanların âlemlere rahmet Muhammed aleyhisselam ile irtibat kurmalarını ve/ya tazelemelerini de sağladı. Çünkü bu kutlamalar, topluluklara Allah’ın kulu ve Resûlü olan Muhammed’i anlatmaya, halkları bu münasebetle bir nebze de olsa duyarlı ve hassas kılmaya da vesile olmaktadır. Nitekim bu çerçevede düzenlenen bir kısım sohbet, konferans ve sempozyumlarda, sunulan tebliğlerde nice güzel bilgiler ve bunların kitaplaşmasıyla kıymetli dökümanlar da üretilmektedir. Şüphesiz bu sohbet ve konferanslarla verilen ve halkta sahih bakışı sağlayan malumat ile sempozyumlarda sunulan ufuk açıcı tespitler, takdire şayan olsa gerektir.
Bu bakımdan bahsi geçen kutlamalara artık karşı gelmek ya da mesafeli durmak çok da icap etmese gerek diye düşünüyoruz. Zira böylesi durumlarda zarfla mazrufu birbirine karıştırmamak gerektir. Resulullah’ı anmaya, hatırlamaya vesile olan her etkinliğe yol vermek ve katılmak lazımdır. Kanımızca bu işin zarf tarafıdır ve bu yönüyle pek fazla bir sakınca da oluşturmamaktadır. Sakınca daha çok mazruf yönüyle yani mahiyetinde bulunmaktadır. Böylesi etkinliklerde yanlış olan, Peygamber’i beşerüstü pozisyonda ve bunu ifham eden kavramlarla resmetmektir. İşte bu tarz bir peygamber anlayışına karşı durmak, Kur’an söylemindeki sahih peygamber anlayışını yaymak adına çaba sergilemek lazımdır. Nitekim dediğimiz gibi bu adla düzenlenen kimi proğramlarda çok sayıda güzel konferans, sohbet vs. icra edilmiş, kıymetli yazılı dokümanlar ortaya konulmuştur. Dolayısıyla böylesi güzel ve kalıcı sonuçlara ulaşmak adına bu tür etkinliklere katılmalı ve dahası bu düzlemde katkı sağlayacak kimselerin desteği temin edilmeye çalışılmalıdır.
Zira bugün biz, Peygamber'i anlatıp tanıtma niyetiyle daha çok Kur'an'a aykırı, zayıf ve uydurma rivayetleri doğruymuş gibi kabul ederek yazılmış devasa bir külliyatla karşı karşıyayız. Keza ‘peygamber sevgisi ve aşkı’yla yazılmış ve bahsi geçen yaklaşımı haiz yığınla sanat ve edebiyat ürünü mevcuttur. İslamî neşriyat denilen bu eserlerde, klasik veya modern na'tlarda, mesnevilerde hep aynı zayıf ve uydurma rivayetler, geçmişten gelen bu tarz her şeyin doğru olduğu kabulüyle hiçbir eleştiriye tabi tutulmadan, günümüz insanına sunulduğunu görmekteyiz.
Nitekim bu Kutlu Doğum proğramları vesilesiyle düzenlenen etkinliklerde de çoğunlukla aynı durum söz konusudur. Buralarda İslamî duyarlılığı olan insanlara hurafelerle donatılmış bir peygamber modeli anlatılmaktadır. İşte sakıncalı bulduğumuz böylesi faaliyetlerin önüne geçmek ve sahih peygamber tasavvurunu işlemeye çabalamak adına bu etkinliklere katılmak ve değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz. Zira bu proğramlar yoluyla halka doğrudan ulaşmak ve onları Kur’an’la Kur’an’daki peygamberle tanıştırma olanağı mevcut ve mümkündür. Meğerki proğram veya etkinlik büsbütün gayri İslamî bir atmosfer ve amaçla düzenlenmiş olmasın. Bu hallerde dahi duruma göre pozisyon almakta fayda vardır. Şüphesiz burada kastımız, ne olursa olsun ve her şeye rağmen bu kutlamalarda bulunmak ve sırf yaygınlık kazandığı için benimsemek değildir. Bunlar böylesi hususlarda kaale alınacak kriterler bile olamaz. Ne var ki bu faaliyetlerin kendinden kaynaklı olumsuz bir tarafı olmaması ve ilaveten toplumla doğrudan teması olanaklı kılması hasebiyle değerlendirmeyi gerektirmektedir. Esasen yanlış olan çok geniş çaptaki içerik ve değerlendirme tarzlarıdır ki bizim de müdahaleyi gerekli gördüğümüz tarafı budur ve bunun ıslahı ancak mümkün mertebe içinde bulunmakla söz konusu olabilecektir. Sırf bu nedenle, kutlamaların beraberinde getirdiği büyük çapta düşünsel olan sakıncaları dolayısıyla ve halkı bunlardan haberdar etmek adına etkinlikleri adeta boykotla mahkûm etmek yerine mahiyete müdahale amacıyla içinde bulunmanın daha doğru olacağı görülmektedir.
İçerikten kaynaklanan sakıncalardan biri, bu işin daha geniş çevrelerde cahiliye şiirinin ana damarlarından biri olan ‘methiye’ yarışına çevrilmiş olmasıdır. Nitekim bu ‘kim daha çok övecek?’ yarışı, çığırından çıkmış, artık Peygamber'i ‘tanıtma’ değil, genellikle ‘tezgâhlama’ya dönmüş olmaktadır. Elbette bu arada olan, vahyin inşa etmeye çalıştığı sahih ‘peygamber tasavvuruna’ olmaktadır. Zira bu vesileyle Efendimizi tanıtma iddiasıyla çıkılan yolda, maalesef tanınmaz hale getirilmekte, Allah'ın ‘örnek’ göstererek hayatımızda üretmemizi istediği bir değer, böylece acımasız ve arsız bir edayla ‘tüketmeye’ koyulmaktadır. Sanki Peygamberin methiyelere ihtiyacı var da, bizim O’nu örnek alıp hayata taşımaya ihtiyacımız yokmuş gibi. Kanımızca bu ikinciyi gerçekleştirmek yerine birinci pozisyonu tercihle O’na manevi bir ‘rüşvet’ ödemesi yapılmış olunmaktadır. Oysa esasen O’nun (s) bizlerin övgüsüne değil, bizim O’nun modelliğine ihtiyacı hadsiz safhadadır.
Bu etkinliklerin kimi zaman ve çevrelerde herhangi bir yıldönümü anısı gibi hatıra kabilinden kutlandığı da görülmektedir. Oysa Peygamber aleyhisselam bir müslüman için ‘anı’ olabilir mi? Bilindiği gibi anılar ‘geçmişte kalanı’ diğer bir ifade ile ‘geçip gitmiş olanı’ temsil ederler. Şimdi Peygamberimiz bir müslüman için ‘anılarda kalan/ geçip gitmiş olan’, dolayısıyla ‘anılan’ mı olmalıdır? Zira ‘anmalar’ genellikle unutmanın zımni bir itirafı durumunda olurlar. Unutulmamış olanın, dahası hayatın ta merkezinde olanın, anılmasından söz edilebilir mi? Nitekim birini anmak, onu hatırlamaktır. Elbette hatırlamak, iyidir; lakin bu hatırlanan bir peygamber ise onu hatırlamakla teselli bulmak, bir o kadar düşündürücü de olsa gerektir.(1) Şu halde Peygamberimiz bir müslüman için sadece bir ‘anı’ değilse, Kutlu Doğum münasebetiyle yapılan etkinliklerin de, ‘dostlar beni hatırlasın’ türünden bir ‘anı’ durumuna gelmesine mani olunmalı ve bu hususta bir bilinç oluşturulmalıdır.
Öte yandan yayın piyasasında vahyin inşa ettiği peygamber tasavvurundan mahrum biçimde yazılmış, hakikate ve kaynağa sadakat kaygısı taşımayan harcıâlem ve çala kalem eserlerin varlığı da malumdur. Bu vesileyle her yerde olabileceği gibi işin istismarını yapanlar da yok değildir. Nitekim Peygamberimizle ilgili yayıncılık alanında Nasrettin Hoca'nın kazanı misali, eski kitaplar yeni yavrular doğuruyor. İşte buna dur demek adına kutlu doğum programlarını, resûl ve risaleti Kur’an perspektifinden ifade eden kitap vs. yaymaya ve hatta okutmaya vesile kılmak doğru olsa gerektir.
Bu manada ciddi bir siyer okuru bile olmadan siyer yazmaya kalkanların oyununa gelip onlara müşteri olmamaya mutlaka dikkatler çekilmeli ve etkinliklerde, sahih risalet (ve resûl) – sünnet (ve hadis) bilincine sahip insanların Allah Resûlünü tanıtıp anlatmalarını sağlamaya dönük çalışmalar yapılmalıdır. Zira ehliyetsiz ve yetkin olmayan, diğer bir ifade ile uçuk kaçık bir peygamber tasavvuruna sahip kimseler, bilerek veya bilmeyerek sohbet ve yazılarıyla kaş yapayım derken göz çıkaracak kadar zararlı olabilmektedirler.
Bu anlattıklarımızı şahidi olduğumuz bir anekdotla örneklendirmeye çalışalım: Birkaç yıl önceydi; yine bir Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle Van Kapalı Spor Salonu'nda konuşmacı olarak –fıkıh profesörlüğü sıfatıyla ünlü– Hayrettin Karaman bulunuyordu. Salon hınca hınç ve daha çok da bay–bayan genç dinleyicilerle doluydu. Konuşmacı muhtemelen biraz da dinleyicilerin halk tabakası olmasını nazarı dikkate alarak duygu yüklü, halkı bilgilendirmekten –ya da şöyle bilgilerini kulaktan dolma kuru bilgilerle edinmiş bu dinleyicilerin tasavvurlarını tashih etme amacından– uzak konuşmasını sürdürürken bir ara sözü, peygamber tasavvurlarının ayrışma kodu sayılabilecek 'sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım' sözüne getirdi. Peygamber'in (s) yüceliğini ifade için Allah'ın (c), varlığı, O’nun hatırına yarattığını söylüyordu; zira ona göre adına hadis denen bir sözde böyle deniyordu. Anlaşılan bu 'Fıkıhçı Hoca', en azından belirtilen konuda, hem yeterince teknik hadis bilgisine sahip değildi; hem de Allah'ı (c) noksanlıklardan tenzih hususunda gerekli duyarlılığı atlamaktaydı. Dolayısı ile orada bulunan ve konuyu bu duyarlılık zemininde değerlendiren diğer arkadaşlarımla hayretimizi gizleyememiştik.
Esasen Karaman Hoca, coğrafyamızda akletmenin kabahat sayıldığı ve özellikle içtihad, mezheb gibi konularda konuşmanın envai türlü töhmetlere sebebiyet verdiği dönemlerde, bu cefaya göğüs gererek peşin bir takdiri hak etmiş olmakla beraber yine de ben, böylece, bir insanın bir konuda güzel birtakım düşünce ve tutumlara sahip olmasının, başka konularda da öyle olduğu anlamına gelmeyeceğini ve bu noktanın önemini bir daha anlamıştım.(2)
Bilineceği üzere bir peygambere, biri fiziki varlığına, diğeri misyonuna yönelik iki tür saldırı mümkündür. Bunlardan ikincisine yönelik saldırı, diğerine nazaran daha tehlikelidir. Zira peygamberi peygamber yapan gönderiliş amacıdır. Esasen birincisi O’nun vefatıyla artık mümkün de değildir. Ancak aynı şey O’nun misyonu için söylenemez. Çünkü bu tehlike ve tehdit dün vardı, bugün var ve yarın da olacaktır. Muhammed aleyhisselamın misyonuna yönelik saldırılar, çoğu zaman O’nu sevenlerden, daha doğrusu O’nu sevdiğini söyleyenlerden gelmiştir. Ne ki bu sevginin zehirli bir sevgi olduğu açıktır.
Anlaşıldığı kadarıyla, bir peygamberin mesajına yönelik saldırının temelinde, o peygamberin ‘beşer’ kimliğinden çıkarılmış olması yatmaktadır. Bu yüzden olsa gerek Resulullah'a vahiyle şöyle demesi emredilmiştir: ‘Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım.’ (Kehf 18/110)
Zaten peygamberlerin gönderiliş amacı, insanlığın gönderilen mesajı doğru anlamasını sağlamaktır. Çünkü insanlığın en kadim sorunu ‘anlama sorunu’dur. İnsan, bilgiyi elde edecek, üretecek ve iletebilecek bir donanımla yaratılmıştır. Şüphesiz bunu doğru yapabilmesi, ancak aldığı bilgiyi doğru anlamasına bağlıdır. Yanlış anlaması halinde bütün bu bilgi elde etme, üretme ve iletme süreçlerini kesinlikle bir yanlışa alet edecektir. Dolayısıyla Allah'ı, varlığı, tabiatı ve kendisini yanlış anlamış olacaktır.
Şimdi gönderiliş amacı insanlığın varlığı doğru anlamasını temin olan peygamberin kendisi yanlış anlaşılmışsa ne olur? İşte meselenin nirengi noktası tam da burasıdır. Efendimiz aleyhissalat vesselam, bu tehlikeye daha baştan dikkat çekmiş, yanlış anlamaya hazır pozisyonda olanlara karşı sözlü ve fiili tedbirler almıştır. Ne var ki O’nun bu hassasiyeti, O’nu tarihte kalmış ‘tatlı bir anı’ gibi anmaya çalışan ‘akıllar’ca pek anlaşılabilmiş değil gibidir. Öyle ya, O’nu bugün yapılagelen tarz bir mantıkla ‘anmak’ bu olsa gerek.
Oysa Allah Teâlâ, Müslümanların anıları arasına girmesin, anılarda kalmasın diye O’nu ‘örnek’ göstermişti(r). Kesin olan şu ki bir insanı örnek göstermek, onun yeniden üretilebilir, yaşatılabilir ve yaşanabilir olduğunu ortaya koymaktır. Bunun diğer bir anlamı Peygamber'i çağa taşımak, onunla çağdaş olmaktır. Keza her müminin, O’nu, kendi, şimdi ve buradasına mümkün olduğunca taşıması ve yaşaması demektir.
İşte bu ancak O’nu ‘anmak’ yerine daha çok ‘anlamak’ ile mümkün olabilecektir. Bu nedenle anma çabaları O’nu anlamaya vesile olduğu kadar ve sürece makbuldür. Değilse, bu kutlamaların, bir tür değer tüketim panayırlarına ve tatmin seanslarına dönüşeceği açıktır. Maalesef bugün daha çok olan da bundan farklı değildir. Bu ise açık bir ziyan ve hüsrandır.
Her değerin mutlaka hem üreteni hem de tüketeni vardır. Değer ne kadar yüce ise, onun bu tarafları da o kadar büyük olur. Allah Resûlü müslümanlar için koca bir değerdir. Ne var ki bunu kolayca ifade eden çoğu insanın gereğini yapmada o kadar gayret sarf ettikleri söylenemez. Çünkü var olan değerlere katkıda bulunma, taşıma ve yaşama zorluğuna herkes katılmayı gerekli görmemekte dolayısıyla bir şekilde hazır olanı, nasıl aldığına ve yaptığına bakmadan tüketmeye, buharlaştırmaya aracı ve/ya sebep olmaktadır. Bu nedenle tabiî ki anlamak ve fakat mutlaka yaşamak için gayret edilmelidir.(3)
Bu vesileyle şu hususu da eklemekte yarar olacaktır: Resulullah'ın (s), adına haftalar, kutlamalar tanzim edilen doğduğu tarihe, gün, ay ve yıla dair tarihçilerin kaydettiği ihtilafları göz ardı etmemek doğru olacaktır. Peygamber'in (s) doğduğu gün, ay ve yıl üzerindeki bu ihtilafların hikmetini anlamak biraz da İslam'ın ruhuna nüfûz etmeğe bağlıdır. Esasen konuya dair bütün bu ihtilafları gidermek pekala mümkündü; çünkü Asrısaadette bu konu tahkik edilir ve kesin tarihlere bağlanabilirdi. Peygamber'in (s) hayatına ait –rivayet tekniği açısından– en hurda teferruatı bile aktaran bir nesil için bundan kolay bir iş tasavvur olunamazdı. O halde bu kolay iş niçin yapılmadı yahut niçin ihmal edildi? Bu sualin cevabını vermek yukarıda dediğimiz gibi İslam'ın ruhunu anlamaya bağlıdır. İslamiyet'te kutsiyet Allah Teâlâ'ya münhasırdır. Başka hiçbir varlığa kutsiyet atfetmek caiz değildir. Onun için İslam telakkisinde mukaddes gün, kişi, hatıra vs. yoktur. Zira bunlardan birine kutsiyet atfetmek peşi sıra puta taparlığa sürüklenme riskini taşır. İslam, Müslümanlar arasında puta taparlık ananelerinin yaşamasına en kesin muhalefette bulunduğu için ilk Müslümanlar, mukaddes gün, kişi vs. hiçbir miras bırakmamışlar, bütün kutsiyetin tek kaynağı olan Allah'ın unutularak bu vasfın ondan gayrı bir takım şeylere atfolunmasını istememişlerdir. Ancak daha sonra farklı kültürel saiklerin etkisinde kalan Müslümanlar ise Peygamber'in (s) doğduğu güne kutsiyet atfetmek arzusuyla hareket ederek araştırmalar yapmışlar ve bu yüzden ihtilaflara düşmüşlerdir. Bu ihtilaflar, Asrısaadet Müslümanlarının yüksek manalı tutumu karşında elbette değersiz durumdadır. Çünkü Peygamber'i (s) anmak isteyen bir Müslüman'ın herhangi bir güne saplanmasına lüzum yoktur. O şahsiyete karşı gösterilecek hürmet, şu veya bu günde merasim yapmakla ifa edilmiş olunmaz. Bu yüzden Asrısaadet Müslümanları, bugün mübarek olarak bilinen günlerden hiçbirinin tarihini tespit etmediler. Çünkü o özel günlerin hatıralarını muayyen bir ana hasretmek istemediler; aksine Müslüman'ın o hatıraları daima yaşamasını ve yaşatmasını öğrettiler. Ne var ki bu nükteyi anlamayanlar, gün, yıl vs. tayini için ihtilaflara düştüler ve bu ihtilafların içinden çıkamadılar. Oysa kutsal gün diye bir şey tanımamak, Müslümanların belli başlı vasıflarından biridir. Çünkü İslam nazarında mübarek olmayan hiçbir gün ve saat yoktur. Zira gün ve saate bereket veren amil, o günün yaşanma tarzıdır. O günü ve saati Müslüman’ca yaşayan insan, umulan her bereketi gerçekleştirmiş olur. Bu nedenle sonraki Müslümanların, İslam yaşayışını birtakım göreneklere bağlamak üzere sahih İslam hayatı yerine birtakım merasim ve ayinleri yaşatmak adına çeşitli tarihler tespite kalkışmaları beyhudedir. Çünkü bu mübarek günlerin hatıralarını her günkü hayatın her lahzasından ayırarak muayyen günlere hasretmek ve böylece her gün, her saat belki her adımda yaşanması icap eden güzellikleri muayyen günlerde tekrar edilen ve sair günlerde ise unutulan birtakım teşrifata çevirmişlerdir.(4) Bu manada söz konusu etkinliklerin çoğunda okutulan ve adeta bu kutlamalarla bütünleşen mevlid’i de unutmak mümkün değildir. İçinde beşerüstü bir peygamber tasavvuru bulunan mevlidin halk nezdinde büyük bir önemi bulunmaktadır. Mamafih içeriğinden dolayı benimsemek olası değildir. Ancak bu hususta kitle psikolojisini görmezden gelmek de doğru olmayacağından -çünkü sağlıklı peygamber tasavvuruna çağrımızın muhatabı onlar olacağından- öncelikle doğrudan mevlid ritüelinin kendisi yerine daha çok tasvir ettiği düşünceyi ıslah anlamında karşısında durmak suretiyle halkı aydınlatmaya çalışmak sanırım daha isabetli olacaktır. Bu bağlamda mevlidin tarihi, bunu tesis edenler ve tesis amaçları da dikkatle değerlendirilmelidir.
Zira Mevlid Kandili, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır'da, Şii Fâtimî Devleti (357/910–567/1171) döneminde kutlanmaya başlanmış ve daha sonra Eyyubiler (567/1171–648/1250) ve oradan İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Osmanlılar (699/1299–1342/1923) döneminde ise, yaklaşık altı yüz (kuruluşundan ise üç yüz) yıl sonra ve daha çok siyasi nedenlerle II. Selim (931/1524–982/1574) ile (saltanat dönemi: 974/1566–982/1574) başlayarak peşinden oğlu III. Murad (953/1546–1004/1595) zamanında (saltanat dönemi: 982/1574–1004/1595) resmileştirildi ve minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için 'Kandil' olarak anılmaya başlandı. Ancak kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen de buna bir şeyler eklemiş ve böylece gelenekselleşmiştir. Ne var ki Peygamber Efendimizin doğum günü olarak belirtilen bu günün faziletine dair geçerli herhangi bir delilin mevcut olmadığı da bilinmelidir.
Öte yandan son dönemde yaşanan darbe sürecinde dindarlık sergileme alanı olarak keşfedilen kandil kutlamaları, beraberinde yeni dinî anlayış ve dindarlık tipleri de ihdas etmiştir. Bu bağlamda '28 Şubat Kandilleri' olarak nitelenebilecek bu kutlamaların keşfedilmesiyle beraber ilgili rivayet bütün varyantlarıyla uydurma olmasına rağmen 'gül'(5) motifi bol keseden piyasaya sürülmüştür.
Bu vesileyle yenilerde geliştirilen bir dindarlık sergileme anlayışı da 'Salâvat Hatmi' adı verilen bir çeşit yeni tip ibadet argümanıdır. Bu inanca göre tıpkı Kur'an hatmi gibi, sayaç veya tespihlerle on binlerce salâvat çekilir ve böylece hatimler indirilmiş olunmaktadır.
Buradaki kaygımız, İslam'ın Resulullah (s) örnekliğindeki safiyetinin kaybedilerek muharref din ve dindarlık algılarının gittikçe yaygınlık kazanması ve tashihi adeta imkânsız bir sürece girilmesidir. Böylesi bir duruma müncer kalmamak adına biz okumuş kimselerin, akletmenin de temel malzemesi olan (sahih) bilgi ile mücehhez olarak öncelikle kendi dine/ hayata bakış açılarımızı kontrolden geçirip tashih ettikten sonra toplumsal duyarlılık gereği en azından ulaşabildiğimiz çevreyi inzar etme sorumluluğu malumdur. Bu manada herkes, karınca kararınca misali bir Kur'an Nesli yetiştirme, bu nesil içerisinde bir fert olma/ olabilme adına elinden geleni esirgememek durumundadır.
Şimdi sırf yaygın veya var olan bir düşünceyi benimsemek, bunun herhangi bir şekilde sağlamasını yapmadan kabul etmek, dinî hayatı bırakın, dinî düşünceyi bile seyri açısından önü alınamaz bir sonuca götürebilir. Bu bakımdan olayın bir de şu boyutuna dikkat çekenlere de kulak vermeli diye düşünüyoruz. Ülkemizde devlet kurumlarının ve STK’ların çokça rağbet ettiği, ‘Kutlu Doğum Haftası’ kutlamaları, ümmetin diğer halklarınca pek bilinmemektedir. Bu nedenle bahsi geçen bu kutlamaların, Türk Müslümanlığı gibi ulusal bir din üretme(6) çabalarının bir parçası olması endişesi bulunmaktadır.
Bu açıdan bunun, bugünkü haliyle yani ‘Kutlu Doğum Proğramları’ adıyla ihdas edilip bir ritüele dönüştürülmesi doğru olmayabilir ve hatta değildir. Çünkü bebek olarak doğduğu günden çok Hira’da risaletle gerçekleşen bir ‘kutlu doğum’un izini sürmek, onu gündemleştirmek, insanlığın gündemine bu büyük doğumu taşımak daha esaslı olmalıdır. Şu halde bize düşen, O’nu andığımızdan daha çok anlamaya çalışmak ve yaşamak olmalıdır. Şüphesiz Allah Resûlü’nü anmalar, eğer anlayıp yaşamaya kapı aralıyorsa anlamlıdır. Zira sevgiden ibaret bir bağlanma kâfi gelmez. Sevginin mutlaka sevileni anlamayı kolaylaştırması gerekir. Sevgi, sevileni anlamayı zorlaştırıp, hatta imkânsız kılıyorsa buna başka bir ad konulsa gerektir. Bir kere sevginin bedelinin ödenmiş olması icap eder. İşte sevileni anlamayı kolaylaştıran sevgi, bedeli ödenmiş sevgidir. Bu sevgi, tanımanın artmasına paralel artan bir sevgidir. Böylece insan sevdikçe tanır ve tanıdıkça sevmiş olur.
Bu anlattıklarımızı yeniden ifade edecek olursak kutlu doğum ve kandiller formunda üretilmiş hiçbir özel gün ve gece, bir merasim değil, hayat dini olan, hayatın bütününe hitap eden İslam’ın tesis edip tavsiye ettiği ritüel değildir. Dolayısıyla herhangi bir nedenle söz konusu özel gün ve geceleri sahiplenip bekasını sağlamaya çalışmak da gerekli değildir. Ancak icra edilip öğretilen yanlışlıkların yanında sadece topluluklara İslam’ı ulaştırmaya vesile olacağı, insanların bu vesilelerle duymadıkları, bilmedikleri veya unuttukları bazı değerleri öğrenecekleri beklentisi ve amacıyla gelenekselleşen bu etkinliklerin hiç değilse mesela konferans, vaaz, seminer, sempozyum ve kitap yazım veya tanıtımı gibi bazı safhalarında bulunarak bulunulamayan diğer safhalar ve o safhalarda işlenen düşünce/mitoloji hakkında aydınlatmaya çabalamak mümkün olsa gerektir diye düşünüyoruz.
(1) Bkz. Sami Hocaoğlu, Anmak mı, anlamak ve yaşamak mı? http://yenisafak.com.tr (07.04.2006), Anmak mı, anlamak ve yaşamak mı? http://yenisafak.com.tr (14.04.2006), Anmak mı, anlamak mı, yaşamak mı? http://yenisafak.com.tr (30.03.2007).
(2) Mustafa Akman, Aile Planlaması, Çıra Yay., İst. 2009., 93-99 -‘'Kutlu Doğum' Kutlamaları Münasebetiyle’ bölümü.
(3)Bkz. Mustafa İslamoğlu, Peygamber Yazıları, Düşün Yay., İst. 2010., 55-64.
(4)Muhammed Hüseyin Heykel (1888-1956), Hazreti Muhammed Mustafa, çev. Ömer Rıza Doğrul, İnkılâb Kitabevi, İst.1985, 105-107 (Çevirenin notu).
(5) Gül’e dair hadislerin mevzu olduğuna dair bkz. Doç. Dr. Bünyamin Erul, Uydurma Rivayetlerde Peygamber Tasavvuru, İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri, [Kutlu Doğum Sempozyumu 2001] 2003, 427.
(6) Belirgin vasfı, tasavvufî bir hayat tarzı biçiminde olan Türk Müslümanlığının, cumhuriyetle beraber bir devlet projesi olarak yeniden inşa edilmeye çalışıldığına dair bkz. Mehmet S. Aydın ‘Türk Müslümanlığı’ Üstüne Bazı Düşünceler, Ank. Ünv. İlahiyat Fak. Dergisi, cilt: XL, Ank. 1999, 445-449; ayrıca bkz. Ramazan Yazçiçek, Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ekin Yay., İst. 2007., 129 vd.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —