admin admin
Tarih: 22.04.2012 14:41
CEHALET, KURUMSALLAŞMIŞTIR
Cehalet, KurumsallaşmIŞTIR
Kürt toplumu adına yürütülen hareketlerin büyük bir kısmı, kültürel zemin olarak Kürt toplumunu transformasyona tabi tutacak bir niteliktedir. Oysa Kürt toplumunun hak alma hareketini yürütmekte olan kaynaklar, Kürt toplumunun tarihten beri süregelen tabiatının bozulmaya uğratıldığı itirazıyla da var olmaktadırlar. Kürt toplumunun tüm meselelerine olabildiğince duyarlı bir Kürt olarak, söz konusu gerçeği her ifade edişimde karşılaştığım itiraz ve “ama”ların temel hedefi, dile getirdiğim itirazın görülmezlikten gelinmesi yönündedir. Türkiye’deki gerek legal ve gerekse de illegal tüm siyasal kaynakların oluşum ve gelişim sürecinin kendiliğinden (spontané), yani kaynağına uygun bir mecrada ortaya çıkamadığı gerçeği, bu topraklardaki siyasal, sosyal, ekonomik erki tesis edenlerin hiçbir zaman umurunda olmadı. Çünkü muhayyel, her yönüyle homojen bir tek toplumu ve bu toplumun çekirdeğini (core) teşkil edecek olan “vatandaş”ın “oluşturulmasını” öncelikli hedef olarak her dönemde adeta toplumun tüm anlayışlarına empoze etmekten başka bir derdin sahibi olmadılar.
Müslüman toplumlar açısından batıyla kurulacak olan her bağlantı, kendi sağlıklarını korudukları müddetçe gerekli ve yararlıdır. Meselenin özellikle bu bağlamda ele alınmasını gerektirmeyen duruşların bu topraklardaki gelişimi, eninde sonunda belli dayatmaların ve zulümlerin yapılmasıyla mümkün olabilmiştir. Gerek devlet ve gerekse de devlete paralel tüm otoritelerin bu topraklardaki temel niteliği, tüm külfet ve değişim zorunluluklarının bu topraklarda yaşayan toplumlara yöneltilmesi yönündeki baskıdır. Her koşul ve ortamda değişmesi gereken toplumdur ve kaynağını toplumdan ve onun “nomos”undan alan her hareketlenme de mutlaka ama mutlaka bastırılması gereken birer isyan olarak nitelendirilmektedir. Bu gerçek, yani kaynağını toplumdan alan tüm hareketlenmelerin bastırılması zorunluluğunun kaynağında toplumun Hegel’in konumlandırılmasıyla “kendinde toplum” olma durumundan kaynaklanmaktadır. Toplumun “kendisi için toplum olma” konumunu elde etmesini sağlayacak olan tüm hazırlıkların bir fırsatı olan siyasal zemin söz konusu hazırlıkların önlenmesini sağlayan meşguliyetlerle tahrip edilmektedir.
Buraya kadar serdettiğimiz düşünceler doğrultusunda özellikle Kürt toplumuna dönük olarak gerçekleştirilen aşağılama politikalarının temel hedefinin, Kürt toplumunu bir aşağılık kompleksinin esiri haline getirmek olmadığını fark etmemiz gerekiyor. Kürt toplumunun özellikle aşağılık kompleksi dolayısıyla kıvrandığını ifade eden ve bu kompleks dolayısıyla temel yanılsamalarını yaşadığını ifade eden hiçbir düşüncenin bu topraklarda kökleşmemesi doğrultusunda hareket etmek gereği vardır. Kürt toplumunun ve hatta Türk toplumunun bir aşağılık kompleksi sebebiyle yönlendirilebildiğini ifade eden anlayışların temel hedefi (farkında olunsun ya da olunmasın), söz konusu toplumların tüm zihinsel hazırlıklarını önlenmek ve yönlendirilebilmektir. Geçtiğimiz günlerde tüm medyada dillendirilmiş olan “Kürtçe bir medeniyet dili değildir” şeklindeki hezeyan ve cehaletin bu bağlamda değerlendirilmesi gerekiyor. Kürtçenin bir medeniyet dili olmadığını ifade edenler, altından kalkamayacakları hiçbir soru ve itirazla karşılaşmadılar. İşte bu gerçek, bu topraklara egemen olan zihinsel olgunluk seviyesinin faillerini ele veriyor. Kürtçenin bir medeniyet (civilation) dili olmadığını söyleyenler, Kürtçenin başına gelenler konusundaki katkısını görünmez kılabilmek amacıyla mı söz konusu ifadeye başvurmuştur? Kürtçenin bir medeniyet dili olmadığı savı, hangi gerçeklere dayandırılarak öne sürülmüştür? Cehaletle yüklü olan bu sav, eğer örneğin Wittgenstein’ın hiçbir eserinin Kürtçe’ye tercüme edilememiş olması gibi önemli tutamaklarla öne sürülüyorsa, söz konusu filozofun Türkçe’ye tercüme edilmiş olan eserlerini de en azından okumuş ve rezaleti görmüş olmalılar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi milli marşı olan İstiklal Marşı’ndaki bir takım mısraların da özellikle bu bağlamda ele alınması gereği yok mudur? “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ifadesinin dünya görüşüne dair yansımalarının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve onun cereyanlarını tüm topluma yansıtan devlet ricali takımının hangi yöresini şekillendirebilmiştir? İstikal Marşı’nın bu devlet ve adamlarının sadece “kullandığı” bir adaptör olduğu gerçeğini her an kavramamız mümkündür. Medeniyet ya da Universalizmin (Medeniyetin dünyada yürünebilecek yegâne yol olduğu fikri), bu topraklarda sebebiyet verdiği tek şey, laikliği demokrasinin mütemmim cüzü sayan ve toplumlar üzerinde, uluslar arası sermayeye bağımlı askeri ve bürokratik üstünlük kuran bir yapı olan Cumhuriyet Türkiye’sinin resmi politikalardır.
Platon’un “platonik” idealarının tüm dünyada bir lüks kaldığını biliyoruz, ama toplumu yönetmeye aday olacak ve yönetecek kişilerin en azından cahil olmaması gerektiği ve ne dediğini bilmesi gerektiği yönündeki zorunluluktan da vazgeçememek gerekiyor.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —