Mustafa AKMAN
Tarih: 13.05.2014 10:09
Hadis Ulemasında Beşerüstü Peygamber Tasavvuru
Hadis Ulemasında Beşerüstü Peygamber Tasavvuru
Tarihî süreçte Peygamber'in beşerî konumuyla ilgili ciddîtartışmalar yapılagelmiş; O'nun (s) beşerî ve nebevî konumlarının çerçevesinin nasılçizileceği hususu büyük bir problem olmuş ve bu dilemma, tartışmaların odağıhaline gelmiştir. Bazıları O'nun beşerî yönüne ağırlık vererek vahye konu pozisyonlarının dışındaki davranışlarına beşerolması hasebiyledinî bir değer atfetmezken, diğer bazıları ise O'nun bütün söz, fiilve davranışlarının vahiy kaynaklıolduğu gerekçesiyle bağlayıcı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sorun, bu ikilemin sınırlarının nasıl tespitedileceğidir. Ancak tarihî süreçte toplumun düşünce yapısında ikinci görüş dahaetkili olmuş ve bu nedenle Kur'an'daki konumuna uygun, Peygamber'in yaşam realitesine yaraşır ve dolayısıyla O'nun beşerî ve nebevî yönlerini yerli yerine koyabilen tutarlı birüçüncü anlayış da etkili olamamıştır. Çünkü Hadis Ehli'ndenİmam Şafiî'nin hadisleri sünnetle aynîleştirip hadislerin kaynağının vahiy olduğunu iddia etmiş olması, zamanla genel bir kabul görmüş ve bu anlamda tedavülde bulunan ya da tedavüle sokulan rivayetler de bu söylemi teyit amaçlı kullanılmıştır.Genel Sünnî anlayışı, eş-Şafiî'nin bu tezinin biçimlediği ve bu anlayışın,Resulullah'ın beşeriyetini göz ardı ettiği malumdur.
Zamanla Peygamber'e duyulan haddini aşan sevgi ve özlem ile bunlara ilaveten vahiy metninde yer alan, geçmiş peygamber ve topluluklara ilişkin kimi mucizevî pasajlarda anlatılanların mutlaka Son Peygamber'de daha kapsamlısının cereyan ettiği tezi eklenince, anlatılan bu bakış açısı doğmuş ve rahatlıkla Peygamber'e uygulanmıştır. Buna bağlı olarak mitolojik tasvirler içeren rivayet örnekleri dillendirilmiş ve böylece konuyla ilgili literatürün malzemesi ve rengi belirlenmiştir. İşte gerek Son Peygamber, gerekse önceki peygamberler hakkında Hadis Edebiyatı başta olmak üzere, Siyer, Şemail, İslam Tarihi, Tefsir ve Vaaz türü eserlerde görülen, mitolojik yönü ağır rivayetlere rastlanması, söz konusu eserleri yazanların, bu tarz rivayetleri kabullenebilecek bir zihniyete sahip olduklarını gösterse gerektir.
Bilindiği üzere Peygamber, insanlar arasından seçilmiş bir elçi idi. Hayattayken O'nun Müslümanlar arasındaki değer ve konumu Allah'ın mesajını açıklıyor olması hasebiyle önemliydi. Bu bağlamda arkadaşları üzerinde güçlü bir otoriteye de sahipti. Hatta O vefat ettikten sonra da sîreti önemini kaybetmedi. Ancak özellikle h.II. asırda Ehl-i Hadis ile Ehl-i Re'y ve Ehl-i Kelam arasında bu sîret ve sünnetin nasıl takip edileceğine ve peygamber algısının keyfiyetinedair metodik farklılıklar ve içerikseltartışmalar meydana geldi.
Ehl-i Hadis, Peygamber'den gelen bütün hadislerin sünneti oluşturduğunu ve bunlara herkesin uyması gerektiğini savunuyordu. Bunun göz ardı edilmesi, Peygamber'in otoritesini tartışılır hale getirecekti. Buna mukabil Ehl-i Re'y, hadisleri kabulde daha ihtiyatlı davranmayı ve hakkında nass bulunmayan konuda re'ye başvurarak meselenin çözümünü öngörüyordu.Esasen Re'y ve Kelam ehli de nebevî sünneti kabul etmekte ve kullanmakta idi. Ancak mantalitelerine muarız bir hadisle karşılaştıklarında kendi hukukî akıl yürütme metotlarından elde ettikleri sonuçları tercih etmekteydiler. Çünkü onlar böylesi rivayetlerin, daha büyük bir ihtimalle O'nun (s) adına üretilmiş olabileceğini değerlendiriyorlardı.
Ehl-i Hadis'in Peygamber Anlayışı
Ehl-i Hadis'in anlayışına göre, Peygamber'in bütün tavır ve davranışları ilâhî kaynaklı olunca, bu davranışlarında yanılıp hata etmesi de mümkün olamazdı. Böylece ilk defa Şiîlerin sırf imamları için tesis ve tahsisle akideleştirip uygulamaya soktukları ismet doktrini, bu kez Ehl-i Hadis'çe Peygamber'e de uygulanmış oldu. Ne var ki bundan sonra SünnîÇizgi'nin bunu artık kısa zamanda hem hadisçilerin kendilerine hem diğer imamlara ve hem de bunların yanında tasavvuf felsefesi yoluyla tarikat şeyhlerine uygulaması kaçınılmaz hale gelmiştir.
İsmet doktrinininilk te'sis maksadı, her ne kadar Kur'anî mesajın doğruluğunun teminat altına alınması idiyse de bu yaklaşım,kısa zamanda Peygamber'in dünyevî işlerde hata, unutkanlık gibi bazı kusurlara sahip olabileceği gerçeğinin ihmaline de yol açmıştır. Özellikle Ehl-i Hadis, Zahirîler, Tasavvuf Ehli ve bazı Hanbelîler Peygamber'in söz ve fiillerinin tümünün mutlak anlamda bağlayıcı olduğunu savunmakta ısrar etmişlerdir.Nitekim Ebu İshak el-İsferayinî (ö.418/1027), KâdîIyâz (ö.544/1149) ve Takiyuddin es-Subkî (ö.771/1370) peygamberlerin her konuda mutlak anlamda masum olduklarını savunmuşlardır.
Öte yandan Ehl-i Hadis'in, ortaya koyduğu ulaşılmaz, beşerüstü Peygamber tasavvuruile Peygamber'in bütün fiillerinin bağlayıcı olduğunu savunmaları doğal olarak sünnet ve hadislerin anlaşılması ve yorumlanmasında zorlu problemlere neden olmuştur. Mamafih zamanla bu konuda kırılma noktaları oluşmuş, gerek Kelam ve gerekse Usûl-i Fıkıh âlimleri bu tasavvuru aşma çabaları sergilemiş ve bu vesileyle bazı çözümler üretmiş ve bunu yaklaşımlarında sergilemişlerdir.
Şüphesiz Kur'an'daki peygamber tasavvuruyla Ehl-i Hadis'in tarihî süreçte oluşturduğu beşerüstü peygamber tasavvuru arasında önemli ölçüde paradokslar bulunmaktadır. Kur'an, peygamberlerin beşeri yönlerine büyük bir vurgu yapar ve onların hepsinin birer insan olduğunu açık bir şekilde belirtir. Onlar da bütün insanlar gibi yerler içerler, uyurlar, çolukçocuk sahibi olurlar, risalet görevinin dışında kalan konularda yanılırlar, unuturlar; hastalanırlar, zalimlerin zulmüne maruz kalırlar, ölürler ve hatta öldürülebilirler.Bu manada gerek Kelam ve gerekse Usûl-i Fıkıh âlimleri bu vesileyle Peygamber'i hem fizikî-biyolojik olağanüstülüklerden hem de hissî-kevnî mucizelerden arındırmak istemişlerdir.
Beşerüstü Peygamber Anlayışına Yol Açan Nedenler
İslam geleneğinde hadis ve sünneti farklı okuma biçimlerinin vücut bulmasının sebepleri arasında sayılan Peygamber'in otoritesi, teşrideki konumu, beşerî, nebevîvesiyasî yönleriyle ortaya koyduğu tasarrufları, mucizeleri, bilgisinin sınırları ve kaynakları gibi konuları ihtiva eden Peygamber tasavvurunun önemi ötekilerden daha büyüktür. Diğer bir ifade ile tarihî süreçte hadislerin ve bu arada Sünnet'in anlaşılıp yorumlanması,ciddi bir problem teşkil etmiştir. Bu anlaşılmaya engel olarak ileri sürülen çeşitli faktörlerin yanında daha büyük önemi haiz ‘yanlış peygamber tasavvurları’nın daha olumsuz katkıdabulunduğu izahtan varestedir.
Ehl-i Hadis'de insanüstü özelliklere sahip bir peygamber tasavvuruna yol açan önemli nedenlerden biri, geçmiş peygamberlere dair mervi olağanüstü nitelik ve mucizevî olayların benzerinin veya daha orijinalinin Peygamber aleyhisselam'a da izafe edilmesi suretiyle O'nu diğer peygamber ve müntesipleri karşısında yüceltme aşkıdır. Nitekim Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî (ö.324/936) ve es-Suyûtî'nin (ö.911/1505),nebilere verilmiş her mucizenin benzeri veya ondan daha üstünü Peygamberimize de verilmiştir,kanaati, Son Peygamber'le diğer peygamberlerin mucizevî güç bakımından üstünlük yarışına sokulduğu anlayışını destekler mahiyettedir.
Peygamber'in gerek sahip olduğu sanılan fizikî-biyolojik harikuladelikler, gerekse attığı heradımda mucizeler gösterdiği şeklindeki, Peygamber'in tarihî kişiliği ve gerçek misyonunugölgeleyen bu anlayışıdoğuransaikler şöylece sıralanabilir: Bir kere bu hususa dair rivayetlerin, avamtabakasını etkilemek için halk vâizlerive Peygamber'i diğer peygamberlerden üstün göstermek isteyen avam veya onların özelliklerini taşıyan âlimler tarafından, kaynağı meçhul hikâyelerden etkilenilerek uydurulup nakledilmiş ve bilahare hadis şeklini almış olmasımuhtemel görünmektedir. Bubağlamda çok erken dönemlerde bilhassa Hıristiyanlar ile yapılanmünazaralarda Müslümanların, Peygamber'in şahsını ve hayatını insanüstühususiyetlerle süslemeye çalışmışolmaları da uzak bir ihtimal değildir. Ayrıca söz konusu bu anlayışların, kaynağını Peygamber'ekarşı beslenen sevgi ve özlemin oluşturduğu mitolojik tasvirleriiçeren rivayetler kanalıyla revaç bulmuş olmasıda olasıdır. Bunun yanında bu düşüncelerin oluşmasında Hıristiyanlık ve Yunanfelsefesi gibi dış etkileri de hesaba katmak gerekir.
Bunlara,onların genelini bu tasavvura sevk eden temel saik olarak kozmogoni (evrenin oluşumu) anlayışlarıda eklenmelidir. Yaşadıkları çağın ruh ve zihniyetinden kaynaklanan söz konusu anlayış, vahiy gibi fizik ötesi bir fenomene muhatap olan Peygamber'i kendiliğinden rasyonalitenin konusu olmaktan çıkarmış ve akıl dışı bir düzeye çekmiştir.
Öte yandan söz konusu bu anlayışların hadislere yansıması, olayın ciddi polemiklere konu olduğunu da gösterir.Ayrıca söz konusu tartışmalar, bu durumun İslâm'ın daha ilk dönemlerinde var olduğunu göstermektedir. Ehl-i Hadis ve onun etkisinde gelişen bazı Sünnî ekoller, kendilerine has oluşturdukları ulaşılmaz peygamber tasavvurunun teşekkül sürecinde boş durmamış ve karşı durdukları söz konusu görüşlere mukabil karşı argümanlar geliştirme çabasına girişmişlerdir. Şüphesiz burada Ehl-i Hadis ekolü, sadece hadis ilmi ve rivayetiyle uğraşan muhaddisleri değil, bunun yanında hukukî ve itikadî tüm sorunları hadislere dayandıran kimseleri de kapsamaktadır.
Beşerüstü Peygamber Tasavvurunun Mahiyeti
Bilindiği gibi yazılı kültürde Peygamber'edair ne varsa ondan yapılan rivayetlerle bize ulaşmıştır. İşte burada rivayet eden şahsın (ravi) anlattıklarının anlaşılmasında bu kez kendi şahsî anlayışı önem kazanmaktadır. Zira İslam geleneğinin anlama yönteminde, anlama faaliyetinin asıl öznesi olayı/durumu anlatan olmuştur. Konu hadis rivayeti olunca, aktaran kişinin peygamber algısı önem kesp etmektedir. Buna bağlı olarak onun anlattığı şeyin anlaşılmasında, bizzat kendi bakışıetkiliolmaya başlamaktadır. Şayet ravi, Peygamber'den naklettiği her şeye vahiy olduğu ön kabulüyle bakmakta keza Peygamber'i attığı her adımda mucize gösteren biri olarak algılamakta ise, bu durumda okuyan/dinleyen açısından da Peygamber'in söz ve fiillerinin anlaşılması ve yorumlanması, bu bakış açısı çerçevesinde biçimlenecektir. Nitekim sünnet ve hadislerin anlaşılması, tarihî süreçte oluşturulan bu peygamber tasavvurlarına göre şekil almıştır. Bu sabite bilinmeden sünnet ve hadisi anlama faaliyetinigereği gibi kavramak olanaksızdır.
Şüphesiz Peygamberi yanlış anlamanın cehalet, duygusallık, şekilcilik, slogancılık gibi çeşitli sebepleri ve bunun bir şekilde telafi ve izahı mümkün olabilir. Fakat Peygamberi inanç olarak beşerüstü bir noktaya konumlandırmak daha farklı bir durumdur. Bunun telafi ve çözümü, ancak bu inancı terk etmekle mümkündür. Tarihî süreçte görüldüğü gibi bu yaklaşım kendisini ıslah yönündeki birtakım düşünceleri de tarihe mahkûm etmek suretiyle varlığını sürdürmüştür.
Bu manada Peygamberaleyhisselam'ın sünnetini bütünüyle ilahî kaynaklı hale getiren bu anlayış, O'nun beşeriyetini göz ardı etmekte ve bu özelliklerden neredeyse tamamıyla soyutlamaktadır. Bu, O'nun her söylediği söz, iş ve davranışın Cenab-ı Hak tarafından kendisine bildirildiği anlayışını öngörmekte vedolayısıyla O'nun bütün tavır ve davranışları ilahî kaynaklı hale gelmiş olmakta,böylece Peygamber'in beşeriyeti arka plana itilmiş olmaktadır.
Nitekim Ehl-i Hadis, Peygamber'i, hem fizikî ve biyolojik yönden olağanüstü hem de kelamcıların ifadesiyle hissî mucizelerle donatarak harikulade bir insan olarak kabul etmiştir. Bu durum daha ilk asırlarda gerçekleşmiş, gerek fizikî–biyolojik harikuladelikler gerekse doğumundan itibaren bütün hayatı boyunca gerçekleştiği kabul edilen mucizeler, hadis mecmualarında ve Şemâil, Delail'un-Nübuvve ve el-Hasâis'un-Nebeviye adıyla yazdıkları eserlerde kaydedilmiştir. Sadece nakle dayanarak mucizeler ve harikulade olaylarla nübüvveti ispatlamaya çalışan bu tür eserler, daha çok Selefî ekolemensup hadisçiler tarafından kaleme alınmıştır.
Ehl-i Hadis'in, Peygamber'in fizikî–biyolojik açıdan tasvirigenel anlamdaşöyledir: Peygamber önünü ve arkasını görmekte, en uzaktaki sesleri mükemmel bir şekilde işitmekte;insanların duymadıklarını duymakta ve görmediklerini de görmektedir. Peygamber'in sesinin bereketinden dolayı sesi her yerde duyulabilmektedir. Tükürüğü her türlü yarabereyi tedavi etmekte, içine tükürdüğü kuyu, misk kokusu saçmakta ve tertemiz hale gelmektedir. Bevli şifalı ve temiz olup, onu içen kimse, o günden itibaren karın ağrısından şikâyet etmemektedir. Onun kanı da temiz ve içilebilir olup, içen kimsenin ağzında misk gibi bir koku yayılmakta, bunun yanında kendini ateşten korumuş olmaktadır. Gaitası yer tarafından yutulmakta ve orada misk gibi bir koku yayılmaktadır. O ihtilam olmamakta ve esnememektedir, zira bu özellikler şeytanın insana olan bir müdahalesi olarak kabul edildiğinden Peygamber'e yakıştırılmamaktadır. Teri misk gibi kokmakta ve koku imalinde kullanılmaktadır. Onun saçının bir teli dahi yere düşürülmemekte, herkes bir kıl alabilmek için adeta bir yarış yapmaktadır. Sahabenin bu rağbetini gören Peygamber de herkese bu kılların adaletle dağıtılmasını emretmektedir. Bazı rivayetlere göre, Peygamber cinsel açıdan 30-40 erkek gücüne sahiptir. Allah tarafından yedirilip içirildiği için uzun süre acıkma ve susama hissetmemektedir. O, ruhuyla ve cesediyle canlı olup cesedi çürümemekte, vefat ettiği günkü gibi taptaze ve kokusu değişmeden kalmıştır.
Bütün bunlar Peygamber'in fizikî–biyolojik açıdan harikulade özellikleriimiş. Bunların dışında Ehl-i Hadis'in tamamının kabul ettiği başka harikuladelikler ve mucizeler vardır ki, örneğin o bir bereket kaynağıydı; bilhassa yiyecek ve içeceklere bir dokunmasıyla harikulade denilecek bir nicelik artmasına vesile olabilmekteydi. Bu, O'nun fizik âlem üzerinde olağanüstü bir tasarrufta bulunduğu; daha doğrusu, fizik kurallarıyla kayıtlı olmadığı şeklinde algılandığını göstermektedir. Nitekim O, insan dışında melek, cin, hayvanat, nebatat hatta cemadat olarak mümkün ve gerçek bütün varlık türleriyle iletişim içerisindedir; sadece iletişim içerisinde kalmayıp, maddi varlıkları kendi yaratılış yasaları dışında davranışa sürükleyecek kadar bir nüfuza da sahiptir.
Bu görüşleri dillendiren İslam kültür mirasının kilometre taşlarını teşkil eden Zehebi (ö.748/1347), Suyuti (ö.911/1505) ve Azimabadi (ö.1273/1857) gibi âlimler maalesef böylesi görüşleri eserlerinde aktarmakla kalmamış aynı zamanda bunları hadislerle delillendirmeye de çalışmışlardır. Onlara göre Peygamberin cesedi bozulmadan halen canlı olarak mezarında ibadetle meşgul bulunmaktadır. Süyuti bunun daha ötesine geçerek şunları söylemektedir: Peygamber cesedi ve ruhuyla canlıdır. Tasarrufta bulunur. Yeryüzünde ve melekût âleminde istediği yere gider. Halen ölümünden önce hangi şekildeyse aynen öyledir. Kendisinde hiçbir şey değişmemiştir. Allah bir kimseyi Peygamberi görmekle taltif etmek dilerse, perdeyi kaldırır, o kimse Peygamberi gerçek şekliyle görür.
Ehl-i Hadis'in kabulüne göre bu nitelikleri haiz olan Peygamber'in bilgi kaynakları da sadece beş duyu ve akılla sınırlı değildir; O, gözle görünmeyenin, geçmişin ve geleceğin bilgisine sahiptir ve bu bilgisini arkadaşlarıyla paylaşmıştır; onlara kendi yaşadıkları zamanda gaybî bazı olayları bildirdiği gibi; tarih öncesi dönemlerden nakillerde bulunmuş, gelecek zamanla ilgili kimi olayları da haber vermiştir.Öyle ki Peygamber hakkında yazılan Delail ve Hasais türü pek çok eserde bu türden binlerce mucize zikredilmiştir. Bunakillerden hareketle en-Nevevî (ö.676/1277), İbn Hacer (ö.852/1448), el-Kastallânî (ö.923/1517) vb. meşhurzevatın da dâhil olduğu hadisçilerin Peygamberlik anlayışlarının‘harikulade olaylara konu olan insanüstü nitelikleri haiz bir beşer’ tasavvuru şeklinde olduğu söylenebilir.
Bugün İslam dünyasına egemen bu peygamber tasavvuru, Kur'an'ın evren ve insan anlayışından uzak, akıl ve mantık ötesi ve hatta mitolojik bir yapıya sahiptir. Keza epistemolojik ve metodolojik bakımdan Kur'an'a aykırı bilgi kaynaklarından, kaynağı ve sıhhati şüpheli nakil ve rivayetlerden beslenen, nakilci, aynı zamanda seçmeci ve sorgulayıcı olmaktan uzak, literalist bir nitelikarz etmektedir.Bu tarz bir peygamber tasavvuru ve zihinsel yapının sünnet ve/ya hadislerin anlaşılması ve yorumlanmasında meydana getirdiği problemlerin örneklerletakibidaha anlaşılır olacaktır. Bu örneklere, delail vehasais türü eserlerde daha çok rastlandığı doğru olmakla beraber sahih addedilenlerde bulunması da mümkün olabilmektedir.
Beşerüstü Peygamber TasavvurunaRivayetlerden Örnekler
Bu durumu resmeden önemli örneklerden biri ‘Güneşin geri döndürülmesi’ hadisidir. Bu hadis hakkında görüş serdetmiş âlimlerin ekseriyeti, bunun isnad açısından zayıf ve hatta önemli bir kısmı uydurma olduğunu belirtmekteve dolayısıyla reddetmektedirler. Ancakbunların bir kısmı,onu nübûvvetin alametlerinden saydıkları içinisnad açısından zayıf veyamevzuluğunubelirtmelerine rağmen metin açısından bir problem görmemişlerdir. Buradan hareketle bu âlimlerin, Güneş'in mucizevî bir şekilde geri döndürülebileceği anlayışını potansiyel olarak kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Başka bir ifade ile bu hadisinsıhhatini reddedenler, metin açısından değil, sadece isnad açısından kabul etmemektedirler. Hal böyle olunca Ehl-i Hadis'in olağanüstü anlatımlı hadis metinlerini kolayca kabulü,onların beşerüstü peygamber tasavvurlarının bir sonucu olduğuanlaşılmaktadır.
Bu demektir ki şayetbu hadis,isnad açısından tenkide maruz kalmamış olsaydı, uydurma kabul edenler de dâhil hemen bütün âlimlerin söz konusu hadisi sahih kabul etmemeleri için hiçbir sebep kalmayacaktı.Oysa hadisin metin açısından da problemli olduğu açıktır. Zira hadisin metni Kur'an'ın genel ilke ve prensiplerine ve Allah'ın kâinat için koymuş olduğu sünnetullaholarak da bilinen tabiat kanunlarına aykırıdır. Anlaşıldığı gibi, Ehl-i Hadis, hadis metninde geçen Güneşin geri çevrilmesi olayını gerek Kur'an'ın genel ilkeleri gerekse tabiat kanunları açısından bir değerlendirmeye tabi tutmamıştır.
Bu konuya verilebilecekikinci önemli hadis, Peygamber'in önünü gördüğü gibi arkasını da görmesine dair gelen haberdir.Ehl-i Hadis'in bu hadise yaptığı yorumlardan da anlaşılacağı üzereonlar hadisleri genel olarak literal anlamda değerlendirmiş, sahih olarak gelen bir hadisin lafzını ve zahirini esas almış ve mümkün mertebe bunun dışına çıkmamaya özen göstermişlerdir.
Bu konuyla ilgili nakledilen çeşitli görüşler, hadislerin anlaşılmasında beşerüstü peygamber tasavvurunun etkisini ortaya koyması bakımından önemlidir. Denildiğine göre Peygamber'in sırtında bir göz vardır, onunla o arkasını daima görmüştür.
Bu konunun üçüncü uygun örneği Nübüvvet Mührü hadisidir. Ehl-i Hadis'in bu adla nitelediği Peygamber'in iki omzu arasında bulunan ‘et ben’i bizzat kendisinin ifadelerinde bunu nübüvvet mührü olarak isimlendirdiğine dair bir bilgi mevcut değildir. Bu daha ziyade görenlerin adlandırması olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Peygamber'in et beniyle ilgili rivayetleri eserlerinde nakleden Ehl-i Hadis'e mensup âlimler, söz konusu et beni, nübüvvet mührü olarak kabul edip bunu peygamberliğin alametlerinden saymışlardır.
Bu et ben'in ne tür bir şekle sahip olduğu,ravilerin ifadelerinde farklılık arz etmekteyse desonuçta lafızlar tek bir anlamı ihtiva etmektedir ki o da bunun bir et parçası olduğudur. Ayrıca ‘et ben’in Peygamber'in doğumuyla birlikte mi yoksa sonradan mı meydana geldiği konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bir kısım rivayetlere dayanarak bunun sonradan meydana geldiği ve vefatı anında, nübüvvetin sona ermesiyle birlikte yok olduğu görüşünü benimsemişlerdir.
Görüldüğü gibi Hadisçiler senedini sahih kabul ettikleri bir hadisin metninin tabiîfizik kanunlarına uyup uymadığını araştırmak bir yana, bu tür olağanüstü olayları nübüvvetin alametleri olarak kabul etmektedirler. Böyle bir anlayışa sahip olmaları beşerüstü peygamber tasavvurunun etkisi olduğu gibi, mevcut bütün delail ve mucizelerin kabulüne imkân tanıyan ‘illiyetilkesi’ni reddetmelerinin de büyük rolü vardır. Çünkü nedensellik ilkesinin reddi, rivayetlerde varid olan bütün delail ve mucizeleri kabule yol açmaktadır.
Buna göre Eş'arîci bir bakış açısına sahip Ehl-i Hadis'in Tanrı tasavvurunda yer alan, mülkünde kuralsız ve kanunsuz tasarrufta bulunan Allah anlayışı, sünnet ve hadislerin yanlış anlaşılmasının önemli nedenlerinden biridir. Bu anlayış nedeniyledir ki, Ehl-i Hadis tarafından hadis metinlerindeki her türlü olağanüstü anlatım Peygamberin mucizesi olarak değerlendirilmektedir. ZiraEhl-i Hadis'te ‘nebilere verilmiş her mucizenin benzeri veya ondan daha üstünü mutlaka Peygamberimize de verilmiştir.’ anlayışı temel bir bakış açısı haline gelmiştir.
Oysa Allah (c), Peygamber'in mucize göstermesi yönündeki istekleri sürekli reddetmiş, dikkatleri vahyedilen Kur'an'a yöneltmiş ve mucize gösterilse bile inanılmayacağını özellikle belirtmiştir.Keza, Peygamber'in kendiliğinden ne zarar ne de fayda verebilecek bir güce sahip olduğunu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Hal böyle iken Hadisçi ve onlarla hemfikir diğer kesimlerin oluşturduğu tasavvurda;Peygamber, aşkın, ulaşılmaz ve kozmik bir şahsiyet halinegetirilmiştir. Onlaragöre Allah, kâinatta var olan her şeyi onun yüzü suyu hürmetine varetti.Buna göre O, yaratılışın hem nedeni hem de amacıdır.
Bunun bir neticesi olarak Ehl-i Hadis,peygamberliğin dayandığı mucizelerin imkânını benimsetmek amacıyla, nedenle sonuç arasındaki zorunlu ilişkiyi ve nedendeki gücü reddetmektedir. Dolayısıyla meydan okumayı (tahaddi) ifade etmeyen ve mucize kabul edilen pek çok hâdiseyi ihtiva eden hadisler kolaylıkla sahih kabul edilmekte ve bu hadislerdeki olağanüstü olayların gerçekliğine inanılmaktadır. Bu durumEhl-i Hadis'in tarihî süreçte oluşturduğu Peygamber tasavvurunun sağlıklı bir anlayışı yansıtmadığı ve sünnet ve hadislerin anlaşılması ve yorumlanmasında yetersiz kaldığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Sonuç
Buna göre Ehl-i Hadis'in beşerüstü peygamber tasavvuru ile Allah ve âlem anlayışı, onların sünnet ve hadisleri doğru anlama ve yorumlamalarına olumsuz etkide bulunmuştur. Bundan olacak ki, Ehl-i Hadis, Peygamber'in normal beşeri bir davranışını veya fizikibiyolojik bir durumunu son derece olağanüstü mucizevî bir formda yorumlayabilmiştir. Onların hadisleri bu şekilde anlamaları, Peygamber'in fizikibiyolojik açıdan mucizevî, efsanevî ve mitolojik vasıflara sahip ve her zaman ve zeminde olağanüstü mucizeler gösterebilecek özellikte olduğuna inanıyor olmalarındandır. Üstelik Ehl-i Hadis'in bu bakış açısı kendileriyle sınırlı kalmamış tarihi süreçte tefsir, fıkıh gibi çeşitli disiplinlere mensup ulemayı etkilemiş, dahası toplumu saran bir zihniyet ve dünya görüşü haline gelmiştir. O kadar ki sorgulama mantığının hâkim olduğu yüzyılımızda bile bu yaklaşım ve algı, İslam toplumlarında egemen bir anlayış olarak kendini göstermektedir.
Anlaşılacağı üzere Ehl-i Hadis ve onların düşüncelerini takip eden mezhepler, Kur'an'da birinsan olarak tanıtılmasına rağmen Peygamber'i olağanüstü bir beşer şeklinde tasvir etmişlerdir. Bu tasvir Peygamber'in gerçek örnekliğiniperdelemiş vedolayısıyla onun hayattan tecrit edilmesine neden olmuştur. Bu tasvirin çağımız insanının aklî taleplerine cevapvermesi imkânsızdır. Bu nedenle bahsi geçen peygamber tasvirinin Kur'an'ın rehberliğinde sil baştan revizeedilip ciddi bir şekilde kritik edilmesi icap etmektedir.
Özellikle Ehl-iHadis vebu arada Tasavvuf Ehli'nin ortaya koyduğu ve kültürümüzünhâkim rengine dönüşen bu peygamber tasavvuru,hemen aynı çaptaEhl-i Sünnet'in anlayışını da yansıtmaktadır. Dahasıanlatılan peygamber tasavvuru, bugün de İslam dünyasınındüşünce yapısını fazlasıyla etkilemiş ve büyük çoğunluğun hâkim anlayışı halinde durmaktadır. Nitekim İslam kültürünün gerilemedönemlerindeki,Ehl-i Hadis'eait bu peygamber imajını aşma çabaları akamete uğramış veçok da fazla etkili olamamıştır. Yerleşik peygamber tasavvuruna aykırıolarak serdedilen fikirler tarihî süreçte geleneksel anlayışınağır baskısı altında neşvünema bulamamış vefakih, kelamcı ve filozofların geleneksel peygambertasavvurunu aşma çabaları çerçevesindeki gayretleri de bu anlayışın altında ezilmiş ve etkisiz kalmıştır. Nitekim bugün de çağdaş bazı âlimler,Ehl-i Hadis'in Peygamber anlayışını aynenmuhafaza edip sürdürme çabalarısergilemektedirler.
Ehl-i Hadis'in Peygamber tasavvurunun devamında bugün de ısrar etmek,peygamberlerin beşerî yönünü göz ardıetmek demektir. Oysa Kur'an, Peygamber'in bazıhata ve günahlarından bahsetmektedir. Kaldı ki onlardan, tıp, ziraatgibi dünyevî alanlarda hata yapmamalarını beklemek makulgözükmemektedir. Zira onların bize gönderiliş amaçları dini tebliğetmek olup, uzmanlık gerektiren söz konusu dünyevî alanlara ilişkin bilgileriöğretmek değildir. Dolayısıyla onların dünyevî alanlarda yanılmış olmalarıpeygamberlik misyonuna herhangi bir nakîsa getirmemekte ve onlarınşahsiyetlerini güvenilmez hale sokmamaktadır.
Kaldı ki Ehl-i Hadis'in savunduğu bu peygamber tasavvuru çağın toplumsaldeğişim ve ihtiyaçlarına göre anlaşılan ve yorumlanan sağlıklı bir İslamanlayışına sahip olmamıza da engel olmaktadır. PeygamberMüslümanlar için vahyi tebliğ eden ve onu uygulayarak öğreten ilk örnektir.O, Müslümanların problemlerini çözerken vahiyden istifade ettiği gibi, aynızamanda o dönemin kültür, tecrübe ve birikimlerinden de istifade etmiştir.Vahiy gelmeyen alanlarda bazen istişare ederek, bazen da kendi içtihadıylaproblemlere çözüm bulmuştur.
Not 1: Bu makale Kur'anî Hayat (sayı: Kasım-Aralık 15, yıl: 3, İstanbul 2010., sf.: 54-61) dergisinde yayımlandı.
Not 2: Sayın okuyucuların bu yazıma yönelik
http://www.davetulhaq.com/tr/forum/index.php?topic=13380
sitesinde yapılan ve katılmayı doğru bulmadığım ibretlik polemikleride okumaları yararlı olabilir.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —