Mustafa AKMAN

Tarih: 13.02.2016 18:49

Fatih Sultan Mehmed'in Şahsiyeti, İdaresi ve Toplumu Üzerine Notlar

Facebook Twitter Linked-in

 Fatih Sultan Mehmed'in Şahsiyeti, İdaresi ve Toplumu Üzerine Notlar
Sultan Fatih (v.886/1481), payitahtta Zağanos (v.868/1464) ve Çandarlı Halil (v.857/1453) gibi paşalar arasında cereyan eden rekabet ve çekişme ortamında tahta geçti. Çocuk yaştaki padişahı destekleyen Zağanos ekibine karşın Çandarlı, II. Mehmed'in devleti idare edemediği görüntüsünü verdirmek için elinden geleni esirgememişti. Bu dönemde Zağanos ekibi paşaların teşviki ile Çandarlı ve ekibinin nüfûzunu kırmak adına İstanbul'un fethi fikri yeniden ortaya atıldı. Ne var ki Çandarlı'nın dediği olmuş; II. Murad (v.855/1451) saltanata yeniden geçmiş ve oğlunu il dışına göndermişti. Bu dönemde Çandarlı'nın iktidarını kırma ve yeniçerileri hizaya getirme gibi saikler Fatih'in zihninde İstanbul'u fethetme düşüncesini yerleştirmiş olmalıdır. Nitekim Fatih'in İstanbul'un fethinden sonraki ilk işi iktidarını fiilen sınırlandıran Çandarlı'yı ortadan kaldırmak olmuştur. Dolayısıyla bilahare kutsallaştırma faaliyeti çerçevesinde fethin, bir takım rivâyetlere ve hocaları Molla Gürânî (v.893/1488), Molla Hüsrev (v.885/1480) ve Akşemseddin’in (v.863/1459) teşviklerine bina edilmesi sağlıklı bir esasa dayanmasa gerektir.
Onun Çandarlı'nın ardından göreve getirdiği veziriazamları Karamanî Mehmed müstesna hepsi kul aslından olacak ve onlardan Mahmud'u ve Rum Mehmed Paşa'yı idam ettirecektir. Böylece devlet idaresinde köklü ailelerin nüfûzu bertaraf edilmiş ve padişahın emir ve arzusuna mutlak surette bağımlı kullar devletin başına getirilmiştir. Fatih kendi vekili sıfatıyla veziriazamların kudret ve yetkilerini arttırmış, onları mutlak merkeziyetçi hükümetinin tam bir temsilcisi yapmıştır. Bu arada II. Murad, okumaya karşı pek hevesli olmadığı görülen oğlu Fatih’e tayin ettiği ilk hocalarından Molla Gürânî, kazaskerliğinde tayinleri bağımsız olarak yapmaya kalkışınca istifaya zorlanmış, ulemanın tayinleri de veziriazama bağlı kalmıştır. Fatih, doğrudan doğruya şahsına bağlı kapıkulu ordusunu yeniden örgütlemiş ve sayılarını arttırmıştır. Otoritesini sınırlayan yeniçerilerin ve uç beylerinin bağımsız tutumunu kırarak onları doğrudan doğruya kendi emri altına almış, uç beylerini kendi gazi şahsiyetiyle oluşan karizmasıyla gölgede bırakmıştır. Sekban adıyla yeni yeniçeri bölükleri ihdas etmiş maaşlarını arttırmak, silahlarını yenilemek, sayılarını iki katına çıkarmak suretiyle bu orduyu merkezi kudretin ve fütûhâtın başlıca dayanağı haline getirmiştir. Fatih devrinde devlet idaresinde ve orduda kul olanların üstün duruma geçtiği anlaşılmaktadır. Fatih tahta çıkar çıkmaz henüz memede olan kardeşi Ahmed'i boğdurmuş; ‘Karındaşlarını nizâm-ı âlem için katletmek caizdir’ yasasını koyarken de ‘nizâm-ı saltanat’ı ileride taht iddiacılarının tehlikelerinden kurtarmayı düşünmüştür. Zira dünya hâkimiyeti fikrini benimsemiş Fatih, bu amaçla sınırsız güç sahibi mutlak bir hükümdar olmayı planlıyordu. Elbette buradaki nizâm-ı âlem (dünya düzeni) ile kastedilenin saltanatın bekası olduğu izahtan varestedir.
Onun bu düşüncesinin kaynağı, daha çok Türk-Moğol hakanlık, Roma imparatorluk ve Emevî Abbasî hilafet fikriydi. Nitekim Sultan Mehmed'in İtalyan nedimlerine Roma tarihleri okutarak bu geleneği kavramaya çalıştığı bilinmektedir. Onun bu inancı benimsemesinde etrafındaki Bizanslı ve Batılı yakınları rol oynamıştır. İstanbul fethinden kısa bir zaman sonra orada bulunan Jacopo Languschi dünyada bir tek imparatorluk, bir tek iman ve bir tek hükümdarlık olmasını iddia eden Fatih'in, bu birliği kurmak için dünyada İstanbul'dan daha layık bir yer olmadığı, bu şehir sayesinde Hıristiyanları hükmü altına alabileceği düşüncesinde olduğunu belirtir.
Nitekim 850/1446'da Georgios Trapezuntios Fatih'e hitaben, ‘kimse şüphe etmez ki sen Romalılar imparatorusun, imparatorluk merkezini hukuken elinde tutan kimse imparatordur ve Roma İmparatorluğu'nun merkezi de İstanbul'dur’ diyordu. Papa II. Pius (v.869/1464) da, Fatih'i Hıristiyanlığa davet eden mektubunda; Hıristiyanlığı kabul ederse meşru imparator sıfatıyla dünyanın en kudretli hükümdarı haline geleceğini söylüyor ve kendisine ‘Greklerin ve Şark'ın imparatoru’ unvanını vereceğini, kuvvetle elde tuttuğu ve haksızlıkla iddia ettiği şeyin hukuken de kendi malı olacağını, bütün Hıristiyanların kendisine saygı göstererek ihtilaflarını hal için hakem tanıyacaklarını belirtiyordu. 
II. Mehmed Batı kültürünü ve Hıristiyan dinini de anlamaya çalışmıştır. Bu anlamda İstanbul fethinden sonra Patriklik makamına eriştirdiği Yenadios'ten Hristiyanlık konusunda malumat almış, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi tezine karşı çıkan Yorgi Amiruçi ile sıkı dostluk bağları kurmuştur. 1456 tarihinde saraydan uleması ile birlikte Rum Ortadoks Patriği olan Gennadios'u ziyaret etmiş; Patriğe dinî inançları hakkında detaylı bilgi almak istediğini iletmiştir. Patrik de Hıristiyanlıkla ilgili bütün soruları cevapladığı meşhur ‘Patrik Gennadios İ'tikadname’sini onun için yazmıştır. Ancak bu i'tikadname dolayısıyla Fatih'e bir takım ithamlar yöneltilmiş hatta Hıristiyanlığa meyli gibi söylentiler çıkarılmıştır. Bu dönemde güçlenen İstanbul Ortadoks kilisesi, Batı Katolik kilisesine karşı bir kalkan görevi görmüştür. Devletle elele çalışan bu kilise, İslâm olmaya karşı çıkamamakla birlikte, kiliselerin birleşmelerine ve dolayısıyla Katolikleşmeye de engel olmuştur.
Onun Batı kültürüyle ilk tanışması şehzadeliği döneminde Manisa sarayında başlamıştır. 1454'te bir İtalyan hümanisti olan Ciriaco d'Ancona ve başka İtalyanlar onun sarayında bulunmakta ve kendisine Roma ve Batı tarihleri okumakta idiler. Ayrıca yanında Floransalı, Cenevizli ve Raguzalı danışmanları vardı. Venedik'e karşı savaş ilanından sonra Floransalılarla yakın ilişkiler kurdu. Bosna seferinden (1463) dönüşünde Galata'da Floransalılara şenlik yaptırtmış ve onlardan zengin bir tacirin evine inerek yemek yemiş, eğlenmişti.
Fatih'in 1461'den beri resmini yaptırmak için İtalya'dan ressam istediği bilinmektedir. Nihayet bu amaçla Venedikli ünlü Hıristiyan ressam Gentile Bellini (v.913/1507) gelmiştir. Daha önce Venedikte 'aziz'lerin portrelerini çizmekte olan Bellini aynı zamanda yeni sarayın duvarlarını Rönesans üslubu fresklerle süslemiştir. Onun, dönemin İslam yorumcularınca günah sayılmasına rağmen Ciriaco ile G. Dario'ya da resmini yaptırdığı bilinmektedir. Bu ressamlardan Ciriaco, Fatih ile Eskiçağ edebiyatı ve İtalya'daki hümanistler arasında bir bağ kurmuştur. Bu anlamda kimi yorumcular onun bu tutumunu, ‘dar düşünüş sistemlerinden’ uzaklaşarak İtalyan Rönesans’ının hümanist prenslerinden de üstün bir şahsiyet olmasıyla yorumlamıştır. Onlara göre burada mesele, bir hükümdarın resmini yaptırmak isteyişinin yanı sıra memleketinin sanatına yeni ufuklar açmak idealine kadar yükselmekte ve tarihî manasını belki de bu noktada bulmaktadır.
Fatih, 862/1458'de Atina'yı ziyareti sırasında Akropolü gezerek Atinalılara iltifatta bulunmuştur. Fatih'in kütüphanesinden Batı kültürüyle ilgili bugüne, elli eser intikal etmiş olup kırk ikisi Yunancadır. Buradan, Fatih devrinde Osmanlı kültürünün Batı kültürü ile serbest bir şekilde temasa geçtiği ve fakat sonraki devirde bunun aynı düzeyde sürdürülmediği anlaşılmaktadır.
Fatih İslam âleminde de gazanın en büyük mümessili, İslam memleketlerinin gerçek koruyucusu sıfatını benimsemekte, hareketlerini buna göre meşrulaştırmaya çalışmaktaydı. Çünkü Fatih'te cihan hâkimiyeti düşüncesi mevcuttu. Gaza ve fütûhât siyasetinin mümessili gibi göründüğü yıllarda Fatih, doğan ilk oğluna büyük dedesi Yıldırım Bayezıd'in, üçüncü oğluna İran geleneğinin ünlü hükümdarı Cem'in ve bir torununa da Oğuz Han’ın adını vermiştir. Ayrıca bu dönemde (XV ve XVI. Yüzyıllar) Türkler arasında Dede Korkut destanları da çok sevilmiş; bu manada Fatih, bir torununa da Korkut ismini vermiştir. Denilebilir ki bu haliyle Fatih'in şahsında Türk-Moğol hakanlık, İran ve Roma hükümdarlık ile Emevî -Abbasî saltanat geleneklerini birleştiren bir ‘Osmanlı padişahı’ doğmuştur.
İran'da yerleşen Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Bey'in (v.882/1478) şeceresini Oğuz Han'a bağlamak suretiyle Anadolu üzerinde yürüttüğü nüfûz ve üstünlük iddialarına karşın Osmanlı padişahının da soyunu Oğuz Han'a çıkaran geleneklere daha çok önem verdiğine dair işaretler mevcuttur.
Çevresindeki saray ulemasına göre Uzun Hasan hükümdarlık için Tanrı tarafından seçilmiş bir kişi idi. Bu sebeple de onun egemenliği yeryüzünde Tanrı'nın gölgesi idi. Tanrı gölgesi ikilik kabul etmediğine göre, cihanın bütün padişahlarının ona boyun eğmesi gerekmektedir. Tanrı'nın gölgesi olan Uzun Hasan, hilafet rütbeli ve Süleymân mekânlıdır. Onun hükümdarlığı peygamberlik payesine eşittir. Uzun Hasan Tanrı tarafından tayin edilmiştir. Onlar böylece Tanrı tarafından yardım gördüğü ve hükümdarlığının eski zamanlardan beri beklenildiği belirtilen Uzun Hasan'ın hâkimiyetine dinî bir meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır. Bütün bu anlayışlar çerçevesinde Uzun Hasan kendisini bütün Müslümanların hükümdarı olarak görmüştür
Tasvir edilen bu hâkimiyet anlayışı aynen eski Türklerde mevcut idi. Bozkır karakterli Türk hâkimiyet anlayışında ‘kağan’, 'büyük gökyüzü Tanrısı'nın (Tengri) dünyevi sureti idi. Bu düşünce zamanla, Türklerin Yakın-Doğu'ya girip Müslüman olmasından sonra Tanrı'nın dünyevî sureti olma özelliğinin büyük hanın ailesinin erkek üyelerine verilmesi şeklinde bir prensibe dönüştürülmüştü. Bu çerçevede Karahanlılar'da görülen, beylerin hâkimiyetlerini Tanrı'dan aldıkları şeklindeki inanışın Akkoyunlular'da da aynı şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Nitekim Diyarbakır surları üzerindeki Akkoyunlular'a ait bir kitabede Uzun Hasan'ın hükümdarlığının Tanrı tarafından teyit edildiği ve ondan yardım aldığı belirtilmektedir. Akkoyunlular aynı zamanda Sasani hâkimiyet anlayışının da tesirinde kalmışlardı. Sasaniler'de hükümdarlık teorisi dünyanın adaletli ve düzenli yönetimi ile ilişkili idi. Hükümdar yeryüzünde Tanrı'nın temsilcisi idi. Bu, ortaçağ İslâm dünyasındaki hâkimiyet anlayışına paralellik göstermektedir. 
En köklü ve yerleşik biçimiyle eski Türk hâkimiyet inanışında görülen bu anlayış Akkoyunlular'da XV. yüzyılda en canlı biçimde sürdürülmekte idi. Akkoyunlu hâkimiyet anlayışında hükümdarın asil bir nesepten gelmesi gerekiyordu. Tanrı, yardımcı hükümran aile üzerine, seçilmiş hizmetçilerinden birisini getirir ve onu soylular sınıfına yüceltirdi. Bu anlayışa paralel olarak, hükümdarın mensup olduğu ailenin seçkin bazı özelliklere de sahip olması gerekiyordu. Bir başka deyişle, yöneticinin soyu hanlar hanı Oğuz Han'a dayanmak zorunda idi. Bu bağlamda ciddi bir Oğuzculuk ve nesebini Oğuz Han'a bağlama hareketi söz konusuydu. Nitekim Akkoyunlular Oğuz Han'ın soyundan geldiklerini ve Bayındır Han'ın torunları olduklarını her vesile ile hissettirmişlerdir. 
Uzun Hasan bu düşünce ile kendisini Türklerin hükümdarı saymış, Osmanlı ve Memlûk ülkesinde Türklere gayri Müslim muamelesi edilip, onlardan haraç alındığını söylemiştir. Osmanlılar ile mücadeleye girişirken, kuvvet ve azâmetini her vasıtaya başvurarak ve muhtelif vesilelerle Osmanlılara anlatmak isteyen Uzun Hasan, üstün özelliklerini sayarak Timur'dan da üstün olduğunu ima etmiştir. Ona göre Timur bir kuyumcunun oğludur, Uzun Hasan ise yüksek bir soydandır. Uzun Hasan bu hareketiyle hükümdarların asil bir nesepten gelmesi gerektiğini ve hâkimiyetin ancak seçilmiş kişilere verildiğini gösterme çabasında idi. Bu hâkimiyet anlayışı ile Uzun Hasan komşu devletlerinin topraklarını ele geçirip onları ortadan kaldırarak, bütün Ön Asya Türklüğünü Bayındırlı bayrağı altında birleştirmek istiyordu. 
Batı Türklüğünün ve Oğuzların öz varisi ve hükümdarı olduğunu ileri süren Uzun Hasan 1473 yılında büyük bir orduyla Osmanlılara karşı yürüdüğünde ortaya koyduğu bu tavırla güttüğü ‘büyük Türk hâkimiyeti mefkûresi’ni de göstermiştir. İşte biz bu anlayışın, tasavvufa da meyli bilinen II. Murad döneminden (1421-1451) itibaren Osmanlılarda da başladığını görmekteyiz. Bu bağlamda çeşitli araştırmacıların Fatih için, İstanbul’u ebedî Türk yurdu yapan komutan nitelemesinde bulunmaları manidardır.
Uzun Hasan'ın bu siyasetine karşın Sultan Fatih'in de ilmi ve sanatı himaye ve teşviklerine kadar bütün siyasetine şu esas fikir hâkimdir: Devletini her bakımdan dünyanın en üstün ve kudretli imparatorluğu haline getirmek. Bu amaçla kendisi yetişme döneminde ilme ilgisiz ve isteksiz olsa ve dolayısıyla sağlıklı bir eğitim görmemiş ise de İstanbul'u İmparatorluğun ilim ve kültür merkezi hâline getirmeye ve ilmî canlılığı en yüksek seviyede yaşatmaya çalışmıştır. Belirtildiğine göre onun kafasında İstanbul'u dünyanın bir numaralı şehri yapma hedefi yatıyordu. Bu çerçevede Yedikule civarına iç Anadolu'dan gelen ve dilleri Türkçe olan Ortadoks mezhebinden Karamanlıları yerleştirdi. Bütün bu icraatlarla Fatih'in niyeti pek tabi olarak Uzun Hasan’a nispetle Türk Milletinin Anadolu'da birlik ve beraberliğini kurmak, İstanbul’u ise muhteşem bir şehir haline getirmek gibi gözükmektedir.
Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra her işte son derece atılgan, Makedonyalı İskender gibi şan ve şeref kazanmak isteyen, zeki, sert mizaçlı, zevk safayı öncelemeyen bir hükümdar profili sergiliyordu. Nitekim o, geçmiş imparatorluk kurucularının vasıflarını taşıyan, dünya hâkimiyetini amaç edinmiş kudretli bir askerdir. İç oğlanlarıyla saray çevresi Rumca ve Slavca öğrenmesine elverişli olan Fatih, bu amaçla ulemaya yakınlık göstermiş, onlarla görüşmeye önem vermek ve onlardan yanına gelenleri tazimle karşılamak gibi tavırlar sergilemiştir. 
Kendi ülkesindeki ulemanın Acem ve Arap uleması düzeyinde olmamasından dolayı üzüntü duyan Fatih, Arabistan ve İran'daki devrinin büyük ulemasını kendi ülkesine getirtmeye çalışır, ilim ve felsefe tarihinin en önemli meseleleri üzerinde âlimleri tartışmaya ve eser vermeye teşvik ederdi. Bu amaçla, fetihten sonra İstanbul'da sekiz kiliseyi medrese haline getirip Ayasofya medresesini açan Fatih, buralarda, Bağdat çevresinde bulunan, çoğunluğu İran asıllı Eş'arî -Şâfiî düşünürler istihdam etmiştir. Nitekim Osmanlı medrese geleneğinin oluşumunda Anadolu Selçukluları ve İlhanlıların önemli tesirlerinin olduğu ve ilk Osmanlı medreselerindeki müderrislerin söz konusu ilim ve kültür muhitlerinden geldiği konusunda genel bir kanaat mevcuttur.
Mamafih Fatih dönemindeki ‘beyaz/elit kesim’in kültür hayatında yaşanan bu fantezi nev'inden gelişmelerin, halkın (reâyâ) sosyal yaşantısında hemen hiç görülmediği anlaşılmaktadır. Kesintisiz gaza/savaş politikası gereği halkın sırtına vurulan ağır vergiler, köylü ve şehirli büyük halk kitlelerini sıkmış ve memlekette birtakım gizli ve açık hoşnutsuzluklara yol açmıştır. Makedonyalı İskender gibi şan ve şeref kazanmak isteyen Fatih'in para basma, emlak ve evkafa dair uygulamaları özellikle ulema sınıfını, şeyhleri ve eski Türk ve bey ailelerini etkilemiş, yeni akçe çıkarması da bütün halk arasında hoşnutsuzluk yaratmıştır. Hal böyle olunca onun vakfiyesindeki: ‘hüner reâyâ kalbin âbâd etmektir’ cümlesiyle ifade ettiği halkı/toplumu mutlu -mesut etme arzusunun reel anlamda bir karşılığının bulunmadığı aksine dayatmacı ve üstten buyurucu ceberut devlet politikası güttüğü anlaşılmaktadır. Nitekim Bayezıd padişah olur olmaz ilk işi, saraydaki resim ve heykelleri kaldırıp dağıtmasının yanı sıra babasının bu yöndeki uygulamalarına son vermek olmuştur. İmparatorluk fikriyle Fatih, Rum soylularına mensup gençleri sarayına almış, bunlar birer Osmanlı olarak sonradan idarede önemli mevkilere geçmiştir. Rum bilginlerine Fatih'in sarayında özel bir ilgi gösterildiği anlaşılmaktadır. İşte bütün bunlara binaen Fatih'in, imparatorluğunu, Doğu Roma İmparatorluğu'nun İslam kisvesi altında canlandırmak istediği iddiaları söz konusu olmuştur.
Osmanlıda halkın geniş çapta kitap okumaya dayalı bir kültüründen söz etmek mümkün değildi. Halk kültürü daha çok dinleme yoluyla gerçekleşiyordu. Bu nedenle geniş bir okuyan, düşünen, yazan ve araştıran kadro oluşmamıştı. Hâlbuki ilmi ve kültürü ilerleten kişiler geniş bir kadro içinden çıkmaktadır. Bütün bunların sonucu olarak geniş bir düşünür/araştırıcı kadrosu oluşmayan Osmanlının yıkılmış olan bilimsel/felsefî düşünce geleneğini yeni baştan kurduklarını söylemek son derece güçtür. Çünkü onlar kâinata ilm-i kelâm çerçevesinde kalarak bakmışlardır. Filvaki ilm-i kelâm kâinata mebde' ve meâd yönünden bakar ve bu bakış açısında kendi kendisi ile tutarlıdır. Zira kelâm, nass çerçevesinde kalır. Mebde' ve meâd arasındaki varlığın tasviri konusunda ise herhangi bir nass yoktur. Kâinat hakkında bilgi veren âyetler, kâinatın metafizik boyutları ile ilgilidir. Bu nedenle Osmanlılar kâinata, akla uygun izahı ve değerlendirilmesi gereken bir şey olarak bakamamışlardır. Bu da Osmanlı insanının düşünme ve müşâhedesinin tabiata yönelmesini adeta engellemiştir. Dolayısıyla da zamanî ve mekânî varlık olan tabiata rasyonel, yani ölçülüp-biçilebilen, tasviri mümkün olan bir yapıya sahip olduğu, kendi fenomenlerinden kalkarak gerçeğine uygun bir şekilde açıklanması ve tasvir edilmesi düşüncesi ve şuuru belirgin bir şekilde uyanmamıştır. Üzerinde durduğu tabiat ve içinde yaşadığı fenomenlere karşı müşâhede ve tecrübeye dayalı bir tecessüs doğmamıştır. Dolayısıyla Osmanlının hayatında tabiat bir değer değildir.
Osmanlıda görünürde ilme teşvik ve ilim adamına itibar çok yüksek ve ilmî hürriyet ise var gibidir; ama bu dinî-resmî inancın çerçevesi içinde kalındığı, kültürde yerleşik ve alışılmış olanın dışına çıkılmadığı sürece böyledir. Çünkü tefsir ve hadis tedvin edilmiş, kelâm ve fıkıh işini bitirmiş, geriye problem kalmamıştır. Sadırlardan satırlara intikâl etmiş olan bu bilgilerin dışında ortaya konan her bilgi ‘bid'at’ idi. Bid'at ise yenilik demekti. Ulemanın her türlü hürriyeti vardı. Elbette ‘yeni’yi arama, bulma ve ileri sürme hürriyeti hariç. Bid'at'e karşı kültürün korunması görevini hem devlet hem halk üstlenmişti. Bu adeta bir mukaddes vazife olarak görülmüştür. Bu umumî murakabe altında ilim, düşünce ve düşünür güdümlü idi. Bu nedenle toplumda hür düşünür yetişip barınamıyordu. Nitekim toplumda tarih şuuru tam anlamı ile oluşmamıştı. Otorite olarak kabul edilmiş geçmiş düşünürler, problemleri çözmüş, bütün doğruları bulmuş ve tüm doğruları kitaplarında dercetmişti. Eğitim-öğretime düşen, onları öğretmek ve açıklamaktı. Hakikat aranıp bulunacak şey olmaktan çıkmış, öğretilecek ve açıklanacak şey olmuştu. Böylece geçmiş mutlaklaştırılmış; değişen ve sürekli yenilenen hayat için örnekler hep geçmişten alınmış, geçmişin tarihîliğinin ve bir defaya mahsusluğunun şuuruna varılamamış ve tarihsizlik içine düşülmüştür. İslâm Medeniyetinin ilmî ve felsefi varlığını oluşturan ciddi kaynak kitaplar Osmanlı eğitim-öğretiminde asla tedavüle girmemiş, kütüphanelerde bir lüks olarak nadide nüshalar halinde durmuştur.
Not 1. Bu çalışma, Özgün İrade (aylık ilmi, fikri, siyasi) dergi, sayı: Şubat/142, İstanbul 2016. sf. 68-73’de yayınlandı. Not 2. Çalışmada Adnan Adıvar, Ahmet Yaşar Ocak, Bekir Karlığa, Ekmeleddin İhsanoğlu, Fahri Unan, Faruk Sümer, Gündegül Parlar, Halil İnalcık, Hüseyin Aydın, İlhan Erdem, İsmail Aka, Kâzım Paydaş, Mefail Hızlı, Nesimi Yazıcı, Nurullah Berk ve Selâhattin Tansel'in ilgili çalışmalarından istifade edilmiştir.

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —